Amerikan rüyasının sonu mu?

06.12.2019 01:47 BİRGÜN KİTAP

Kerem SERTBAŞ

Dünyaca ünlü aktör Sean Penn’in ilk romanı 'Türlü İşlerin Adamı Bob Honey' geçen hafta Türkçede yayımlandı ve okurlardan büyük ilgi gördü. Hollywood’un zirvesindeki isimlerden Sean Penn bilindiği gibi politik konulardaki çıkışlarıyla tartışmalara neden olan bir isim. Amerikan politikasını yakından takip eden ve eleştiri oklarını fırlatmaktan hiç çekinmeyen Penn ilk roman denemesinde politik bir karamizah anlatının içine sokuyor okuru.

Amerikan rüyasına içerden bakan ve madalyonun öteki tarafını göstermeye çalışan yazar, okuru yalanlar dünyasından gerçekler dünyasına davet ediyor.

'Türlü İşlerin Adamı Bob Honey' 2018’de Amerika’da yayımlandığında tartışma konusu olmuştu. Sinemadaki başarılı kariyerinin ardından edebiyat dünyasına atılan Sean Penn’in bu ilk romanı büyük merak uyandırmıştı. Kitap yayımlandıktan sonra eleştirmenler neredeyse ikiye bölündü. Kimisi Penn’in sinema dehasının edebiyata da yansıdığını düşünürken kimisi ünlü aktörün kendi fikirlerini kurmaca bir karakter üzerinden serbestçe söyleyebilmek için böyle bir roman yazdığını düşünüyor. Sean Penn ise bu eleştirilere kulaklarını tıkayarak yoluna devam ediyor ve hatta sinemayı tamamen bırakıp sadece roman yazmaya yöneleceği söyleniyor.


'HİKÂYE ANLATMAK ÖZGÜRLÜKTÜR'

'Türlü İşlerin Adamı Bob Honey' yoğun politik içeriği ve Amerikan rüyasına farklı bir yerden bakan başkarakteri Bob Honey ile etkileyici bir kara anlatı deneyimi sunuyor. “Hikâye anlatmak özgürlüktür” diyen Penn romanında dikkat çekici bir antikahraman yaratıyor. Sean Penn, Bob Honey üzerinden toplumsal yaşamdaki gerileyişe ve politik arenadaki yozlaşmaya hiciv ve mizah yüklü bir anlatımla karşı duruyor. Ünlü yazar Salman Rushdie kitap hakkında övgü dolu sözler söyledi: “Böylesi korku ve endişe dolu bir yaşamı anlatan bir romanı okurken ne denli eğlendiğimi söylemek kulağa rahatsız edici gelebilir ama gerçek bu. Thomas Pynchon ve Hunter S. Thompson’ın da bu kitabı severek okuduklarını sanıyorum.”

“Bob artık Amerika’nın kendisine, onu doğuran o güzel kız gibi değil, hiç tanımadığı, bambaşka bir kadının hayaleti gibi görünmeye başladığını düşünür.” Romanda geçirdiği bu satırlar Sean Penn’in bakış açısını kavramamız için oldukça önemli. Çünkü markalaşmayla, reklam piyasasıyla, silahlanmayla sistemin içine hapsedilmiş ve dönüşmüş bir toplum ile mücadele etmek için çabalıyor romanında Penn. İnsanların bireyselliğinin ve aslında 'yalnızlığının' güvence altına alındığı bir dünyanın tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyor. Penn verdiği bir röportajda "Bunun bir ilacı var mı?" sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Bu kültürü tedavi edeceksek o zorlayıcı yeniden başlama düğmesine basmamız gerekli. Kahraman olarak adlandırdığımız acı dolu insanlar görüyoruz. Birisinin kurban olması konusunda ise söyleyebileceğimiz hiçbir şey yok. Oysa bu insanlara sarılmalı ve onları iyileştirmeyi denemeliyiz.”

ADALETSİZ BİR KAOSUN İÇİNDE

İnsanlığın güçlü politik ağlarla kuşatıldığı günümüzde, adaletsiz ve eşitsiz dünya arenasının koca bir kaosun içinde oturduğu su götürmez bir gerçek. Her gün bu kaos içinde nefes alamayan insanlar, katledilen bir doğa, değişen iklim, ölen çocuklar ve durmak dinlenmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığı bizleri selamlıyor. Yaşamın mutluluk veren coşkusu yerini sanal yankılara bırakıyor. Durum böyle iken, toplumsal çöküntünün molozları arasına sıkışmış insanlık hayatta kalmayı başarabilecek mi sorusu akıllara geliyor.

Sean Penn romanıyla içinde yaşadığı toplumun enkazını kaldırmaya çabalayan bir sanatçı olduğunu gösteriyor. Bu enkazın sorumlularını sivri diliyle ve özgün imgeleriyle eleştiriyor. Amerikan rüyası gören insanları uykularından uyandırıyor.

cukurda-defineci-avi-540867-1.