Anne ben fenomen miyim?

14.09.2019 16:08 BİRGÜN PAZAR
Anne bloglarının konusu anne paylaşımlarından ziyade annelerin sanki birer uzmanmışçasına fikir beyan etmelerine, çocukların ön plana çıkartılmasına hatta onlar üzerinden reklamlar ve “işbirlikleri” oluşturulmasına dönüştü. Çocuklar adına markalar yaratıldı, koca koca insanların ciddiyetinde kıyafetler giydirilip gerçek moda çekimleri yapıldı. İşte o nokta işler biraz kontrol çıktı…

CEMRE SOYSAL

Yaşadığımız çağı tanımlamak için kullanacağınız anahtar kelimeler neler olurdu? Bu soruya çok çeşitli cevaplar verilebilir. Bazıları çok yaratıcı olsa da büyük olasılıkla birçoğunun içinde “digital, sanal, internet” gibi kelimeler geçecektir. Bunları söyleyenler haksız sayılmazlar. Üniversite kayıtlarından vize başvurusuna kadar her işimizi internet üzerinden hallediyoruz. Herhangi bir ürün almak istediğimizde onlarca video izleyip, belki yüzlerce yorum okuyoruz. Gezmek istediğimiz bir yeri 360 derece fotoğraf çekimleriyle inceleyip kararımızdan emin olana kadar araştırıyoruz. Aklımıza gelen her türlü soru için artık yakınımızdaki eşe dosta değil internetteki kaynaklara kulak kesiliyoruz.

Bunlar, yaşadığımız bu çağda; bilginin ulaşılabilirliği, mesafelerin önemsizleşmesi ya da sınırların yıkılması adına insanlığın lehine gelişmelerdir. Bu sayede, özellikle fiziksel engelleri ortadan kaldıran önemli adımlar atılmıştır. Hatta ilerleyen yıllarda üniversite anlayışının dahi binalara sıkışıp kalmayacağı, duvarlar ötesi bir eğitim anlayışının yerleşeceği dahi düşünülmektedir. Özetle, internetteki paylaşımlar kullanıcılara müthiş bir ufuk vadediyor. Peki, bugün hangi kemiğe dayanan bıçak bizi bu parıltılı dünyada temkinli olmaya mecbur kılar/kılmalıdır?

Bu soruyu sorduran gelişme geçen hafta okulların açılmasıyla birlikte özellikle sosyal medyadaki anne-çocuk hesaplarının paylaşımlarında yaşanan patlamaydı. Okulun ilk gününden itibaren çocuklarının heyecanını paylaşmak isteyen birçok veli bu paylaşma eylemini biraz yanlış anlamış olacak ki; çocuklarına sarılmak, okuldan eve geldiklerinde onları dinlemek ya da onlarla yeni okul eşyalarına etiketler yapıştırmak gibi işler yerine, bol bol çocuklarının fotoğraflarını kullandıkları promosyon “paylaşım” yaptılar sosyal medyada. Kırtasiyelerden indirim dağıtanlar, hediye ürün çekilişleri yapanlar, çocuklarını konuşturarak reklam verenler…
Sosyal medyadaki anne-çocuk hesapları son yıllarda epeyce konuşulan ve üzerinde tartışılan bir konu. Özellikle Avrupa’da hukukun da hemfikir olduğu bir kısım var ki o da çocukların mahremiyetini ihlal eden fotoğrafların suç sayılması. Çocuklar ilerleyen yaşlarda ebeveynlerine dava açıp paylaşımlarından ötürü şikâyetçi olabiliyorlar. Hatta ülkemizde de çocukların fotoğraflarının sosyal medyada paylaşımı hakkında ebeveynler arası açılmış davalar mevcut. Tüm bu dava ve genel görüşlerin buluştuğu ortak nokta çocuk mahremiyetinin önemi üzerinedir. Gözden kaçan taraf ise beğenilere, etkileşimlere bu kadar maruz bırakılan çocukların kişilik gelişimlerine olan etkisi.

Bundan yıllar önce anne blogları yazılmaya başlandığında faydalı bir amacı vardı. Kendi annelik deneyimlerini paylaşarak hem kendini ifade etmek, hem başka annelere ilham olmak ve bir çeşit dayanışmanın kıvılcımını oluşturmak. Fakat ilerleyen yıllarda bu bir sektör haline geldi. Anne bloglarının konusu anne paylaşımlarından ziyade annelerin sanki birer uzmanmışçasına fikir beyan etmelerine, çocukların ön plana çıkartılmasına hatta onlar üzerinden reklamlar ve “işbirlikleri” oluşturulmasına dönüştü. Çocuklar adına markalar yaratıldı, koca koca insanların ciddiyetinde kıyafetler giydirilip gerçek moda çekimleri yapıldı. İşte o nokta işler biraz kontrol çıktı… O hesapların amacı annelik deneyimlerini paylaşmakken birden çocuklarını paylaşmaya evirildi. Binlerce takipçisi olan küçük ikonlar yaratıldı.

Yetişkinler kendi seçimlerini yapmakta özgürlerdir ve toplumdaki her bir bireyin bu özgürlük haklarını korumak ve savunmak da hepimizin görevidir. Oysa çocuklar her şeye özgür değillerdir ve olmamaları da daha sağlıklıdır; çünkü kararlarının sorumluluklarını alamayacak yaştadırlar. Onlar adına doğru kararlar vererek onları her türlü olası tehlikeden korumak ise yetişkinlerin görevidir. Dolayısıyla, çocuğunu istediği gibi paylaşmak özgürlük tanımının dışında kalmaktadır. İnsanın çantasını istediği koluna takma özgürlüğü gibi bir özgürlük değildir çocuklarını yetiştirme özgürlüğü.

Mahremiyet sorunun yanında düşünülmesi gereken soruna gelelim: çocukların kişilik gelişimleri. Daha neredeyse okul çağına bile gelmemiş çocuklar artık fotoğraflarının paylaşıldığını ve bu fotoğrafları “beğenen”lerin olduğunu biliyorlar. Eğer bazı fotoğraflar beğeniliyorsa bu şu demek: bazı fotoğraflar da beğenilmiyor. Dolayısıyla daha o yaştan itibaren dışarıdan gelen onay ve ödülün beklentisi içine girmeye başlıyor çocuk. Canı istediği gibi giyinecekken annesiyle bir örnek elbiseyi ya da babasıyla aynı tişörtü giyerek çektirecekleri fotoğrafın daha önemli olduğunu öğreniyor. Ondan şöyle değil de böyle durması, oraya değil de buraya bakması isteniyor. Çünkü böyle daha çok “beğeniliyor”.

Bu beğenilme odaklı dünyada her zaman güzel olanın daha çok ilgi göreceğini öğrenen çocuk için artık varoluş koşulları şekillenmeye başlar: sıradan, çirkin, gösterişsiz olana yer yok! Geleceğinin koşullarını içselleştiren çocuğun bir diğer öğrendiği bilgi ise kendisinin ne kadar özel, farklı, gösterişli olduğu. Artık o bir şöhrettir, başının üstünde parıldayan yıldızlarla yürüyordur adeta. Girdiği sınıfta özeldir, arkadaşlarıyla oyun oynarken özeldir ve herkesin ona özel davranmasını beklemeye başlar. Ne de olsa onun artık binlerce takipçisi vardır, o bunu hak ediyordur.

Oysa bir çocuğu ve hatta bir yetişkini en özgür kılan duygulardan biri “herkes gibi olabilme” hakkıdır. Herkes gibi saçmalayabilme, herkes gibi kahkaha atabilme, herkes gibi hata yapabilme ya da herkes gibi ağlayabilme hakkına sahip olmak ve en önemlisi de bütün bunları yaparken kendi değerinden hiçbir şeyin gitmediğini bilmektir. Sosyal medyanın beğenilerine, işbirliklerinin tekliflerine neredeyse bağımlı hale getirilen çocukların elinden alınan ise tam olarak “herkes gibi olurken kendini mutlu ve yeterli hissetme” haklarıdır. Bırakalım da çocuklar çocuk kalsınlar ve bu haklarını sonuna kadar kullansınlar.