Anne lütfen ölme
TURAN ESER TURAN ESER

Adı kadın, soyadı anne. Emine 34 yaşındaydı. Bir erkek tarafından öldürüldü!

Tesadüf değil, binlerce kadın gibi o da, toplumun ve devletin gözü önünde öldürüldü. Süregelen sistematik erkek şiddetinin kurbanı oldu.

Katil erkek! Adı Fedai!



Adı ile cinsiyeti arasında kutsal bir ideolojik bağ kurmuş! Kadın cinayeti için ‘Fedai’ erkek!

Kadını mülk ve lanetli gören erkek egemen düşüncenin müridi. Kendisinden dört yıl önce boşanmış olan kadını, başkası ile evlenme niyetini sorguluyor. Sonra da 10 yaşındaki kızının gözleri önünde öldürülüyor.

Emine "Ben ölmek istemiyorum" diye feryat ederken, kızı ”Anne lütfen ölme" diyerek, annesinin başını çaresizce tutup ağlıyor.

Emine erkek egemen zihniyet ile kuşatılmış sahipsizdi ve öldürüldü!

“İnsanım, vicdan sahibiyim” diyebilen herkesin yüreğini yakan; "Ben ölmek istemiyorum” diyerek öldü!

“Anne lütfen ölme” diyen kızı ise annesiz ve gözlerindeki korku ve sahipsizlik bakışıyla kala kaldı. Kadınların hakları ve yaşam güvenliğini koruma konusunda, devletin sahipsizliği, yargının verdiği yüzlerce uyduruk erkek egemen kararları ve dinci gericiliğin erkek lehine fetvaları ile güç ve cesaret alan erkek egemen zihniyet, bir kez daha kadınların çaresizliğine ve çocuklarının gözlerinde korkuya dönüştü.

Bu durum bize, kadın örgütlerinin cinsel şiddet karşısındaki hukuksal, demokratik, eşitlikçi hak arayışı ve çığlığını duyanların olmadığını gösteriyor.

Duymadıkları ve kadınlara yönelik cinsel şiddet konusunda siyasi ve hukuksal çözümler bulunmadıkları için, kadın cinayetleri durmuyor. Her gün daha da artarak ve vahşileşerek gündelik hayatın parçası haline getiriliyor.

Yargı tecavüzcüden yana tavır koydukça, dinci Ulema kadını erkeğin kölesi gibi gösterdikçe, siyasi iktidarı “kadın erkek eşit olmaz” dedikçe, kadına yönelik cinsel şiddet ve cinayetlere toleransla bakılmış ve ceza indirimleri erkek egemen yargının referansları haline dönüşüyor.

Erkek egemen zihniyetten güç alan erkekler; “lanetliler” dediği kadınlara, tarlada, bir derenin yatağında, dağların eteklerinde, bodrum katlarında, yatakta, yani karanlık olan her yerde kadınlar için kazılmış mezarlar hazırlıyorlar.

Kendi vicdanına ve ruhuna tecavüz etmiş erkek vesayetine dayalı bir ülkede, sokaklar pezevenkliğin, odalar tecavüzün, işyerleri taciz ve sömürünün, kaldırımlar, restoranlar ve yataklar kadınların işkence tezgâhına dönüşüyor.

Emine Bulut kadınların ölüm tezgâhına eklenen son olmayacak kurbanın adıydı!

Emine’yi sadece kocası öldürmedi. Siyaset, din, erkek egemen zihniyet ve eğitim sistemi Emine’yi öldüren Fedai’nin suç ortağıdır. Sadece katile değil, suç ortaklarına da dava açılmalıdır!

Kadınlar Kime Güvensin ki?

Küçüklüğünden itibaren genetik kodlarına kadar, erkeğin kadından üstün yaratılmış ve kadının onun mülkünde ve emrinde olduğuna inandırılan erkek, bu saçmalıktan kurtulmadı.

“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen hâkimin erkek lehine ‘adalet’ dağıttığı, "Kadın ve erkek arasında yaratılışından kaynaklanan bir eşitlik olamaz” diyen iktidar, TBMM’inde “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus…” diye kadın milletvekillerini susturan, “Kadın iffetli olacak, mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” diyen devlet yöneticileri, kadını erkeklerin zulmünden koruyabilir mi?

Bir diğer husus ise, ‘İstanbul Sözleşmesi’ olarak bilinen, ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne ve ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ için, “farklı yaratılanlar nasıl eşit olabilir?” diyerek karşı çıkan ve bu antlaşmayı Batı’nın ‘şeytani projesi’ olarak görüp, kadın haklarını savunanları, ‘sinsi bir ifsat hareketi’ olarak gören siyasal İslamcılık, Emine’lerin haklarını nasıl koruyabilir?

Kadının feryadına, hak taleplerine ve adalet arayışına sağır kalmış vicdansızlığa ve kadına yönelik suç üretme makinesine dönüşmüş bu ülkenin uhrevi ve politik dile sığınanlara, kadın nasıl güvenebilir?

Kadının kendi bedeni, hayatı ve geleceğine dar söz hakkını gasp ederek, onun hakkındaki son söze sahip olduğunu iddia eden erkeklik, kadın güvenini nasıl kazanabilir ki?

Kadına Yönelik Zulmün Son Bulması İçin;

TBMM ve Milli Eğitim Bakanlığı öncelikle “Zorunlu Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Derslerini” müfredatlara almalıdır. Erkek egemen toplum üreten eğitim anlayışı ve müfredatlar derhal terk edilmelidir.

Kadını erkeğin himayesinde ve onun ‘mülkü’ gibi gösteren dinci eğitimler ve fetvalar hakkında, farkındalık yaratılmalı ve hukuksal olarak suç sayılmalıdır.

Yargı ve hukuk sistemi, AKP iktidarının yarattığı hâkim erkekçi ve dinci iklime değil, toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, hukukun evrensel ilkelerine göre karar vermelidir.

Unutulmamalı ki, katille ferdi olarak verilmek istenilen “ağırlaşmış müebbet cezası”, asırlardır kadınların bedeni ve hayatlarına verilmiş müebbet ideolojik ve teolojik cezaları ve sistematik cinsel şiddeti ortadan kaldırmaya ve çözmeye yetmez. Kalıcı çözüm için kadın örgütlerinin çözüm önerileri dikkate alınarak, başta eğitim ve hukuksal tedbirler olmak üzere, her alanda köklü ve radikal değişimlere demokratik ve katılımcı yol açılmalıdır.

Emine için adalet arayışı, tüm kadınlar için eşitlik ve adalet arayışı ile toplumsal vicdanda adaleti sağlamalıdır.

Lütfen sessiz kalmayalım. Dünden daha fazla ses çıkaralım. Emine’nin “ölmek istemiyorum” sözü, tüm kadınlar adına verilmiş tarihsel bir uyarı vasiyettir. Bu vasiyete kadın-erkek hep birlikte kulak verelim.