Anneme taverna müziği dinlediğimi söylemeyin...
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Çünkü o beni hâlâ klasik müzik dinliyor biliyor. 1980 darbesi ardından şekillenen travmatik ülke sosyolojisine doğmuş ve pek de uzun ömürlü olamamış taverna müziğine karşı bir zaafım var. Ümit Besen, Arif Susam, Cengiz Kurtoğlu tarzı müzikten söz ediyorum. Bu müziği, müzik olarak sevip sevmediğimden emin değilim ama o şarkıların sözlerinde yakaladığım nostaljik temalar çok ilgimi çekiyor.



Dolayısıyla sık sık bu müzik türünden eserler dinliyorum. Ancak -uzaktan bakınca gereksiz bulduğum- bir refleksle bu tarz müziği Spotify’da dinlemeden önce hemen “Gizli Oturum” açıyor (bu yazıdan sonra gerek kalmadı) ve Spotify platformundaki çevirimiçi diğer kullanıcıların “Cengiz Kurtoğlu –Gelin Olmuş Gidiyorsun vs. gibi şarkılar” dinlediğimi görmediğinden emin oluyorum. Bu küçük hareket, benim kişisel verilerime karşı duyduğum hassasiyeti ve saçma bir kompleksimi gösteriyor. Ancak o da ne, ben bunları bile düşünürken benim internet oturumlarıma RTÜK yani devlet mi musallat oluyor?

Evet, tam da bu köşede birkaç haftadır kişisel veriler ve veri güvenliğinden söz ederken, Türkiye’de bu haftanın önemli tartışma konularından biri kişisel verilerimiz oluverdi. İddiaya göre RTÜK’ün yeni internet yayınları düzenlemesine göre, devlet Netflix, BluTV gibi yayın platformlarından “kişisel verilerimizi” de istiyordu. Ne izlediğimizi bilecek ve bizi sınıflandırabileceklerdi. Yani “ben sadece belgesel izliyorum diyenlerin” gerçekte ne izlediğini isim isim bileceklerdi. Bu tartışmaya yol açan taslak yönetmelik maddesi, internet yayın platfomu işletmecilerinin yükümlülükleri arasında yer alan “abonelerine ilişkin istenilen her türlü bilgi ve belgeyi RTÜK’e vermesi”yle ilgili olandı. Haberleri okuyunca endişe tonu ağırlıklı bir heyecan bastı. Peki bu endişem nereye vardı? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun derdi oldu ve şu soruyla taçlandı:

Okuduğumuz haberin akıbetini ne kadar takip ediyoruz?

Kamuoyu ‘bir derece’ işe yaradı
Neyse ki, RTÜK yönetmelik taslağındaki ucu kişisel verilere dayanan o muğlak maddede, kamuoyu gündeminde tartışıldıktan sonra geri adım atılmıştı. Bu konuda oluşan kamuoyu gerçekten bir işe yaramıştı. Bu taslak madde düzenlenmiş, veri paylaşımı konusunu “kullanıcı sayısıyla” daha net bir şekilde sınırlanmıştı. Ayrıca yine iddialara konu olan internetten yayın yapmak için MİT ve Emniyet’ten izin alınması koşulu son taslakta yer almamıştı. Bu iki olumlu değişiklik, RTÜK’ün interneti denetlemesi konusundaki endişeyi bitirmiyor elbette. Ana akım medyada gerçek bir haber bulamayıp internetteki alternatif mecralara kaçanları daha zor günler bekliyor. Sansür ve otosansür ha keza.

Haberin hızına yetişememek
Aslında masaya RTÜK’ün kişisel izleme verilerimize göz dikmesi hakkında uyarıcı ve eleştirel yazı yazmak için oturmuştum. Yazı için araştırma yaparken, bir önceki paragrafta söz ettiğim geri adım atıldığı haberlerine rastladım. Biraz dikkatsiz ve aceleci olsam bu konuda yanıltıcı bir yazı yazmam işten bile değildi. Yazı yazmıyor olsam, konuyu da araştırmaz hâlâ RTÜK tüm izleme verilerimizi takip edecek diye biliyor olurdum. En azından benim ulaşabildiğim okurun bu konuda durumu ne diye düşünerek, hemen Twitter üzerinden bir anket yaptım. Kişisel verileri toplama konusunda geri adım atıldığını bilenlerin oranı yazıyı gönderdiğimde %21’di. Oy verenlerin %79’u, benim bu yazıyı yazmak için masaya oturduğum sıradaki habersizliğim içindeydi. Evet, birçok medya kuruluşunda “o madde konusunda geri adım atıldığı” haber olmuştu ama hepimize korku veren o ilk haber kadar dikkatimizi çekmemişti.

Yaşadığımız bu örnek olay, geçen aylarda bu köşede konu ettiğim “kötü haberlerin daha çok ilgimizi çekmesi” gerçeğinin bir kez daha altını çizmiş oldu. Bir yandan kötü haberler iyi ki ilgimizi çekiyor ki hemen tepki verip kamuoyu oluşturuyor ve bir şeyleri değiştirebiliyoruz. Buna karşılık bir yandan da kötü haberler öyle güçlüler ki ardından gelen daha olumlu gelişmeyi fark etmiyoruz bile. Ya biz görmüyoruz ya da algoritma izin vermiyor. En azından izleme verilerimizin –şimdilik- devletin eline geçmemesi biraz rahatlatıcı olabilir ama verilerimiz hâlâ ortalıkta. Bize bir şeyler satacak veya bizi bir siyasi fikre ikna edecek olanlara pekâlâ satılabilir. Umut verici olan şu ki, “veri güvenliği” konusunda tüm dünyada bir uyanış var. AB’nin veri koruma düzenlemesi (General Data Protection Regulation) gibi tarihi belgeler oluşuyor. Dünyada, geçen hafta bu köşeye yazdığım yazıdaki distopik durumlar oluşmasın diye uğraşan canlı bir muhalefet de var. Sorun bizim ne derece uyanık olduğumuz diyecektim ki, bu haftaki gelişme yaşandı. Elbette “gizli oturum” açarak dinlediğim “boş vere boş vere ne hale geldik?” şarkısı da tam burada bitti.