Anons: Zamanımızın bazı kahramanları
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Anons’u estetik açıdan mükemmel buldum. Ayda İlk İnsan ise şaşırtıcı bir şey yapıyor: uzay yarışını arka planına alarak, Neil Armstrong’un yas sürecini, başlangıcından muhtemel bitişine kadar göstermeye çalışıyor

Anons’u bilgisayarda, internet üzerinden izledim. Yazmadan önce sinemada seyretmek istiyordum ama fırsat olmadı. Anons, 1960 başlarında bir grup askerin/asker emeklisinin İstanbul’da darbe yapmak amacıyla radyo binasını ele geçirme ve buradan anons yaptırma çabasını anlatıyor.

Anons’u estetik açıdan mükemmel buldum. Her planın uzunluğu, temposu, ışığı; oyuncuların performansları, diyalogların ikna ediciliği ve filmin baştan sona merakı ayakta tutması hayranlık verici. “Peki ama film bize ne söylüyor? Bugüne dair ne anlatıyor?” Birçok meslektaşımın filmle ilgili kaygısı bu yönde.

Faşizmin kapıları

Bana göre film bir tipolojiyi anlatıyor. Mozaik Müzik Topluluğu’nun 1990’da “Emekli Albay Hilmi Ertunç” şarkısında karikatürize ettiği asker tipini ete kemiğe büründürüyor. Evet bu adamların ideolojik duruşları, kime karşı darbe yapmaya çalıştıkları, politik görüşleri filmde anlatılmıyor. Ama ben, bir “yüce”yi temsil ettiği inancıyla - bu “yüce” vatan, millet olabilir; din, kutsal kitap, tanrı olabilir ya da tarih olabilir - kendinden menkul bir misyonla hareket eden bir insan tipinin anlatıldığını düşündüm. Bir kez bir yüceyi temsil ettiğini düşünmeye başlayan kişi için gerisi teferruattır. Bu teferruat, evine ekmek götürmekten başka bir derdi olmayan gariban bir taksici olabilir. Bu taksicilerden yüzbinlercesi ya da milyonlarcası da olabilir. Tarihin akışı önünde bunların esamesi okunmaz ve bazılarımız kendilerini tarih adına, vatan adına, tanrı adına konuşmaya yetkili ve görevli hisseder. Faşizmin kapıları böyle açılır. Katliamlar böyle meşru kılınır. Canavarlar tarafından değil, insanlar tarafından. Belki de öyleyizdir, tarih karşısında teferruattan ibaretizdir ama sorun şurda: Kimin teferruat olduğuna kim karar veriyor? Bir babanın, bir çocuğun, bir annenin, bir kardeşin teferruat olduğuna hükmetme hakkını kendinde buluyor?

Kaçırmayın

Ve filmin bıyık altından gülerek gösterdiği bir şey daha var: Bu yüce misyonların adamları, gündelik hayatın acemileri. Zihinleri çok yukarlarda dolaştığından, yeryüzü işlerinde çok beceriksizler.

Her hâlükârda verimli bir tartışmaya kapı açabilir Anons. Kaçırmayın.

Ay’da ilk insan: Ay’da son veda

“Ay’da İlk İnsan” (Aİİ), büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebilecek bayağılıkları yapmıyor. Yani Amerika’nın uzay yarışında “pis komünist” Sovyetler’i nasıl alt ettiğinin coşkulu bir kutlaması ya da heyecan dolu bir macera filmi olmaya çalışmıyor. Büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklenebileceği üzere uzay yarışının ekonomik, politik derinliklerine de dalmıyor öte yandan. Ayda İlk İnsan, şaşırtıcı bir şey yapıyor: uzay yarışını arka planına alarak, Neil Armstrong’un yas sürecini, başlangıcından muhtemel bitişine kadar göstermeye çalışıyor. Aslında şaşırtıcı olan filmin yas sürecini anlatması değil, bir yas sürecinin 5 yıl önce yine bir uzay macerasında anlatılmış olması. Alfonso Cuaron’un uzay macerası Gravity de aynı şeyi yapmıştı! Kaybın bıraktığı boşlukla uzay boşluğu, yastaki kişinin iletişim kurmadaki zorluğuyla- isteksizliğiyle uzayın sessizliği, astronotun kendisini dışardan izole eden kıyafetler içinde oluşuyla, yastaki kişinin yalnızlaşma isteği birbirlerine çok iyi uyuyor.

Gravity’nin derdinin ne olduğu, bu yas sürecinin hikâyede belirleyici olduğu çok belliydi. Aİİ’nin aslında baştan sona bu yas sürecine dair olduğunu ise filmin sonunda anlıyoruz.

Önemli olan Ay’a ayak basması değil

Gravity’nin kahramanı Ryan Stone (Sandra Bullock) iki yaşındaki kızını bir kazada kaybetmiş ve bunun üzerine insanlarla ilişkisini minimuma indirmiş biriydi. Kendi içine dönüklüğüne ve sessizliğine en uygun ortamı ise uzayda bulmuştu. “Ay’da İlk İnsan”ın kahramanı Neil Armstrong (Ryan Gosling) dört yaşındaki kızını muhtemelen kanser nedeniyle kaybediyor. Armstrong Kore’de savaşmış bir gazi. Kızını kaybettiğinde de çok dışa dönük biri gibi durmuyor. Ama film, Neil’in kızını kaybedişi öncesine dair çok bilgi vermiyor. Neil’in kaybı deyip duruyorum, Neil’in bir karısı var ama film onun yas sürecini aynı derecede önemsemiyor.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522636-1.

Gravity’nin Ryan’ı, yasıyla baş edebilmek için nasıl sessizliğe ve yalnızlığa sığındıysa, Aİİ’nin Neil’i (Ryan adlı bir oyuncu tarafından canlandırılıyor tesadüfen) de kızı aklına geldiğinde kalabalıktan kaçan ve gözünü uzaya diken biri. Neil Armstrong’un aya ayak bastığını ve dünyaya geri döndüğünü biliyoruz, bunları söylemek filmin sürprizlerini açık etmek olmaz. Fakat film için asıl önemli olan Neil’in aya ayak basması değil! Film için asıl önemli olan astronotun sonunda kızının kaybını kabul edip yasını sonlandırması (kızının bileziğini uzay boşluğuna bırakmasıyla simgeleniyor) ve karısıyla yeniden iletişim kurabilecek oluşu! Belki de bu nedenle ne Armstrong’un aya ayak basışı, ne o meşhur “bir insan için küçük bir adım ama insanlık için devasa bir atılım” sözünü söyleyişi, ne de (Allaha şükür) Amerikan bayrağını aya dikişi o kadar vurgulanmıyor. Filmin yaklaşımına şapka çıkarıyorum ama bu yaklaşımın hayata geçirilişi o kadar başarılı değil. Ne Neil’in bütün sürecini yasının belirlediğini filmin finaline kadar anlıyoruz, ne de diğer yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Sallanan kamera da bir süre sonra yoruyor. Fakat film seyre değer!

Ayvalık Film Festivali: Bu festival tutar!

Kariyo&Ababay Vakfı’nın ana sponsorluğunda ve İstanbul Film Festivali’nden tanıdığımız Azize Tan’ın yönetiminde nurtopu gibi bir film festivalimiz oldu. Sinema cemaati olarak 5-10 Ekim arasında Ayvalık’taydık bu nedenle. Tabii Ayvalık’ın bir tür çöl ikliminde olduğunu bilmiyorduk gitmeden önce. Gündüzleri İstanbul’dan sıcak geceleri ise İstanbul’dan soğuk bir havayla karşıladı Ayvalık bizi. Hele açık hava tiyatrosunda şiddetli poyraz altında yapılan açılış gecesi, sonraki 10-15 günümüzün kaderini belirledi. Bendeniz, grip oldum. Geçen hafta yazmam gereken bu yazıyı bu hafta yazmamın nedeni budur. Yeni yeni kendime geliyorum.

anons-zamanimizin-bazi-kahramanlari-522637-1.

Festivale yoğun ilgi vardı

Festivalimiz pek güzeldi fakat. Ayvalık halkı festivale çok yoğun ilgi gösterdi. Özellikle yeni Türk filmlerine yer bulmak, erken davranmayanlar için imkansızdı. Bir Berlin bir de Ayvalık benim için İstanbul’a alternatif olabilecek sayıda arkadaşımı barındırıyor. Ayvalık’a İstanbul’dan çok ciddi bir göç var anlayacağınız.
Yeni sezonda Başka Sinema’nın göstereceği ve büyük festivallerden ödül almış birçok film üç mekanda gösterildi. Ayrıca söyleşiler ve atölyeler yapıldı. Boş zamanlarda sinema konuşuldu. Yılın en iyi yönetmeni seçilen Nuri Bilge Ceylan’a ödül verildi. Festivalin bir tür havada kalan tek etkinliği buydu. Yarışma olmadan, o yönetmenin retrospektifi yapılmadan, yönetmenden en azından bir master class istenmeden, eline bir çek tutuşturmak çok anlamlı gelmedi çoğu kişiye. Yoksa NBC’nin yılın yönetmeni seçilmesine kimse itiraz etmedi.

Ayvalık Film Festivali’ne uzun ömürler diliyor, bu festivalin gerçekleştirilmesi için aylarca canla başla çalışan herkese teşekkür ediyorum.


Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız