birgün

16° AÇIK

Araf’ın muhafızları ve Devlet Baba kıskançlığı

Biz “vatandaşlık” fikrini siyasi ya da milliyetçi reflekslerle kovalarken sanıyor musunuz ki mültecilerin ekonomik ve sosyal etkileri “vatandaşlık” statüsü ile başlayacak ya da bitecek? Meselemiz daha derin

BİRGÜN PAZAR 17.07.2016 09:36
Araf’ın muhafızları ve Devlet Baba kıskançlığı
Abone Ol google-news

Feray Artar - Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi

Cumhurbaşkanı’nın iki dudağının arasında olduğu düşünülen “vatandaşlık” konusu sanıldığı gibi keyfi bir mesele değildir. Dünya halkları ulus-devlet temelinde örgütlenmiş bir kürede yaşarken üç milyon insan, başka bir ülke sınırları içinde, devletle ilişkisinin biçimini anlatan bir “statü” olmadan hayatına devam edemez. Çünkü en temel “haklar” bu zeminde tanımlanmaktadır. Türkiye’de artan Suriyeli nüfus, ekonomik ve sosyal olarak her birimizin kapısına dayanmış bir sorunsalı temsil eder ve onları yok sayarak, kültürel farklılıklarımızın altını çizerek, ekonomik endişelerimizden dem vurarak bu sorunu görmezden gelebilecek bir noktada değiliz. Batı, sınırları içine kabul edeceği Suriyeli mültecileri titizlikle seçmek için bir takım planlar yapmakta. Biz ise o treni kaçırmış bir ülkeyiz. Kapı açıktı, onlar da haliyle evimize sığındı. Biz “vatandaşlık” fikrini siyasi ya da milliyetçi reflekslerle kovalarken sanıyor musunuz ki mültecilerin ekonomik ve sosyal etkileri “vatandaşlık” statüsü ile başlayacak ya da bitecek? Meselemiz daha derin. Bir yabacı gelmiş, soframıza oturmuş bizimle birlikte tavuğun suyuna ekmek banarken “babam niye başını okşadı” diye “arıza çıkarmak” tavuğun budunu yiyenlerin bu sofrada olmadığı gerçeğini değiştirmeyecek.

Yakın tarihte “kutsal” ulusal sınırları silikleştirmeye yönelik adımlar da atıldı elbet. Avrupa Birliği böyle bir proje olarak gelişti. Ancak göç politikalarına yönelik literatüre baktığımızda, özellikle 11 Eylül sonrasında, Batı’nın, çok kültürlülüğün uzağında, kapanmacı ve sınır savunucu bir politik konuma evirilmekte olduğu tartışmalarına rastlıyorduk. Yaşam standardı yüksek ülkelerde göçün bir tehdit olarak görüldüğünden, Avrupa Birliği’nin temel ilkelerinden birisi olan serbest dolaşım kurallarının tartışmalı hale gelmeye başladığından, liberal ekonomi için gerekli olan mal ve emeğin sınırsız dolaşımı ilkesinin güvenlik önceliği nedeniyle sınırlanmaya başladığından söz ediliyordu. Buna bir de IŞİD meselesi eklenince Türkiye’nin bir mülteci Araf’ı haline gelmesi kaçınılmaz hale geldi. Bir tarafta cehenneme dönen Suriye diğer tarafta kapıları kilitli bir “cennet”, Avrupa...
Geçici barınma merkezlerinde birçok yaşamsal faaliyetten uzak bir düzene mahkûm olan, Avrupa’ya geçmenin yollarını arayan ve bunun için hayati riskler alan, ülkelerine dönecekleri güne dair umutlarıyla kentlerde yaşam mücadelesini sürdüren öte yandan bu bunalımın tam ortasında doğan üç milyondan fazla Suriyeli insanın büyük bir kısmının Türkiye topraklarda kalıcı olacağını uzun zamandır zaten söylüyorduk. Bunun biçimi hakkında fikrimiz yoktu, bizim üzerine düşünmemiz gereken kısmı da bu değildi zaten. İşte bu kalıcı Suriyeli nüfus önce görmezden gelindi, ancak zamanla hızlı bir şekilde sosyal politikalarımızı, akademik çalışmalarımızı, kamu kurumlarının ve sivil toplum örgütlerinin gündemini meşgul etmeye başladı. Fakat tüm bu alanlardaki repertuvarımız maalesef böyle bir insanlık trajedisi üzerine düşünmemiz için yeterince elverişli değil.

Bilginin ve mesajın akışkanlığı altında tek tek her birimizin payına sorumluluk düşen bu konuda retweetlerimize dikkat ederek işe başlayabiliriz. Kimsenin, Avrupa Birliği tarafından fonlanan bir proje yoluyla mülteci çocuklara verilen burstan “Devlet Suriyeli öğrencilere ayda 1200 TL veriyor, onları ülkemizde istemiyoruz” diye sosyal medya paylaşımı üretmeye hakkı yok. Bugün onlara verilecek maddi desteğin Türkiye halklarının faydasına olduğunu anlamak güç olmamalı. Ekonomik ve sosyal bağlantılarını Suriye’de bırakmış ailelerin beş yüz bin çocuğu okula gitmiyorsa bunun size ne faydası olabilir? Ama bundan, mültecilerimizin “etinden” ve “sütünden” faydalanacağız gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Hükümetin “vatandaşlık” tartışmasını böyle güzellemesi de oldukça sakıncalı. Savaştan kaçanlara insani haklarının iadesi için onların bize fayda sağlaması gerekmez, onları sevmemiz gerekmez. Bu ne tek kişinin ne de kamuoyunun kararına bağlı olabilecek bir meseledir.

Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye zararlarından da söz edebiliriz yararlarından da. Bu tamamen bizim bakış açımızla ilgilidir. Bu durumda yararları ya da zararları onlara verilecek “vatandaşlık” statüsü değil bizim o statüye yüklediklerimizle ilgilidir. Aslında saf olmayan harmanlanmış kültürünüzü “muhafaza” etmek istiyorsanız Suriyelilerin kültürel etkilerinden endişelenebilirsiniz. Ya da ucuz iş gücüne ihtiyaç duyarken güvencesiz ve düşük ücretlerle Suriyeli işçileri çalıştırmaya başladıysanız “faydalı” bulmakta yerden göğe kadar haklısınız. Türkiyeli bir işçi olarak kazanılmış haklarınızın ülkeye giren ucuz işgücü ile zarar göreceğini düşünüyorsanız da endişeniz yersiz değildir. Bunların hepsi farklı bakış açıları ama hepsi de “kendi” açımız…
Suriyeli sığınmacılar sadece mekânsal değil yaşam biçimi olarak da bir Araf, bir “mülteci yaşam biçiminin” içindedir. Ve şu an üzerinde durmak istediklerim, vatandaşlık statüsü ile de değişmeyecek unsurlardır. Vatandaşlık statüsünün kendisinden çok bu konunun ortaya atılış biçimi, dili, yeri ve zamanı bizi sağlıksız bir çatışma ortamına soktu. Çünkü kamusal hizmetlerde görünür olan devletin mültecilere yönelik yaklaşımı yerel halkta zaten rahatsızlık uyandırıyordu. Onların, yeni doğan kardeşlerinden ebeveynlerini kıskanır gibi davrandıkları anlara şahitlik ediyorduk. Bu iddiaya ilişkin örnekleri Akın Bakioğlu ve Hüseyin İzmir ile 2015 yılında Ankara’nın Suriyelilere ev sahipliği yapan Altındağ bölgesinde gerçekleştirdiğimiz alan araştırması1 sonucunda ortaya koyduk.


Bizler vatandaşlık zemininde edindiğimiz hakları biliyor ve birbirimizle o çerçevede ilişkileniyoruz. Ancak maalesef aynı zemine ve dolayısıyla aynı haklara sahip olmayan başka bir canlı ile karşılaştığımızda bize kılavuzluk edecek evrensel haklara sahip değiliz. Bu nedenle bir erkek, sahip olduğu maddi varlıklar ve ailesi konusunda mülteci bir kadının ailesine yalan söyleyip onu ikinci bir eş olarak evine davet edebiliyor. Onu kandırmasına mani olacak bir çerçeveye sahip olmadığı gibi ona şiddet uygulamakta da sakınca görmüyor. Vatandaşlık statüsü gereği yasal bir evlilik akdi gerçekleştiremediği kadını evine “iade etmesini” engelleyecek bir güç de söz konusu değil. Suriyeli kadın ve ailesi bu gücü, sığındığı ülkenin devletinden göremezse kendi savunmacı güçlerini geliştirmek zorunda kalacaktır.

Burada aslında referans alabileceğimiz ancak toplumun tamamında etkili olmayan bir “insan hakları” nosyonu var. Ancak çalışmamızın bulguları, vatandaşlık hakkını insan hakkının önüne koyan bir anlayışa sahip olduğumuzu söylüyor. Dini ve kültürel değerlerimizin başta Suriyelilere yönelik hoşgörüyü arttırdığı ancak zaman içinde ekmeğe ortak olan yeni komşuları dışlamak için onların dini, ahlaki ve milli değerlerine saldırmanın yolunu açtığı görülmektedir. Ayrıca “din kardeşlerimiz” söylemi mülteciye olan yaklaşımı milliyet temelinden din temeline taşır ve Müslüman olmayanları dışlaması nedeniyle elverişli değildir. Bu durumda mültecilerin marjinalize olmaması için “vatandaşlık” konusuna girmeden önce din ve ırk gibi ayrımlar içermeyen bir insan hakları çerçevesi geliştirmemiz gerekiyordu.

Bunda geç kaldığımız gibi bir de kendi kavgalarımız alevlenmiş durumda. Toplumdaki tüm huzursuzluklar Suriyeli mültecilere yansımakta, onlardan kaynaklı rahatsızlıklar da toplumda başka başka çatışma kanallarından akmakta; kadınları, çocukları, hayvanları ve başka “ötekileri” vurmaktadır. İşte bu noktada, insanlığa karşı Türkiye halklarının işleyeceği suçları engellemek için “vatandaşlık statüsü” bir kalkana dönüştürülmüştür. Ya da “devlet baba” sopa göstermiştir…

Ankara’nın Siteler bölgesinden edindiğimiz veriler, devletin Suriyelilere yönelik yardımlarının büyük bir çatışma kaynağına dönüştüğünü söylüyordu. Yerel sakinler, ilk geldiklerinde kendi merhametlerine muhtaç olan mültecilerin, zamanla devletten gördüğü destekten rahatsız olmaya başlamıştı. Biz bu noktada, yardımların yapılış biçimi ve halka yansımaları konusundaki çeşitli hataların söz konusu algıyı yarattığını ortaya koymuştuk. Bu gibi nedenlerle devletin mültecilerle kurduğu ilişkide hassas davranmasını, onların topluma katılımını sağlarken “büyük kardeşin” kıskançlık seviyesini arttırmayacak bir yaklaşım benimsemesini önermiştik. Yani mülteci kabul kültürünü geliştirmek üzerine çalışmadan “vatandaşlıktan” söz etmek, sonra “faydacı” bir dille ülkeye olası yararlarını vurgulamak bize barışçıl bir ortam sağlamaz.

Sosyolojik alan araştırmamızda medyada çokça yer bulan “kültürel etkiler” konusunda da gözlemlerimiz olmuştu. Devlet Bahçeli “Türk kültürünün belinin kırılmak istediğini” söylüyor. Ancak bulgularımız göstermiştir ki Suriyeliler ile yakın temas kurmuş olan Türkler de kendi kültürel kimliklerinin az kullanılan unsurlarını vitrinden indirme ve parlatma yoluna gitmektedir. Bu sayede yeniden kullanıma sokulan “Türk kimliği” unsurları, mültecileri aşağılamada güçlü birer araç haline getirilmektedir.
Yabancıları sınırlarından en fazla içeri alan toplumların yaşadığı Avrupa, ırkçılık, ayrımcılık, asimilasyon ve entegrasyon gibi kavramların anavatanıdır ve onun sancılı tarihinden faydalanmak gerekir. Bu düzeyde bir mülteci kabul deneyimine sahip olmayan Türkiye’de ise bırakın ayrımcılık uygulamayı, göçmenleri açıktan aşağılama, dışlama, kovma; kalacaklarsa da ikincil bir statüde yaşamayı kabul etmeye zorlama noktasındaki örnekler artmaktadır. Bunun toplumun genel tavrı olduğunu iddia etmeye çalışmıyorum. Bilakis samimi, paylaşımcı ve destekleyici komşuluk deneyimleri de azımsanmayacak orandadır. Sığınmacıların iş ve ev ararken, yol ve iz bulurken Türkiyeli arkadaşlarından yardım aldıklarını biliyoruz. Bize düşen ise, toplumun en düşük sosyo-ekonomik seviyesini oluşturan ailelerin bile altında bir konuma yerleşmiş olan mültecilerin, devlet desteği sayesinde kendileri ile aynı seviyeye çekilmesinden şikâyet edenlere, düşmanı “yine” yanlış yerde aradıklarını söylemektir.

(1) Ankara Kalkınma Ajansı’na teslim edilen araştırma raporunda yer alan bilgilere yazılı ve sözlü akademik çalışmalarımızdan ulaşmak mümkündür.


Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol