birgün

21° PARÇALI AZ BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 14.03.2021 09:48
author

Aşıları beklerken

Bu yıl da Tıp Bayramı’nı pandemi koşullarında kutluyoruz. En fazla kurban veren alan olan sağlık sektöründe çalışan doktorlar hemşireler, laborantlar, eczacılar yaşamlarını riske atarak pandemiyi yenmek için mücadele veriyor. Sağlık emekçilerinin öyküleri, sinema dünyasının sıkça ele aldığı konular arasında. Bugün sağlıkçıların konu edildiği sinema dünyasında küçük bir tur atıyoruz.

Aşıları beklerken

Bugün, kahraman sağlık emekçilerimizin Tıp Bayramı’nı kutluyoruz. Bu bayramın tarihçesi, 19. Yüzyıla uzanıyor. 14 Mart 1827, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisi üzerine 2. Mahmut tarafından Şehzadebaşı’nda, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulan ülkemizin ilk modern tıp okulunun kuruluş tarihi… 1919’un 14 Mart’ında, işgal altındaki İstanbul’da tıp öğrencilerinin gerçekleştirdiği protesto eylemi, bu günün ülkemizde Tıp Bayramı olarak kabulünün gerekçesini olşuşturmuş.

Bu yıl da Tıp Bayramı’nı pandemi koşullarında kutluyoruz. En fazla kurban veren alan olan sağlık sektöründe çalışan doktorlar hemşireler, laborantlar, eczacılar yaşamlarını riske atarak pandemiyi yenmek için mücadele veriyor. Hükümet, Türk Tabipleri Birliği ile işbirliği yapmak yerine, tutarsız kararlarla günü kurtarma, durumu idare etme çabasında. Bu ortamda, sağlık emekçilerinin bayramlarını kutlamak yerine, onların çabalarını daha görünür kılmaya, mücadelelerinin anlam ve önemini vurgulamaya çalışabiliriz.

NÂZIM’IN VARNA’SINA SELAM

Sağlık emekçilerinin öyküleri, sinema dünyasının sıkça ele aldığı konular arasında. Bu konuda, o kadar çok film var ki, tıp temasındaki filmlerin yarıştığı bir festival bile var. Uzun yıllar Bulgaristan’ın Varna kentinde düzenlenen ‘Uluslararası Kızıl Haç Sağlık Filmleri Festivali’, 70’li yıllarda jüri üyesi olarak görev yaptığım ilk uluslararası film festivali olmuştu. O yıllardan belleğime kazınmış bir Bulgar filmini unutamam: Lyudmil Staykov’un “Sevgi”sini… Uluslararası Yapımcılar Birliğince ‘A’ kategorisi festival olarak tanınan festival, 1964’ten bu yana uluslararası sağlık kuruluşları temsilcileri ile sinemacıların buluşmalarına ortam oluşturarak, hümanist mesajlar aracılığı ile dünya barışına katkı sağlamayı hedefliyor. Unesco, Dünya Sağlık Örgütü ve Varna Belediyesi işbirliği ile düzenlenen festivalin frekansı 2015’ten itibaren ‘iki yılda bir’e dönüştürüldü. İki festival arasındaki yıllarda da “Şiddet-İnsanlık-Sinema” teması üzerinde bir Sonbahar Akademisi düzenleniyor. Varna Festivali’ne ülkemizden katılan filmler arasında belgeseller öne çıkıyor: Armağan Pekkaya’nın iki filmi, Afganistan’dan Türkiye’ye iltica eden bir çocuğun öyküsü olan“Samir’in Rüyası” ve iç savaşın hüküm sürdüğü Myanmar’dan kaçarak Bangladeş’e sığınan kadınların öyküsü “Üç Kadın”. İnsanlığın temel sorunlarını ele alan tüm filmler Varna’ya katılabiliyor. Umuyorum, Türkiye’de belgesel sinemanın en yeni örneklerinden biri olan, hemen tüm ulusal festivallerimizde En iyi Belgesel seçilen, Deniz Tortum’un yönettiği ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi doktorları ve tüm sağlık emekçilerinin yaşamlarını etkileyici bir sinema diliyle aktaran “Maddenin Halleri” 2021’de Varna Festivali’ne katılır ve kazandığı ödül heykelciklerine bir yenisini ekler.

SİNEMAMIZ VE TIP

Sinemamızın tarihinde Varna’nın görüş açısına giren, girebilecek olan çok sayıda ürün var, ama Varna Festivali’ne katılanlar olmuş mudur aralarında bilemiyorum. Festivalde, sağlık çalışanlarının yaşamlarını konu alan, tıp alanındaki sorunları ve yeni gelişmeleri konu alan filmlerin yanı sıra, yoksulluğun, göçlerin yol açtığı insanlık dramlarını yansıtan filmlerin yer alması doğru bir tercih. Bu yaklaşım doğrultusunda ilk akla gelen filmler, Yılmaz Güney’in yazıp, Zeki Ökten’in yönettiği “Sürü”, Ahmet Soner’in yazıp, Şerif Gören’in yönettiği “Derman” filmleri. “Sürü”de, kahramanın karısının ‘erkek’ doktor tarafından muayene edilmesine tepki vermesini ve toplumdaki eğitim eksikliğinin, töre baskısının insan sağlığı adına ne denli büyük tehlike oluşturduğunu, “Derman”da Doğu Anadolu’da bir dağ köyüne göreve giden bir ebenin karşılaştığı zorlukları yansıtmıştır senarist ve yönetmenler. Nuri Ergün’ün “Mor Defter”, Korhan Yurtsever’in “Fırat’ın Cinleri”, Yaşar Seriner’in “Çocuklar Çiçektir-Kuduz” filmleri de sağlık sorunlarının ana tema olarak beyazperdeye aktarıldığı filmlerden anımsayabildiklerim. Daha yakın zamanlardan, alzheimer’lı bir anneanne ile torunlarının öyküsünü anlatan Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu”, Çağan Irmak’ın “Unutursam Fısılda”, ötenazi temasını işleyen Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey”, son günlerini yaşayan yalnız bir adamın son günlerini anlatan Özkan Yılmaz’ın “Soluk” filmleri geliyor aklıma.

DOKTOR CİVANIM

Seyircisini bulutlarda gezdirmeyi seven Yeşilçam filmlerinde sağlık sorunları genellikle yan kahramanların başına gelir. Esas oğlanlar ve kızlar ise en çok sevdadan yataklara düşerler. O zaman, yakışıklı bir doktor çıkıverir sahneye. Kimi zaman kızı sevdadan kurtarır, kimi zaman da yeni dertlere düşürür… Senaryosunu Safa Önal ile Memduh Ün’ün yazdığı, Kartal Tibet’in yönettiği “Doktor Civanım” filminde, bir hastanede temizlik işçisi olarak çalışan Kemal Sunal’ın köyünde kendisini doktor olarak tanıtarak herkesi ücretsiz tedavi etmesi ve köylünün sevgisini kazanması anlatılır, masal dinlemeyi çok seven seyircimize. Sonraları, bu hikayenin bir benzerinin gerçek hayatta yaşandığını da ekleyeyim!

Sinemamızın tıp alanına ilgisi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinin altı öğrencisinin (Y. Şenol, D. Bulat, E. Kaya, A. Abacı, M. Sindel, T. Aydın) “Türk Sinemasında Doktor ve Hasta Temalı Filmler” başlıklı çalışma kapsamında 100 filmi inceleyerek ulaştıkları verilere göre, 100 filmin 95’inde doktorlar erkek, 100 filmin 83’ü dram, 11’i komedi, 4’ü korku, 2’si macera türündeymiş. Filmlerde yüzde 28,5 oranında kanser, yüzde 23,8 oranında psikiyatrik bozukluklar işlenmiş. Çalışmada, Yeşilçam’ın tıp konularına yaklaşımındaki özensizliğe dikkat çekilerek, pek çok filmde üzüntüden verem olan ya da araba çarpması sonucu kör olan kahramanlara rastlandığı belirtiliyor. Öğrenciler, bir de klip hazırlamışlar, “Akasyalar Açarken” ve “Ağlıyorum” filmlerindeki görmeyen gözlerin açılma sahnesini, “Güller ve Dikenler”deki veremli kız-doktor ilişkisini, “Ankara Ekspresi”nin ameliyat sahnesini, “Bitirimler Sosyetede”nin kan nakli sahnesini ve Yeşilçam’ın doktorlu sahnelerini gırgıra alan “Arabesk” (Ertem Eğilmez) filminden sahneleri içeren… Dizilerimizde de doktorlar çok gözde. “Hekimoğlu”, “Doktorlar”, “Mucize Doktor”, “Kırmızı Oda” vb. TV dizilerinde, her zaman olmasa da tıbbi konularda danışmanlara başvurulduğunu, doktorların daha gerçekçi karakterlere büründüğünü görüyoruz.

AKIL KARIŞTIRMAK MI, UFUK AÇMAK MI

Dünya sinemasının, insan sağlığına ilişkin temalara kimi zaman gerçekçi, kimi zamansa fantezi boyutu ağır basan biçimde yaklaştığını söyleyebiliriz. Milos Forman’ın “Guguk Kuşu”, Steven Soderberg’in “Acı Reçete”, James Mangold’un “Aklım Karıştı”, David Cronenberg’in “Ölü İkizler” gibi psikolojik gerilim filmleri, “Florence Nightingale” ya da Freud ve Jung’u buluşturan Cronenberg’in “Tehlikeli İlişki”si gibi biyografik filmler, “İngiliz Hasta” gibi roman uyarlamaları, sağlık teması üstüne yapımlar arasında. Hepsini sıralamaya kalksak, gazetemizin sayfaları yetmez.

Felçli bir adamın yaşama tutunma çabasını anlatan Julian Schnabel’in “Kelebek ve Dalgıç”, ırk ayrımına meydan okuyan iki doktoru konu alan Joseph Sargent’in “Tanrıyı Oynayanlar”, 30 yıldır komada olan hastasını verdiği bir ilaçla yaşama döndüren bir doktoru anlatan Penny Marshall’ın “Uyanışlar”, ALD hasası oğullarını iyileştirmeye çalışan bir ana babanın öyküsü olan George Miller’ın “Lorenzo’nun Yağı” gibi gerçek öykülerden kaynaklanan filmlerin yanı sıra, ölüleri diriltme sevdasına düşen doktorla ortaya çıkarttığı ‘yaratık’ın öyküsünü anlatan sayısız “Frankeştayn”dan, ölümden sonrasını araştırma hecesine kapılan tıp öğrencilerini konu alan “Çizgi Ötesi”ne, Cronenberg’in “Sinek”inden Terry Gilliam’ın “12 Maymun”una sayısız bilim-kurgu (daha doğrusu sahte-bilim kurgu) filmi ve elbette zamanımızın en güncel konusu ‘salgın’ı önceden haber veren ya da eski salgınları konu alan onlarca film… İyileştirici bir işlevleri olmadığı kesin, ama durumu ‘normalleştirme’ye hizmet ettikleri söylenebilir.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol