Aşkın hikâyesi mi? Peki sevgi neydi?

29.03.2019 08:37 GÜNCEL
AYŞEN ŞAHİN AKSAKAL İktidarın bu seçimlerdeki kampanyası “Bir Aşk Hikayesi” başlığında birleşti. Hikâye kısmı daha ağır basan bu sloganda aşkın yerini düşündüm. Aşkın karşılıksız ve yıpratıcı kısmını mı kastetmişlerdi? Yoksa “her aşk bir gün biter” şeklinde çeviririz diye mi kurgulamışlardı? Bana sorsanız sevgi ağır basardı. Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti… Benim de içimde […]

AYŞEN ŞAHİN AKSAKAL

İktidarın bu seçimlerdeki kampanyası “Bir Aşk Hikayesi” başlığında birleşti.

Hikâye kısmı daha ağır basan bu sloganda aşkın yerini düşündüm. Aşkın karşılıksız ve yıpratıcı kısmını mı kastetmişlerdi?

Yoksa “her aşk bir gün biter” şeklinde çeviririz diye mi kurgulamışlardı?

Bana sorsanız sevgi ağır basardı. Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…

Benim de içimde bir Beyoğlu aşkı var, yıpratıyor zaman zaman, karşılık vermediği de oluyor. Orası sadece beni bağlar.

Ama içimde sonsuz bir sevgi de var, her gün daha güzel olsun diye emek vermekten bıkmadığım semtim burası.

Dünyaya bakışımız bambaşka olsa da komşularımla geçinmeye çalıştığım, sokağın temizliğini, evsizlerini, sokak hayvanlarını, önündeki kazı yüzünden iş yapamayan kafelerini, ufacık dükkânda tasarımlarını sergilemeye çalışan sanatçının duyulabilme kaygısını umursadığım, ekmeğimi kazandığım, çocuklarımı yetiştirdiğim semtim.

Bu semte ilk adım attığımda, İstanbul’un kalbini avucumda tutuyor gibi hissetmiştim.

Her kesimden her insanın birbirini olduğu gibi kabul ederek, içinde bir ferahlıkla bunca kalabalıkta yaşamayı başardığı bir alandı.

Sadece İstiklal Caddesi’nden bahsetmiyorum. Tarlabaşı’ndaki eski evlerde Romanlarla birlikte üniversite öğrencileri oturur, Sütlüce’deki meyhanelerde kadınlar tek başına demlenebilir, caminin imamı ile pavyonun garsonu aynı lokantada yemeğini yer, 24 saati aynı hızda yaşanan bu semtin emekçileri günün her saatinde Kaptanpaşa, Piyalepaşa’dan genelde yürüyerek işine giderdi. Dükkânların kapısında “şu tarihten beri” yazardı ve bu yıllanmışlık zaten müesseseye güven anlamına gelirdi. Mizahın kalesi burasıydı, tüm dergiciler buradaki ofislerinde sabahlar, balkondan gördüklerini çizer, o çizgilerdeki hayat aklımızı alırdı.

Beş dakikalık yürüme mesafesinde sinagog, kilise ve camii içeren bir ana caddesi vardı. İki yanı ağaçlarla kaplı bu yolda her milletten insan gün boyu oluk oluk akardı.

Benim için en güzel zamanları 90’lardı. O zaman buralarda hep devrimciler vardı. Her sokakta bir kültür merkezi, dergi bürosu, oda tiyatrosu, müzik atölyeleri gizliydi. Eski sahiplerinden razıydım bu semtin. Bu iktidar, her güzel şey gibi onların da tepesine çöktü. Beyoğlu’na hallaç gibi dört koldan daldılar.

Zaman içinde, değerlerimiz değişti, bir kutuplaşmanın içinde bulduk kendimizi, tek tipleşti mekânlar ve insanlar. Kazanmak için -mış gibi yapanlar oldu ve kazandıkça o -mış’ın ta kendisine dönüştüler. Dönüşünce de kendilerine büyük villalar, rezidanslar satın alıp gittiler.

Kapısında “şu tarihten beri” yazan dükkânlar, yerlerini zincir mağazalara bıraktı.

Kentsel dönüşüm denilen şey, kültürel değerlerimizi aldı götürdü uzak toplu konutlara. Geride bitmeyen devasa inşaatların sürekli tozu ve sesi kaldı.

Gözümde, bir filmin dramatik sahnelerindeki gibi, sepyaya döndü buranın rengi.

VE BİR ŞEY OLDU

Alper Taş, tamamı gönüllü ekibiyle sahaya inince şöyle bir şey oldu:

Hani eski Yeşilçam filmlerinde, birbirilerini çok seven, neşeli, mutlu insanların yaşadığı mahallede toprak sahada top koşturan çocukların yanına bir Mercedes yaklaşır ve içinde milyarder inip yıkacağı evleri seçer. Sonra birden bir araya gelir mahalleli.

Neşeli bir müzik çalmaya başlar. Dikiş makineleri forma diker, çocuklar pazarda limon satar, tüm mahalleye kan kusturan huysuz dede bile kapı kapı gezmeye, çocukların başını okşamaya başlar. Sonunda ellerinde bir tomar para, çıkarıp atarlar milyarderin yüzüne. “Git artık buradan, bizim huzurumuzu bozma” diye.

Huzurumuzu yeterince bozdular. Bu semtte çok anımız var bizi biz yapan. 1 Mayıs meydanımız, AKM’miz, Gezi’miz, Emek sinemamız var.

Bir oldu sanki bütün mahalleli, filmlerdeki gibi bir hava esti.

Her sokakta sırtında “Yaşasın Beyoğlu” yazan her yaştan gönüllüler vardı. Bir mahallede kadınlar kazan kaynatıyordu, yemek dağıtıyordu, diğerinde çocuklara festival düzenleniyor, hep birlikte oyunlar oynanıyordu. Gençler horon tepiyordu, halay çekiyordu. “Kapısından giremezler” dedikleri sahada, tribünler “Güzel Günler Göreceğiz” marşıyla inliyordu. Yüzler içten gülüyordu, beleş tepsiyle kenevir çantaya teşekkür eder gibi nezaketen değil.

Bir devrimci, sosyalist olduğunu gizlemeden, -mış gibi yapmadan sahadaydı. Çünkü en büyük değer buydu. Tanışan herkese o güven hissi geçiyordu. 1515 sokakta binlerce insanla da bizzat tanıştı, el uzattı, kucaklaştı.

Birlikte yönetelim, her şey açık olsun, sokakları güvenli kılalım, kentsel dönüşüm korkutucu olmaktan çıksın, çocuklar parkta oynasın, düğün derneğimiz olsun, semtin sakini semtte iş bulsun, yeniden yeşillenelim diyordu. Yani buraları yıkıp daha büyük ve hiç kullanmayacağınız binalar yapacağız demiyor, hemen yarın günlük hayatımızı değiştirmekten bahsediyordu.

Halk TV’deki konuşmasında altını çizdiği noktaydı: bu memleketi ve bu halkı en çok devrimciler sevdi, öyle sevdiler ki darağacında bile geri adım atmadılar.

Biz yalan bilmeyiz, rant bilmeyiz diyordu. İçinde şeffaflık olan, halkın karar ve denetimde rol aldığı, kültür ve sanatın desteklendiği, emekçinin yaşadığı semtte iş bulabildiği bir belediyecilik fikri, İstanbul’un kalbinin solda atması fikri, aklımızdan çıkmayan Fatsa Fikri örneğinin yeniden yeşillenme ihtimali hepimize coşku ve enerji verdi.

Bazı klişelere inandırılmıştı toplum. Bir semti 25 sene aynı partinin adayları yönetince “Bu adamlar seçim çalışması yapmayı biliyorlar, kapı kapı her evi geziyorlar” deniliyordu. “Para onlarda tabii her yeri afişle kapatmışlar” deniliyordu. Ama bir şeyi unuttular: solun örgütleme gücünü ve arkalarındaki onları olduğu gibi kabul edenlerin samimi desteğini.

Asılan her afişi indirttiklerinde, yeniden asacak biri vardı. Parayla değil gönülle bağlı saha ekiplerinin ayağının değmediği taş kalmadı. Bir fincan kahve hikâyeleri eskidi, evlere Küçük Kara Balık girdi.

Varsın TV’lere reklam kabul etmesinler. O TV’ler miting meydanlarında bağır çağır hedef gösterenleri yayımladıkça, kazanmaya ne kadar yakınız herkes anladı.

***

AYNI TABAKTA YUMURTAYA EKMEK BANABİLMEK

Beni kırmadı, kahvaltıda ağırladı.

Kahvaltı tabağımız Beyoğlu projeksiyonu gibiydi. Rize’nin Kurçi’si, Kars’ın kaşarı, Dersim’in tulumu, yoksulun sofrasına konulduğu gibi taneyle zeytin ve semtin batıya dönük yüzü kruvasan. Beyoğlu’nun özeti gibi, tabaklarımız bile ayrı desen.

Halkla birlikte yöneteceğiz diyen Alper Taş’a kefil olduysam, biraz da aynı tabaktan yumurtaya birlikte ekmek banabildiğimden, paylaşım denilen şeyi bir kavram olmaktan çıkarıp hayatının her anına yaydığını gözümle gördüğümdendir.

Sordum, seçim güvenliği ne olacak diye, 507 sandıkta, 220 avukat ve 1600 müşahit ile hazırız, diyor.

Bunların belediyeciliği “yıkım belediyeciliği, ihanet belediyeciliği” diyor.

Sözün burasında aklıma yine “Bir Aşk Hikayesi” sloganı geldi. Yıkıcı bir aşktı onlarınki, ihanetin affedilmezliğiyle bitiyor diye diledim içimden.

“Biz sadece belediyeyi yönetmeye talip değiliz aynı zamanda toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin keskin berrak olduğu Beyoğlu’nda yerel demokrasiyi inşa edebilirsek, bu model ülkeye öncülük edebilir ve bunu başarabileceğimize dair tarihsel referanslarımız çok güçlü. Beyoğlu halkı sadece karar ve yönetime katılmakla kalmayıp belediyeyi de denetleyecek.

Ne kuracaksak zaten birlikte yapacağız, diyor.

Benim aklım yine Yeşilçam filmlerine gidiyor: mahallelinin el birliği ile köhne bir evi ya da toprak bir sahayı göz alıcı hale getirdiği sahnelere.

O camları kırık, balkonu çökük, rabıtaları delik ev, elbirliği ile bir müstakil köşke dönerdi hani.

Ya da sahaya elleriyle çimler ekerler, ince çubuklu formalar evdeki dikiş makinelerinden çıkar, kale direkleri boyanır, soyunma odasının musluklarından temiz su akmaya başlardı.

O maçı alırdı mahallenin çocukları, o evde kucaklaşılırdı.

Öyle değişirdi ki ortam, Mercedesli milyardere kendini sorgulatır, diz çöktürüp özür diletirdi.

Üzerimizde bir efkar bulutu, yılgınlığın tozu vardı nicedir.

Cep delik, kalp kırık, gelecek flu: biz ne için nefes aldığımızı unuttuk. Amacını kaybetmişlerin öfkesi sinmişti günlük hayata, mutlu olmak şımarıklık sayılan bir lükstü.

Seçim kampanyası başladığından beri mutluyum ben. Semt de öyle.

Çalışmaları takip ettim. İnsanın devrimcilerle yan yana olmasının iyi yanı, azimle dolması, emeğin değerini yeniden hatırlaması, paylaşıma, kolektif çalışmaya, çalışırken gülüşebilmeye tanık olması. Yeniden güvenilir insanlarla olmanın huzurunu tatması.

Alper Taş diyor ki, Seçimin sonucu ne olursa olsun, gezdiğimiz her yere yeniden gideceğim, dokunduğumuz herkese, bize güvendikleri, kapılarını açtıkları, dinledikleri için teşekkür edeceğim. Bunu onlara borçluyuz. Bu tek bir seçim işi değil, bir kez kucaklaştık, bir daha ortadan kaybolmayacağız.

YAŞASIN BEYOĞLU

Sayılar seçim sonucu Beyoğlu’nu Alper Taş alacak dedirtiyor. Geçmiş tecrübelerse ne yapabilecekleri konusunda hepimizi korkutuyor, biliyorum.

Ama bu seçim, şimdiden olmaz denilenleri oldurduğu, yan yana gelmez denilenleri getirdiği, halkın solla yeniden sımsıkı kucaklaştığı, paranın değil, gönüllülüğün başı çektiği bir kampanyaya sahne oldu.

Bu bile bir devrim. Bu yazıyı okuyanlardan bazıları belki 1 Nisan’da neyin değişebileceğini birkaç kişiye anlatır ya da “ben oy vermem” diyen birileri çıkar da “elime mi yapışır, gider veririm oyumu, sonra vicdan azabı olmasın” derse, burun farkıyla alırız denilen seçimde bir kafa boyu ileride olacağız.

Bu ülkede bir perde gibi sürekli sorunların üzerine çekilen, ne olduğu anlaşılmayan bir “beka sorunu” mevhumu var.

Oysa bizim, perdelerin örtemeyeceği kadar büyük, açıkta duran bir “yaşam” sorunumuz var. Hemen yarından başlayarak, nefes alarak hayatta kalmak değil, yaşamak istiyoruz.

Hem Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…

Bu semti içinde yaşayacak kadar seviyorsak, o emeği vermeli.

Sonu memat değil bu seçimin ama yaşam vaat eden biri var:

El verin, oy verin de Yaşasın Beyoğlu!