Atbaba

20.10.2019 09:46 BİRGÜN PAZAR

Cemil Kavukçu

Öğle saatleri. Sıcak iyice bastırdı. Böyle olacağı sabahtan belliydi. Boğucu bir hava var; her yanım yapış yapış. Erken saatte çarşı kahvesinde çay-simitle kahvaltı ettim. Bu sabah çorbacıya gitmek gelmedi içimden. Sucuklu yumurta da çekmedi canım. Benim gibi birine simit ne ki? Erkenden acıktım. Ellerim pantolonumun ceplerinde, başım önüme eğik, sallana sallana yürürken bile terliyor, bir yandan da nerede ne yerim diye düşünüyorum. Her cuma kurulan mezatta bütün ikinci el bisikletleri inceleyen, sorular soran, ama alıcı olmadığım hemen anlaşıldığı için ciddiye alınmayan ben, içten içe kıs kıs gülüyorum şimdi, çünkü satıcıları tiye alıp dalga geçmek hoşuma gidiyor.

Onları küçümsemiyorum, sonuçta ben de bir satıcıyım. Ama kimse böyle davranmıyor bana. Bunu mu istiyorum? Evet, bunu istiyorum. Raflardan top top kumaşları indirtecek, ben pat pat pat diye açarken asık bir yüzle hareketlerimi izleyecek, bir yandan da eziyet etmenin tadını çıkarırken basmaları, divitinleri, hasseleri iki parmaklarının arasında test ederek burun kıvıracak, fiyat bile sormadan çekip gidecek huysuz yaşlı müşteriler bekliyorum. Almasınlar ama gelsinler, dükkânıma adım atsınlar. Ben mezatta tam da bunu yapıyorum. Alıcı olmadığımı bildikleri halde yüzüme vurmuyorlar. Kimse bana, sen bu kiloyla bisiklete mi bineceksin demiyor. Esnaf ahlakı bu işte. Benden beklentileri yok ki; her şey gün gibi ortada. Onlara bağırarak, hatta tükürükler saçarak, çocukken çok özendiğim halde ulaşamadığım, yalnızca bayram yerinde kiralayıp binebildiğim bisikletler elimin altında şimdi, demek istiyorum. Beğendiğimi satın alırım ama artık bir anlamı yok. Bisiklet süremeyecek haldeyim, çuvala döndüm. Çok da umurlarında olurdu. Böyle laflar etmeye kalksam kıçlarıyla gülerlerdi bana. Öyle bir hıyarlık yapar mıyım? Yapmıyorum zaten. Çocukluğumda, ilkgençliğimde babamın bana neden bisiklet alamadığını biliyorum. Bu konuda onu asla suçlamıyorum.

atbaba-639114-1.Az önce sala verildi çarşı camisinde. Esnafı telaşa düşüren bir uyarıydı bu. Dükkân komşularım cuma öğlenleri hepsinden önce kapadığımı ama camiye değil mezat yerine gittiğimi bilirler. Küçük yer, kim kimden neyi saklayacak ki. Bu konuda hiçbirinden ne bir sitem işittim ne de laf sokuşturma. Arkamdan Tekfar dediklerini biliyorum. Desinler. Burada herkes kimliklerinde yazan değil, kasabalının yakıştırdığı adla bilinir. Babamdan kalan ama işletmeyi bir türlü beceremediğim manifatura dükkânı için de “Bezzaz Tekfar” derler; yüzüme söylenmese de bunu bilirim. Bir ara tabelayı o şekilde değiştirmek istedim, sonra manasız buldum. Hafta pazarı olan Perşembe günü tek tük uğrayan köylüler dışında pek gelen de olmuyor.

Üç gündür öğlenleri köfteciye gittiğim için bugün değişik bir şey yemek istiyorum. Esnaf lokantası Uludağ ağır basıyor. Evet, patlıcan kebabı iyi bir seçim olabilir. Üzerine bolca acı pul biber serptiğim yemeğin salçalı yağlı suyuna taze ekmeği banma düşüncesi iştahımı kabarttı. Yanında pirinç pilavı ve cacık olmazsa olmazdı. Öğleden sonra bir ağırlık çökeceği, tezgâha koyduğum kolumun üzerine başımı yaslayıp kestireceğim kesindi. Israrcı sinekler bile bunu engelleyemezdi. Yapmadığım şey değildi. Nasıl olsa müşteri yoktu. Dükkânı hiç açmasam da olurdu. Ama babamın esnaflıkla ilgili öğütleri, daha doğrusu vasiyeti kulağıma küpeydi. Dükkânı açmayıp da ne yapacaktım, kahve köşelerinde pineklemekten iyiydi.

Önce karnımı doyurmalıydım. Cuma vakti, millet camide olduğundan lokanta boştur şimdi. Gresyağı gibi kırmızı bir göldeki patlıcan kebabı burnumda tütüyordu. Ekmeğimi o göle banıp, iyice yedirdikten sonra ağzıma atmak tek isteğimdi. Açlığım dayanılmaz bir hal almıştı. Adımlarımı daha da açtım. Bir an önce Uludağ Lokantası’na ulaşmak için sabırsızlanıyordum. Acelesi olan biriydim. Bir sesle uyarıldım. Her zamanki gibi önüme bakarak yürüdüğümden yine dikkatsiz davranmıştım. Birileri “Hey! Ezilecen lan!” diye bağırıyordu. Başımı kaldırdığımda bir atla burun buruna geldim. Arabacının, “Ne yapıyorsun sen ya!” diye bağıran sesini duydum. Kasketinin siperini kaşlarına kadar indirmişti. Terden ışıl ışıl parlayan yüzünde hem korku hem öfke vardı. Dizgine öyle asılmıştı ki, sırtüstü arabanın içine devrilecek kadar geri kaykılmıştı. Bir şey yapmıyordum, yürüyordum yalnızca. Ama dalmış, kaldırımdan sokağa çıkmıştım. Kolumu kaldırıp özür diledim arabacıdan. Neyse ki bir kaza olmamıştı. Adam başını iki yana sallayarak, “Tövbe tövbe!” dedi küfreder gibi. Gem atın canını yakmış olmalı ki, ağzını açıp başını kaldırmış, korkuyla büyümüş gözleriyle bana bakıyordu. At değil, ölmüş babamdı bakan. Dile gelip, Cahillik ettim oğlum, benim yüzümden bir gözünden oldun, dedi, kabrimde azap çekiyorum, affet beni. Başım döndü birden, dizlerimin üstünden yere yığılıverdim.

***

Baba, dedim, gözüm acıyo.

Hangisi, dedi.

Parmağımla sağ gözümü işaret ettim.

Gel bakalım, dedi. Üstüne sinmiş tütün kokusu acıyan gözüme kadar ulaştı. Daha iyi görebilmek için gözlerini kısmış, gülecekmiş gibi dudakları gerilmiş ve takma dişleri ortaya çıkmıştı. Bir süre inceledikten sonra, Arpacık, dedi, gel.

Kolumdan tutup çekti beni. Bezzaz dükkânından sokağa, oradan da caddeye çıktık. Babam kaldırım taşlarını koklayan bir köpek gibi iki büklüm yürüyordu.

Sonra aradığını buldu. Taze bir at dışkısıydı bu. Elleriyle karıştırmaya başladı. Zafer kazanmışçasına gülümseyerek bana baktı.

İşte, dedi.

İki parmağı arasında dışkıda bulduğu bir arpa tanesi vardı.

Gel, dedi, eğil şöyle.

Diz çöküp başımı ona doğru uzattım.

Arpa tanesini sağ gözüme sürdü.

Yakıyo! dedim.

Yaksın, dedi, şifadır.

***

Beni kaldırıp yolun kıyısına çeken arabacı mıydı, esnaftan biri miydi bilmiyorum.

İyi misin bilader, dedi biri.

Sıcak çarptı herhalde, dedi başkası, baksana ter içinde kalmış, kilolu da.

Su getirin len... Su...

İyiyim... iyiyim, dedim.

Birden atın önüne çıktı, dedi arabacı, zaten yavaş gidiyordum... Dizgine de asılınca... Biz ona çarpmadık.

Sen çarpmadın, ben gördüm. Arabanın önüne atılıverdi, dedi biri.

Açılın ya... Zaten hava sıcak... Al bilader şu suyu iç

hele...

Başıma toplaşmış meraklılara, Yalnızca sol gözümle görebiliyorum, dedim. Tek farla idare ediyorum yani. İki far da olsa görülecek ne var ki?

Güneş çarpmış abi. Sayıklamaya başladı. Suyu içmeyecek anlaşılan, başından aşağı döküverelim.

Sol gözümü de kapadım. Görülecek ne vardı ki.

Not: Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Balyozda Balık Avı kitabından alınmıştır.