Avluda izi sürülen adımlar: Orhan Kemal romanlarında işçiler, köylüler, yoksullar

18.08.2019 11:13 BİRGÜN PAZAR
Orhan Kemal’in romanlarında, önceden çizilen yollardan yürünmez; birlikte ya da yalnız, çıkılan hayalleriyle yani kendi halleri nasılsa, romanlarda öylece vardırlar. Hikâyenin sonunda haksızlıklara öfkelenen ırgatlar bir harman yerini ateşe vermiş de olabilir ya da birlikte çıkılan yolda bir arkadaşlarını ölüme terk etmiş de bulabiliriz onları.


Elif Hacısalihoğlu

Yürüdüğün yoldaki her bir adıma, bastığın her bir adımla ayak tabanının zemine nasıl temas ettiğine odaklanmak. Kuşbakışı değil, ayak tabanının zemine tam da temas ettiği yerden, ayak izine, ayağını basarkenki kararlı tavrına, hani o kendinden emin, belki biraz da gürültülü, ses çıkararak… Ya da tam tersine bir an duraklayıp, şimdi hangi yoldan gitmeliyim kararsızlığına… Ansızın duruşuna, biraz düşünceyle dağılıp, dağılan düşünce gibi savrulmamak, tek vücut halinde kalabilmek için biraz durup, bakarken avluda yanından geçen kalabalıklar yığınına, belki birkaçıyla da göz göze geldikten sonra azıcık soluklanmak. Toplayıp düşüncelerinin dağınıklığını sokak ortasına saçılmış hayatının, yükleyip sırtına devam etmek yoluna, beraberinde aklında asılı kalmış bir de büyük soruyla: “Bu hayatta kalma telaşında, aynı avlunun içinde dönüp dururken, bizler şimdi hangi yoldan gideceğiz? ”


“Benim anılarımı hiçbir şey iç avlulara durup bakmak kadar etkilemedi” diyordu Benjamin1. Bir büyük iç avlunun orta yerinden geçen herhangi bir çift adımın aldığı yola kuşbakışı bakmak yerine, adımların yol haritasını adım adım çizilirken bilebilmek, adımların sahibinin iç avlusunun kapısını da aralar. Bir büyük avluyu adımlayan, birçok iç avlular görürüz böylece, ya da hayatta kalmanın birçok farklı telaşını, mücadelesini, yol kesişimlerinin, yol arkadaşlıklarının seyrinin arkasındakileri. Aynı dertten muzdaripler, aynı mücadeleler ama neden beraber değil adımları şaşkınlıklarımızın cevapları, adımların kesiştiği avlularda, farklı iç avlular dile gelince bütünlenir.

Ara Güler’in çektiği bir Orhan Kemal portresi vardır; siyah beyaz, bilirsiniz. O, başını eline dayamış, düşünceli bir ağırlıkla tam da o sırada hangi adımların izini sürüp, hangi iç avlulara bakmış olabilir bilemesek de, baktığında neler gördüğünü, yazdıklarından biliriz. Mesela, kendi deyimiyle en iyi bildiği konuları, tanıdığı insanları yazdığını biliriz. Büyük bir hikâyenin görünmez kahramanları hamallar, ırgatlar, kadın işçiler, köylerden kentlere göç edenler kimi zaman evlerin içinde kimi zaman fabrikada tezgâh başında, harman yerinde, güneşin alnında tarladadır. Ve her biri olduğu gibidir; değişmeye zorlanmadan, yadırganmadan, suçlanmadan.

Herkes kendi diliyle, kendi meşrebince konuşacak, avluyu kendi meşrebince adımlayacaktır. Olmasını beklediğimiz ya da istediğimiz gibi değil, hikâyelerin öylece olduğu gibi yaşandığını biliriz. Hareket halindeki bir otobüsün camından akıp giden yol manzarası gibidir. Hayat nasıl akıyorsa yol da öyle akar; biz de oturduğumuz koltuktan sayfaların arasında akan yolu izleriz öylece.

Öyküler içinde yukarıdan ya da uzaktan bakılsa, birbirine benzer sayıklamaklar diye görülebilen tarihin sessiz yığınlar kalabalığı, sınıfın farklı yüzleri, tarihin bir anının içinden geçerken dile gelir onun hikâyelerinde. Bir küfür patlatır parasını eksik veren elçiye misal, ya da paçaları tiftiklenmiş pantolonları ve delik pabuçlarıyla mahallenin çocukları sokaktan geçenlere diklenir. Şehirlinin dolabına girmeyenler de buradadır, köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı diyenler de; alınlara yazılan kaderleri dile getirenler de, “peki ama niye hep fakir fukara kaybeder?” diye isyan eden de…

Dünya, aslında geçim dünyasıdır ve yazı işçisi olarak anılmak da buna dâhildir. Bir akşam vakti, orta yaştan biraz hallice bir adam, Nadir’in kahvesinde soluklanmaya gelip, Mehmet Raşit Öğütçü’nün2 masasında hemen karşısında sandalyeye ağır hareketlerle oturuyor. Bir eliyle başının üzerinde duran kasketine uzanmış, parmaklarıyla kasketinin ucundan tutup hafifçe yukarıya kaydırıp, diğer eliyle alnındaki teri silmeye uzanan orta yaştan biraz hallice bu adamla, Orhan Kemal yazma hevesi ve geçim derdi hakkında dertleşmiş midir, kim bilir? Bildiğimizden emin olduğumuz şey ise gün sonu yorgunluklarının devamına uzayan kahve masasında dile gelen türkülerin de satır aralarında yerini aldığı.

Satır aralarına yerleşmiş türkülerin arkadan eşlik ettiği, avluda peşi sıra, yan yana, arka arkaya atılan adımlar, taşıdıkları zaaflarıyla, eksiklikleriyle, heyecanlarıyla, hayalleriyle yani kendi halleri nasılsa, romanlarda öylece vardırlar. Orhan Kemal’in romanlarında, önceden çizilen yollardan yürünmez; birlikte ya da yalnız, çıkılan yollarda herkes kendi ayak iziyle, kendi yolunu çizer. Hikâyenin sonunda haksızlıklara öfkelenen ırgatlar bir harman yerini ateşe vermiş de olabilir ya da birlikte çıkılan yolda bir arkadaşlarını ölüme terk etmiş de bulabiliriz onları. Öyle bir durumda ölmek üzere olan arkadaşlarının cebinden çıkarttığı tarağını kızına teslim etmek üzere alıp, geçim derdine kaldıkları yerden bir eksik ama kendince kararlı adımlarla devam ederken bulabiliriz onları. Onların deyimiyle, hepsininki de bir ekmek derdidir mesela, öyle değil mi? Direnmenin, mücadelenin, arkadaşını yarı yolda bırakmanın, zengin bir evlilik yapma hayali dâhil tüm bunların çelişkili biraradalığı ise ancak atılan adımların basılan zeminini bilerek anlaşılabilir.

Orhan Kemal’in bir fotoğrafı vardır, bilirsiniz. Hani o başını eline dayamış, düşünceli gözlerle kameraya baktığı. O gözlerle o karakterlere bakmış, kahvede oturup karşılıklı dertleşmiş, o gözlerle avludaki adımlarının izlerini sürmüştür. Ve tıpkı fotoğrafta başını eline dayayan düşünceli ağırlığı nasıl biliyorsa, o avluda yürüyenlerin ayaklarının bastığı zemini de görür, bilir. Ve basılan zemine uygulanan kuvvet kadar, zeminin ona yansıttığı kuvveti de bilir. O avluda, o zemine basılan adımları anlatır; kararlı, tedirgin, bazen gürültülü, kimi zaman da duraksamış sırtında yüklü, aklında asılı kalmış o sorularıyla: “Bu hayatta kalma telaşında, aynı avlunun içinde dönüp dururken, bizler şimdi hangi yoldan gideceğiz?”

1- Walter Benjamin, Parıltılar, Belge yayınları, 2. Baskı, 2003, s.8
2- Orhan Kemal'in asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü'dür.