Aynı sahne
Birgün Birgün Birgün Birgün
Gazeteciliğe ilk başladığım yıllar, AKP’nin henüz tek başına iktidar olduğu döneme denk gelir. Öncesinde 2001 krizi siyaseti vurmuş, ABD dizaynıyla yeni bir siyaset zemini açığa çıkmıştı. “Merkez sağ çökmüş”, kriz dönemi hükümet ortağı olan partiler baraj altında kalmış, bir önceki seçim barajı geçemeyen CHP ana muhalefet partisi olmuştu. 2002 seçimi sonrası oluşan tablodan birkaç yıl […]

Gazeteciliğe ilk başladığım yıllar, AKP’nin henüz tek başına iktidar olduğu döneme denk gelir. Öncesinde 2001 krizi siyaseti vurmuş, ABD dizaynıyla yeni bir siyaset zemini açığa çıkmıştı. “Merkez sağ çökmüş”, kriz dönemi hükümet ortağı olan partiler baraj altında kalmış, bir önceki seçim barajı geçemeyen CHP ana muhalefet partisi olmuştu.

2002 seçimi sonrası oluşan tablodan birkaç yıl sonra izleme fırsatı bulduğum bir kısım CHP yöneticisinin, baraj altı kalma travmasının hemen sonrasında oluşan bu yeni tablodan memnun olduğunu sezmiştim. Özellikle seçimin hemen sonrasında basından gözlemlediğim bu memnuniyeti (Erdoğan’ın siyaset yasağının kalkması konusundaki ivedi yüce gönüllülük vb), daha sonra gazeteci olarak da gözlemleme fırsatı buldum.

Bu gözlemi şu şekilde özetleyebilirim: Türkiye’nin ABD’deki gibi iki partili bir sisteme doğallığında kaydığı, merkez sağın çöktüğü ve bu kesimlerin seküler-milliyetçi, muhafazakar-liberal olarak iki tercihe bölündüğü, buradan CHP’ye ciddi bir geçiş olacağı düşünülüyordu. Özellikle İzmir gibi merkez sağın kalesi olan bir kentteki oy geçişi buna örnek gösteriliyordu. Krizin hemen sonrasında iktidara gelen AKP’nin bu krizi aşamayacağı, memnuniyetsizliğin süreceği, halkın memnuniyetsizliğinin “görünen” tek muhalefet CHP’ye akacağı tahmin ediliyordu. AKP’nin olası irticacı uygulamalarının da devletin yerleşik unsurlarının ve medyanın tepkisi ile hükümeti marjinalleştireceği sanılıyordu. Bu stratejinin parçası olarak CHP merkez sağın AKP dışında kalan kesimlerine hamle yapmayı, sol odakları/fikirleri ise tecrit etmeyi uygun gördü. Dönemin CHP yönetiminin Süleyman Demirel’den de bu konuda akıl aldığı bilinen bir gerçek.

Düşünüldüğü gibi olmadı. Dibe vurmuş ülke ekonomisinde sermaye yanlısı çözümler, tekelci medyada övgülere mazhar oldu. Ülkenin tüm değerlerinin hızla satıldığı piyasacı dönem, ABD-AB gibi dış odakların açık desteği ile yürüyordu. Aynı dönemde tarikat-cemaat ağları yoksullarla yeni bir sosyal/siyasal ilişki geliştiriyordu. AKP, bu gerici kesimlerin çatısı olma yolunda her gün yeni hamleler üretti. Devlette kadrolaşma, arazi verme, yurt açma izinleri, eğitim müfredatında yenilikler vs. Tabii burada aslan payını “ne istediler de vermedik” sözüyle hatırladığımız “en istekliler” yani Fethullahçılar aldı.

Toplum içerisinde yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı teşkilatlanan dinci gericilik CHP yönetimi tarafından görülüyor, Meclis kürsüsünden dile getiriliyordu. Ancak engellemek için ne yapılacağı belirsizdi. Üstelik toplumsal alana nüfuz edebilecek yapılarla da ilişki çoktan koparılmıştı. Cumhuriyetin kendisini hukuken koruyacağı beklentisi ile söylemin dışına çıkılmadığı ortadaydı.

Ancak bu sırada iktidar da FETÖ’nün devlet içerisindeki gücü ile ABD destekli yeni bir tezgâhın peşindeydi. Devletin hücreleri içine yerleşme planı! “Askeri vesayet bitecek” söylemi ile başlatılan bu operasyon, içinde toplumun illet olarak gördüğü kişilerle muhalif gazeteci, aydın ve siyasetçileri aynı çuvala doldurdu. Binlerce kişi haksız, hukuksuz şekilde zindanlara atıldı. Ülkenin kadim darbeler tarihi sözde kapanacaktı. O yüzden AKP kendisine bir vesileyle muhalefet eden herkesi darbeci olarak yaftalıyor, sonradan “kullanışlı aptal” olarak adlandırılacak liberal bir kesim de bu söyleme odun taşıyordu. Son olarak hedefte CHP vardı. Sonrası hepimizin malumu…

Tarikatlarla devlet içerisinde çöreklenen, ardından iç çelişki ve çatışmalarla ülkeyi darbe ve kaos ortamına sürükleyen, sonrasında ülkeyi Saray rejimine evrilten bir “yeni Türkiye” dönemi… Bu rejim kimi zaman baskıyla, yasaklarla, kimi zaman kuşattığı medya eliyle toplumun kültürünü, eğitimini, çağdaş değerlerini yok etmeye çalıştı. Başkanlık sistemi denen saray sultası da bu rejimin yönetim şekli olacaktı. 2010 referandumunda ölülere oy kullandırdılar, 2017 referandumunda mühürsüz oyları devreye soktular. Son seçimde de “adam kazandı”.

Gazeteciliğe başlayalı 16 yıl olmuş. Artık gazetecilikten ziyade sadece yazıyla uğraşmaya başladım. 16 yıl önceki izlenimi şu anda da açıkça görmek zor değil. İkili sistem, Cumhur İttifakı’na karşı Millet İttifakı, merkez sağdan oy almak, ülke gerçekleri ile hareket etmek… Değişen bir şey yok. Değiştirmeye gücü olan; CHP’yi de tüm kesimleri de kendine getirecek halk güçleri ise henüz sahnede yok.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız