birgün

28° PARÇALI BULUTLU

GÜNCEL 23.06.2020 07:51

Az test az vaka demek iktidar başarı peşinde

Akademisyen Emrah Altındiş’e göre ülkede salgına karşı uygulanan politikalar oldukça yetersiz. Altındiş, doktorların PCR testi isteme ölçütlerinin sınırlandırılmasını şöyle değerlendiriyor: “Formül çok basit, az test, az vaka demek. Bunun iktidar için siyasi kazanımı olabilir. Ama toplum için az test, çok büyük risk demek”

Az test az vaka demek iktidar başarı peşinde

UĞUR ŞAHİN

İKTIDARIN halk sağlığı yerine ekonomik kaygılarla attığı ‘normalleşme’ adımları vakalarda artışa neden oldu. Bu süreçte daha fazla test yapılması gerekirken Sağlık Bakanlığı artık koronavirüs hastalarıyla temaslı olan kişilere semptom görülmemesi halinde test uygulamayacak. Doktorların PCR testi isteme ölçütleri de sınırlandırışmış durumda. Hükümetin toplumu rehavete sokacak açıklamaları nedeniyle salgının bittiği yönünde bir algı oluşsa da Covid-19 hâlâ ciddiyetini koruyor. Bu süreçte iktidar ise topu tamamen yurttaşın üzerine atmış halde. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yedi yıl çalıştıktan sonra geçen yıl Boston College'da kendi laboratuvarını kuran Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Emrah Altındiş, BirGün’ün sorularını yanıtladı. Altındiş’e göre Türkiye’de gerekli önlemler bilimsel akılla alınmıyor, bunun sonucunda da toplum ‘ölüm riski’ altına atılıyor. Altındiş, ülkede şu anda virüsü taşındığından haberi olmayan 300 bin yurttaş olduğu görüşünde.

VİRÜS HİÇBİR YERE GİTMEDİ

► Karşımızda salgın yokmuşçasına hareket eden bir iktidar var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genelden Türkiye’ye gelelim: Dünya teyit edilmiş vakalarda 9 milyonu aşmak üzere, ölüm sayıları artıyor. Haziran ayında dünyada en çok vaka bulunma rekorları kırılıyor. Enfeksiyonun ve virüsün gücünün azaldığına dair hiçbir veri yok. Özellikle Güney Amerika’dan, ABD’den, Rusya’dan ve Hindistan’dan gelen rakamlar dünyadaki sayıları artıyor. Kimileri sıcaklıkla beraber enfeksiyonun gücünü kaybedeceğini söylüyordu hatta Bakan (Fahrettin Koca) mart ayında, “Bir buçuk-iki ay dişimizi sıkalım” demişti. Bunun gerçekçi olmadığını, enfeksiyonunun insanlara geçişinde sıcaklığın bir etkisinin olmadığını maalesef görmüş olduk.

Türkiye’ye baktığımızda ise 11 Mart’ta ilk resmi vaka bulunmuştu, muhtemelen o vakanın tespitinde geç kalındı. O günden bugüne kadar resmi olarak 187 bin 685 vaka bulunmuş durumda. Bilim Kurulu Üyesi Dr. Alpay Azap Hoca, bir röportajında, “Bir o kadar daha var muhtemelen” demişti. Çünkü testin yüzde 100 güvenirliği yok. Ayrıca enfeksiyonun farklı dönemlerinde burun ve ağızdan alınan örneklerde virüse rastlanamayabiliyor. Dolayısıyla biz şu anda Türkiye’de minimum 360 bin insanın bu enfeksiyonu semptomlarla geçirmiş olduğunu tahmin edebiliriz. Sağlık Bakanı yine bir açıklamasında Türkiye’de enfeksiyonu geçirenlerin yüzde 1 ile 1,5 arasında olduğunu söylemişti. İlk antikor testlerine göre, bu yaklaşık 1 milyon insana tekabül ediyor. Maalesef vakalar gibi, ölümlerde de sadece testi pozitif olanlar rapor ediliyor. Dünyada her yerde böyle değil; mesela ABD’de şüpheli ölümler yani testi negatif olsa da klinik olarak virüse sahip olduğu düşünülen ölümler de rapor ediliyor. 4 bin 950 vefat sadece testi pozitif olanlar… Yine bir bu kadar paylaşılmayan vefat olduğunu tahmin edebiliriz, özellikle de mart ayında aşırı düşük test sayılarını da düşünürsek. Zaten İBB’nin açıkladığı önceki yıllarla karşılaştırmalı vefat raporlarından ölüm sayılarında artışlar görülmüştü. Dolayısıyla virüs hiçbir yere gitmedi.

HER 10 KİŞİ, 13 KİŞİYİ ENFEKTE EDİYOR

► Peki, mevcut tabloyu nasıl yorumlarsınız?

Bununla birlikte birinci dalga dediğimiz yükseliş başladı; günlük tespit edilen vakalar dört-beş bine geldi, sonra 800’e kadar belli önlem ve yasaklarla bastırıldı bulaşı. Fakat 19 Mayıs’tan itibaren ortalama bin vakada sabitlendik. Geçtiğimiz 10 gün içinde ise vakalar yüzde 50 arttı ve yeniden bin 500’lü seviyelere çıktı. Bu da 1 Haziran kararlarının etkisiydi. Sadece haziran ayında 23 binin üzerinde testi pozitif vaka tespit edildi, yaklaşık 400 kişi vefat etti. Türkiye’de kiminle konuşsam, “Virüs bitmiş gibi davranılıyor, restoranlar, sokaklar, plajlar dolu” diyor. Çok şaşırıyorum bunu duyduğuma… Bunun etkisini de vakalardaki artışta gördük.

17 Haziran’da Bakan bazı ilerlerdeki haftalık ve 3 günlük ortalamaları açıkladığında artışı görmüş olduk. Bu açıklamada verilen sayılarla Bakan’ın tweetlerinde paylaştığı vakaların örtüşmediğini de daha sonra Türk Tabipleri Birliği (TTB) gösterdi. Virüsün bulaşma katsayısı 1’in üzerine çıktı; 1,3 olarak söylenmişti. Bu da şu demek: Her 10 kişi, 13 kişiyi enfekte ediyor. Bu Türkiye’nin ortalaması ama muhtemelen Diyarbakır’da, Ankara’da, Samsun’da, Konya’da, Bursa’da, artış gördüğümüz pek çok ilde bu daha yüksek oranlarda. Bir de Almanya’da daha çok test yapılıp, daha az vaka bulunmasına rağmen, R katsayısının 2 olduğu açıklandı, bizde 1,3 neye göre hesaplanıyor? O da apayrı bir gizem! Her hâlükârda daha sert önlemlere ihtiyaç var. Maalesef şu an uygulanan politikalar, yaşadığımız salgını bastırabilecek politikalar değil, tersine artıracak politikalar.

HİÇBİR KONTROL MEKANİZMASI YOK

► Bakan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakan sürekli bir “başarı hikâyesi” kurguluyor, oysa veriler hâlâ net şekilde açıklanmıyor.

Türkiye’de kurumların ve gücün tek elde toplanmasından ötürü hiçbir bilgiyi kontrol edebileceğimiz mekanizma yok. Bu ne yazık ki her alanda böyle… Karşımıza bir tweetle çıkan verilerin gerçekleri yansıtıp yansıtmadığını kontrol edebileceğimiz hiçbir mekanizma yok. Geçtiğimiz hafta ilk defa bazı iller için veriler ve ortalama sayılar verildi. Yaş, cinsiyet, şehir dağılımı gibi bilgiler ile hangi kronik hastalıkların Türkiye’de riski artırdığına dair bilgiler verilmedi. Üzerinde kimsenin durmadığı ancak benim için en çarpıcı bilgi; 60 yaş altı, başka bir kronik hastalığı olmayan ölümlerin toplam ölümlerin yüzde 4’ünü oluşturmasıydı. Sağlıklı, başka bir hastalığı olmayan minimum 220 insan vefat etmiş. Gerçekten çarpıcı… Riskleri hep 60 yaş üstü ve kronik hastalıklar üzerinden konuşuyoruz. Hâlbuki gördüğümüz gibi sağlıklı insanlar da ölebiliyor. Belki çalışma koşullarından ötürü çok yüksek dozda virüse maruz kaldıkları için, belki sigara tüketiminden, belki de obeziteden ötürü… Bu bilgiler de paylaşılmıyor. Verilen sayıların güvenilirliği konusuna dönersek; TTB mesela, bağımsız bir kurum olarak başından beri sürecin parçası olmak istiyor. Eğer sürecin parçası olsalar kimsenin şeffaflık konusunda rahatsızlığı olmaz. Ancak TTB salgının başından beri sürecin dışında tutuluyor.

az-test-az-vaka-demek-iktidar-basari-pesinde-747534-1.

PATRONLAR PATRONCA YÖNETİYOR

► Bakan da Cumhurbaşkanı da sürekli ekonomi vurgusu yapıyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerek?

Açıklamanın özeti aslında yine Bakan’ın sözlerinde yatıyordu: “Ekonominin sürmesi bizim için olmazsa olmaz.” Daha önce Cumhurbaşkanı da “Çarklar dönecek” demişti. Çarklar cidden de dünyanın pek çok ülkesinin tersine döndü; İtalya’da, İspanya’da, Kanada’da, Fransa’da karantinalar uygulanırken, sadece zorunlu sektörler çalışırken bizde uygulanmadı. Belki de ölen 220 sağlıklı kişi işçilerdi, bunu da bilemiyoruz, isimler de açıklanmıyor. Fakat işin sınıfsal boyutu çok belirgin… Sağlık Bakanı (Fahrettin Koca) özel hastaneler grubu olan Medipol’ün patronu, Eğitim Bakanı (Ziya Selçuk) Maya Özel Okul Grubu’nun patronu, Turizm Bakanı (Mehmet Nuri Ersoy) ETS Turizm diye bir şirketin patronu… Onların patronu da Cumhurbaşkanı Erdoğan. Dolayısıyla bu patron ekibi, patronca yönetiyor bu süreci. Tamamen patronların ekonomik çıkarlarına göre yürütüyorlar. Kesinlikle bu süreçte mağdur olan isçilere, esnafa ve köylülere bir destek vermiyorlar. Ama bu yürüttükleri salgın stratejisi aslında ekonomiye de büyük zarar veriyor. Örneğin “Turizm turizm” deniyor, “Turizmi açmamız, canlandırmamız lazım” deniyor ki doğru. Salgın yönetimi iyi yapılabilseydi bu olabilirdi. Türkiye, Akdeniz’de kimlerle rekabet ediyor? İtalya, İspanya ve Yunanistan… 21 Haziran’da İtalya’da 224 yeni vaka bulunmuş, İspanya’da 334, Yunanistan’da ise sadece 10. Yunanistan’da toplam vaka sayısı 3 bin 500’ün altında. Çünkü ilk vakadan hemen sonra çok sert bir karantina uyguluyorlar. Dolayısıyla Türkiye salgını bastırmayarak ekonomi açısından da dezavantajlı bir duruma düşürüyor toplumu… Çünkü işçiler enfekte olmaya devam edecek, turistler gelmeyecek, bu sürekli toplumun gündeminde olacak ve bizi yaralayacak. Bakan’ın basın açıklamasında bir diğer önemli nokta da “Bu sizin sorumluluğunuz, önleminizi alın, bundan başka yapabileceğim bir şey yok, ekonomi çalışacak” vurgusuydu. Bunu zaten tweetleriyle ve konuşmalarıyla sürekli yapıyorlar: “Kendi olağanüstü halinizi ilan edin.” Bu da aslında bütün toplantının özetiydi. Ne yazık ki tavırlara bakarak salgının önümüzdeki dönemde baskılanacağını, bulaşının azalacağını umut etmek çok kolay değil. Karamsar bir tablo da çizmek istemem ama ne yazık ki gerekli önlemleri bilimsel akılla almıyorlar. Toplumu, özellikle de risk grubunda bulunan yurttaşları ve hastalarla sürekli temas eden sağlık çalışanlarını sürekli bir ölüm riski ile yaşatıyorlar.

VAKA SAYISI MUHTEMELEN YÜKSELECEK

► Yunanistan’dan bahsettik… Türkiye’yi diğer ülkelerle kıyasladığımızda ne gibi farklılıklar görülüyor?

Türkiye; ölümler konusunda İspanya’dan, Fransa’dan İtalya’dan ve İngiltere’den iyi götürdü süreci, buna kuşku yok. Türkiye’de sağlık sektörü AKP’nin 18 yıldır tüm çabasıyla özelleştirmesine rağmen hâlâ ağırlıklı olarak kamunun elinde. Kamunun çok kıymetli bir tecrübesi var; hekimler, hemşireler ve bütün sağlık çalışanları 3 aydır gece gündüz çalışıyorlar. İtalya’da, ABD’de, Fransa’da, Brezilya’da siyasetçilerin toplumlarına yaşattıkları büyük bir utanç… Fakat bir başarı öyküsü aramak istiyorsak Türkiye’yi gösteremeyiz, zira Türkiye’nin salgın politikası henüz 1’inci dalgayı bastıramadı. Türkiye dünyada hâlâ 12’inci sırada toplam vakalarda ve vakalarımız çok yüksek. Başarı öyküsü Güney Kore’de, Japonya’da ve kapı komumuz Yunanistan’da. Ölüm sayılarında şayet söylendiği gibi bir başarı varsa bu 65 yaş üstü yurttaşların evde kalma fedakârlığı ile alakalı. Ki bu da şüpheli, malûm testi negatif Covid-19 hastalarını raporlamıyorlar. Muhtemelen 21 Mart’tan itibaren 65 yaş üstünün evde tutulması, her ne kadar pek çok sıkıntıya yol açsa da vefatların görece azaltılmasında rol oynadı diye düşünüyorum. Benim tedirginliğim şu: 65 yaş üstü bireyler şu an dışarıdayken, gençler dışarıdayken, vakalar resmi rakamlarda dahi bu kadar yüksekken, acaba ölüm oranlarında bir artış görür müyüz? Türkiye’nin şu anda ölüm oranı yüzde 2,67, kapanan vakalarda ise yüzde 3. Bu da şu demek: Her akşam Bakan, “Bin 500 vaka bulduk” dediğinde bunun yüzde 3’ü muhtemelen vefat edecek… Her gün aslında gelecekte ölme olasılığı yüksek olan 45 kişiyi de açıklıyor. Tabii bu hepimizi tedirgin etmesi gereken bir durum. Bir de 1 Haziran kararlarının etkisini yoğun bakım hasta sayılarına bakarak çok rahat görebiliriz. 5-6 Haziran’da hasta sayısı 590 seviyesine inmişken, tekrar 800 üstüne çıktı ve muhtemelen yükselmeye devam edecek.

NASİHAT DEĞİL İCRAAT LAZIM

► Buna ek olarak Anadolu’daki vaka artışına dair ne söylemek gerek?

Yasaklar kalkar kalmaz iki milyon kişi seyahat etmiş. Anadolu’da gördüğümüz hızla artan vakaların nedeninin insanların enfekte şehirlerden, -özellikle de İstanbul’dan- kontrolsüz olarak Anadolu’ya gitmesinden kaynaklı olduğunu tahmin ediyorum. Bakan ve yetkiler, bu bilgiye sahiptir; kim, nereden geldi? Hatanın nereden yapıldığını biliyorlardır. Fakat tüm bu vakalarda, yoğun bakımlarda ve ölümlerde 1 Haziran sonrasındaki artışa rağmen önlem almamaları gerçekten de toplum sağlığına karşı işledikleri bir suç… Halk sağlığını korumakla Anayasal olarak yükümlüler ama bu görevlerini yerine getirmiyorlar. Bireye “Sen sorumlusun” diyorlar; işe tıklım tıklım otobüsle gitmek zorundaysanız, kalabalık ve kapalı alanlarda çalışmak zorundaysanız, Bakan’ın Twitter’dan verdiği nasihatin size hiçbir faydası olmayacak. Bakan’dan istediğimiz nasihat değil, icraat.

► Ölüm oranlarına dönecek olursak, salgın döneminde yalnızca İstanbul’da geçmiş beş yıl ortalamasının üzerinde 4 bin 950 kişinin yaşamını yitirdiğini görüyoruz. Buna ilişkin ne dersiniz?

Mersin’de Dr. Erdinç Şahin Covid-19 dolayısıyla vefat etti. O Hekim Bey’in ölüm raporuna “bulaşıcı hastalık” yazdılar, Covid-19 tedavisi görüyor olmasına rağmen. Şubat’tan bu yana viral pnomani, bulaşıcı hastalık, doğal ölüm sebepleriyle ölenlerde geçtiğimiz senelere göre artış araştırılsa gerçek rakamlar görülebilir. Bu sayılar da özenle saklanıyor. Benim Bilim Kurulu üyelerinin röportajlarından anladığım; testi negatif Covid-19 hasta sayısını, yaş, il dağılımını onlar da bilmiyor. Belki tek bir alt kurul üyeleri biliyor, halk sağlıkçı hocaların olduğu ama onu da bilmiyoruz. Süreç şeffaf değil, bilinmezliklerle dolu.

az-test-az-vaka-demek-iktidar-basari-pesinde-747535-1.
Emrah Altındiş

► Bilim Kurulu’nun elinde neden olmaz bu veriler?

Yine bir Bilim Kurulu Üyesi röportajında, testi negatif Covid-19 hasta sayısının muhtemelen Bakanlık elinde de olmadığını söylemişti. Şimdi bu bilgilere sahip olmadan nasıl yönetecekler bu salgını? Şöyle çarpıcı bir örnek vereyim; mesela Cerrahpaşa Üniversitesi Yoğun Bakım’ın başındaki Yalım Dikmen Hoca, bu surece çok çalışan hocalarımızdan… Geçen gün bir tweet attı, “Rakamlar İstanbul’da nedir, bunu bilmemiz lazım ki hazırlık yapabilelim” diyordu. Buradan anlıyoruz ki salgınla yoğun bakımlarda mücadele eden hocalarımızı dahi bilgilendirmiyorlar.

BİLİM KURULU NEDEN İSYAN ETMEZ…

► Sınav zamanı uygulanan kısıtlı sokağa çıkma yasağını ve sınav sonrası ortaya çıkan “manzarayı” nasıl değerlendiriyorsunuz? Fiziksel mesafe korunamadı ve yandaş basın yurttaşları suçladı…

Vakalar bu kadar yüksekken bu sınavın yapılması çok büyük bir hataydı. Zira sosyal mesafe yok. Kapalı mekânda onca çocuk, o kadar süre, maskelerini de çıkartmışlar. Virüs için muhteşem bir bulaşı ortamı… Üstüne üstlük fotoğrafları da gördük, sadece çocuklar değil, dışarıda veliler de mesafesiz. Risk çok aşamalı; öncelikle de sınava giren kronik hastalığı olan çocuklar için. Bu karar kısıtlı sokağa çıkma yasağı kısmi fayda sağlamıştır ama asıl bulaşı muhtemelen sınıflarda oldu. Keşke sınava girmeden tüm öğrenci ve öğretmenlere test yapılabilseydi. Ya da tüm kamu binaları kullanılarak sosyal mesafeye uygun bir sınav ortamı oluşturulsaydı. Ya da en mantıklı karar verilip, bu sınav ertelenseydi. Yapmadılar, muhtemelen bunun sebebi Almanya, Rusya ve Hollanda gibi pek çok ülkenin Türkiye’ye yüksek vaka sayısından ötürü turist yollamama kararı… ‘Bari içerideki turistler hareket etsin’ diyerek alınmış karar gibi görünüyor ve cidden korkunç. Şimdi de ayni risklerle YKS’yi düzenleyecekler. Bunca riske rağmen bu sınavın yapılmasını hadi diyelim siyasetçiler çıkarları için yapıyorlar, Bilim Kurulu’nda bulunan hocalar nasıl içlerine sindiriyorlar? Nasıl bu konuda isyan etmiyorlar? Gerçekten anlayamıyorum.

► Devamında semptom göstermeyen (asemptomatik) vakalara da gelmek istiyorum. Sizce ülkede çok sayıda semptom göstermeyen taşıyıcı var mı?

Virüsü pek çok insan asemptomatik olarak taşıyor ve fark edilmesi test yapılmazsa mümkün değil. Bu kişiler ya gerçekten virüsü asemptomatik olarak taşıyorlar ya da 1-2 gün içerisinde semptom geliştirecekler, presemptomik aşamadalar. Bilimsel araştırmalar diyor ki; “İnsanlar en çok virüsü semptom göstermeden bir iki gün önce bulaştırıyor.” Buradan Türkiye’ye gelelim: Gebze’ye ilişkin Bilim Kurulu Üyesi Tevfik Özlü’nün paylaştığı bir bilgi var: Gebze’de 50 bin sağlıklı kişiye test yapıyorlar, 50 bin kişinin yüzde 0,36’sında virüs çıkıyor, yani 180 semptomsuz vaka. Bu sayı Türkiye için de geçerliyse şu anda virüsü taşıyıp haberi olmayan 300 bin insan var. Bunun onda biri dahi olsa ki bu 30 bin kişi eder, korkunç. Bilimsel literatürden çok iyi biliyoruz, asemptomatik insanlar da virüsü yayıyorlar. Bunları nasıl bulabilirisiniz, testleri yaygın şekilde yaparak. Ama bizimkiler hâlâ yapmıyor!

BÜYÜK RİSK TAŞIYOR

► Bu neden yapılmıyor sizce?

Dünyada baktığımızda, milyon yurttaş başına, Rusya, İspanya, İtalya, Almanya ve ABD, Türkiye’nin yaptığı testin 2 ile 4 katını yapmış durumda. Virüsün Türkiye’ye de geleceği şubat içinde çok belliydi. Sağlık Bakanı, 11 Mart’taki açıklamasında “Bütün önlemeleri aldık” demişti. Fakat özellikle mart başında 3-5 bin düzeyindeydi ve testler sadece Ankara’da yapılabiliyordu. Çok geç bir dönemde 10 bini geçti, bu da hazırsızlıklığı gösteriyordu. İnsanlar test olmak için uğraşıyorlar, yakını pozitif olsalar bile… Şimdi ise yeni bir genelge çıkartmışlar ve bununla artık sadece başhekimlerin atadığı yetkili hekimler test isteyebilecekmiş. Yani her hekim test isteyemeyecek. Dahası bir hasta ile temas kurmuş yakını artık semptomu yoksa test olamayacakmış. Aslında formül çok basit, az test, az vaka demek. Bunun iktidar için siyasi kazanımı olabilir. Ama toplum için az test, çok büyük risk demek.

HÜKÜMET SORUMLULUĞU YURTTAŞA YIKMA DERDİNDE

► Son olarak bu zamana kadar neler ihmal edildi ve acilen hangi adımlar atılmalı?

1 Haziran kararlarının hem vaka hem ölüm hem de yoğun bakım hastalarının sayısında nasıl hızlı bir artışa yol açtığını gördük. Öncelikle bu kararlar tekrar değerlendirilmeli ve geri alınmalı. Testlerin sayıları gerçekten artmalı ve test yapma kriterleri artık değişmeli. Testler artık semptomuz olanlara da yapılmalı ve özellikle enfekte şehirlerde bu manada bir seferberlik başlatılmalı. Enfekte kişilerin çok katı bir şekilde izolasyonu sağlanmalı. Buna ek olarak da çok enfekte şehirlerde ve ilçelerde mutlaka iki haftalık karantina uygulanması gerek. Salgın yönetimini siyasi propagandaya dönüştürüp, ‘çok başarılıyız’ söyleminden vazgeçip, riskler ve hastalığı yaşayanların hikâyeleri ile birlikte belki de ne yapılması gerektiği topluma sürekli anlatılmalı. TV’lerden ve gazetelerden, topluma özellikle yazın elimizde olan fırsat ve sayıları şimdi düşüremezsek sonbahar ve kışın yaşayacağımız büyük tehlike anlatılmalı. Bu süreçte sorumluluk çoğunlukla devlete düşüyor, devlet ise tüm gücüyle sorumluluğu bireye yıkmaya çalışıyor. Bireyler de bu süreçte, kesinlikle rehavete kapılmamalı, maske takmayı ve kapalı mekânlarda iki metre mesafe bırakmayı öğrenmeli. Bu manada 2020 sabır yılımız olmalı.

Bir vurgulamak istediğim nokta da hapishaneler… Hapishanelerde altı Covid-19 vefatının yaşandığı açıklandı. Hasta sayısının 70 civarında olduğu söylendi. Maalesef hapishanelerde risk çok yüksek. Devletin elinde pek çok araç var, denetimli serbestlikten, tutuksuz yargılamaya, ev hapsinden, elektronik kelepçeye, mutlaka risk grubunda olan mahpuslar bir yasal değişiklikle bırakılmalı. Hapishane çalışanları ve mahpuslara çok yoğun test yapılmalı, beslenmeleri salgın şartlarında düzeltilmeli. Tabii ki binlerce düşünce suçlusu, bu trajedinin içinde ayrı bir trajedi... Aynı şekilde huzurevlerinde risk çok yüksek, askeri koğuşlarda kronik hastalığı olan gençler için de risk çok yüksek. Maalesef hükumet salgın yönetimini bilimsel ve akılcı bir şekilde değil; gündelik, ekonomik, politik çıkarlarına göre sürdürmeye devam ederse, bu iş daha çok uzun sürecek. Her birimizin bu süreçte kendimizi, sevdiklerimizi ve toplumu korumamız, hükumete de yaptığı yanlışları özellikle bilim insanları olarak ısrarla anlatmamız gerek.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız