Bahtsız bedevi
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Kendine acımanın, mızmızlanmanın, şikâyetçi olmanın ya da başlıktaki gibi kendini ’Bahtsız Bedevi’ saymanın bireysel ve toplumsal boyutları olduğunu da unutmamalı. Kişisel ve bireysel de her zaman aynı anlama gelmiyor, ’şahsi’ olunuyor ama ’bireysel’ olunmuyor, “yoktur birbirimizden farkımız!”


Rivayet muhtelif: Başlıkta sadece ’Bahtsız Bedevi’ kısmı geçen cümlenin aslı meğer bildiğimiz gibi değilmiş, şöyleymiş: “Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokarmış!’” Bu da iyi bir durum olduğundan, teselli amacıyla söylenmiş bir söz değil elbette. Biraz daha edeplice söylenmiş hali yalnızca. O sözün bu hale nasıl geldiğini bilmiyorum, sanırım mizahçılar sayesinde. Ve umarım Bedevi’ye bahtsız demek ırkçı bir söylem olarak algılanmaz. Hem benim derdim de Bedeviler değil zaten. Yani onların bahtsızlığından dem vuracak değilim. Derdim, kendini böyle hisseden ve sürekli olarak hakkının yenmişliğinden dem vuranlar, şikâyet edenler. Bahtsız Bedevilik böyle bir durum benim için ve sanırım memleket nüfusunun hatırı sayılır bir bölümü de tam da bu halet-i ruhiye içinde. Olmayaydı iyiydi ama olmuş bir kere! Talihsiz hacı da öyle, “kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur/ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur” diye türkü çığıranın hali de öyle! Bir de nakaratını düşünün türkünün, sürekli tekrarlandığını! O zaman bahtsız olanın Bedevi değil, sürekli mızmızlanan, şarkının dediği gibi “ondan şikâyet bundan şikâyet” edenin yakınmalarına maruz kalanlar olduğu anlaşılır.


Şikâyet hastalığı sanırım toplumdaki en yaygın hastalık ve herkesten uzak olsun, kanserden bile yaygın, üstelik sanırım çaresi de henüz bulunmuş değil, geçmiyor yani. Şikâyet hastalığı geçmediği gibi daha da kötüsü başkalarına geçiyor, öyle bulaşıcı, mikrop bir hastalık işte! Tıp dilinde karşılığı var mı bilmiyorum, ama halk arasında ’kendine acıma, acındırma’ olarak bilinen ve dededen toruna geçen, kuşaktan kuşağa bir gelenek olarak devredilen en kadim ve kültürel mirasımız da bu olmalı. İkinci bir gelenek gösteremezsiniz böyle, hatta genetik bir miras, genetik gelenek bile diyebiliriz buna. Genlerimizde de mekân tutmuş olabilir!

Dertlenme değil, dertleşme değil, kendini gözden geçirip değerlendirme hiç değil! Her şey berbat, herkes kötüdür. Güvenilecek bir Allah’ın kulu bile yoktur. Millet onu kazıklamak için kuyruğa dizilmiştir, dertlerini zincir yapmış, birbirine eklemektedir. Gariptir, kimsesizdir, mazlumdur, ’ağzına vur, lokmasını al’ diye onun için söylenmiştir, gelen vurmakta giden vurmakta, kimse bu fırsatı kaçırmamaktadır. Ezelden eziktir, “Ezeli Mağlup”tur, herkes ona düşmandır, kimse iyiliğini istemez. Tanrı bile ondan elini eteğini çekmiş gibidir. Nasıl ölüm bazılarının gizli mesleğiyse, bazılarının gizli mesleği de kendine acımaktır! Ve işsizlikten sonra, en yaygın meslek de budur. Hatta işsizlikten de yaygın meslek.

Kendine acımanın, mızmızlanmanın, şikâyetçi olmanın ya da başlıktaki gibi kendini ’Bahtsız Bedevi’ saymanın bireysel ve toplumsal boyutları olduğunu da unutmamalı. Kişisel ve bireysel de her zaman aynı anlama gelmiyor, ’şahsi’ olunuyor ama ’bireysel’ olunmuyor, “yoktur birbirimizden farkımız!” Kulluk değil yurttaşlık bilinci gelişmedikçe de ister şahsi, ister kişisel, hatta ister bireysel ol, takıl, yaşa, değişen bir şey olmaz! Laiklik şart diye boşuna denilmemiş yani, laik olursan yurttaş olursun, yoksa kul, köle ve dahi kurban olursun! Daha da beteri ’Bahtsız’ olursun ya da kendini öyle hissedersin!

Başına gelenleri bir türlü yaşama beceriksizliği, eğitimsizlik, aldırışsızlık, umursamazlık, örgütsüzlük, itirazsızlık, kadercilik, bilinçsizlik olarak görmeyip, başka insanları suçlayanlar, başka gelişmeleri sorumlu tutanlar ne yazık ki Ece Ayhan’ın deyimiyle bir ’kötülük topluluğu’ oluşturuyorlar. Toplum değil topluluk! Oradan bakınca da değişen bir şey olmuyor, yönetenlerin dili, eylemi, tutumu, yönetilenlerinkini de belirliyor. Özellikle son yıllarda siyasal İslam’ın kurumsallaşmasıyla da, bir ’mazlumluk’ edebiyatıdır aldı başını gidiyor: Biz mazlumuz, milletimiz mazlum, devletimiz mazlum, coğrafyamız mazlum, ümmetimiz mazlum… Her gün burnunu çeke çeke ağlayarak eve gelen, ana-babasına ’beni dövdüler, çantamı parçaladılar, kitaplarımı defterlerimi yırttılar!” diyen çocuklar gibiyiz. ’Ağır Abi’ler arasında gidip gelmemiz bundan. İstiklalimize, özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza görünüşte pek düşkünüz, lakin kimsenin bizi iplemediğini görünce de süngümüz hemen düşüverir: Bizi kıskanıyorlar!

Bazen cümledeki Bedevi’den bile bahtsız olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü tüm kötülüklerin anasıdır diye niteledikleri içki, bu mazlum edebiyatının zararlarının, kötülüklerinin ve zavallılığının yanında, hadi su olmasın ama limonata gibi kalır! Çin işkencesi dahi bu mazlumluk illetinin yanında çocuk oyunuymuş gibi gelir insana. Toplumsal demeye dilim varmıyor, en iyisi kitlesel demek. Kitlesel bir işkence yöntemi olarak ensemizde boza pişiriliyor mazlumluk vızıltılarıyla, sızıltılarıyla! Tıpkı demokrasi kavramı gibi. İşlerine yaradığı sürece demokrasi, özgürlük, hak hukuk, işlerine gelmediği zaman ’ne bu Batı icatları, bize yaraşan sorgusuz sualsiz kulluk!’ diyorlar ya, öyle. Hem de “kula kulluk edene yazıklar olsun’” deyip kulluk etmiyorlar mı… Hakikaten yazıklar olsun!

Bizim bahtsızlığımız ne çöle sığar ne Bedevi yeter! Bizimkine kitlesel bahtsızlık derler. Hem de öyle böyle değil, devirler değişir, o artarak devam eder. Osmanlı gider, Cumhuriyet gelir, bir şey değişmez! Yazıların üstbaşlığını, Elias Canetti’nin şahane karakter kitabı Kulakmisafiri-Elli Karakter’den(Payel Y., Çev: Şemsa Yeğin, 1994) esinle “Yüzde 50” koydum. Zaten bu yazıları da Canetti’nin kitabına öykünerek yazıyorum. Bir nev’i memleketimden 50 karakter. Ama Yüzde 100 desem de olurmuş, özellikle bu Bahtsız Bedevi bahsini yazarken düşündüm ve bir kez daha anladım bunu.

…Herkes bize düşman, bizi çekemiyorlar, bizim bizden başka dostumuz yok, hep bu Batı’nın yüzünden, dinimize ve kimliğimize kastları var, hırsları büyük, kinleri sürekli, atalarımızdan yedikleri tokatları unutmuyorlar… Bu klişeleri uzatabilirsiniz, hepsi de sonuçta aynı kapıya çıkar: Kendine acıyıp acındırmaya ve mazlumluk edebiyatına! Bu hastalığın tanısı konulmadıkça, sağaltımı yapılmadıkça da, Bedeviye niye acıyalım, Bedevi bize acısın, biz ondan da bahtsız sayılırız çünkü!

(Yazma önerileri: Bahtıkara, Bebek Yüzlü, Burnu Büyük, Bezgin Bekir, Başçavuşun Beygiri, Besin Mensubu… Siz de ister önerdiklerimle ister bunlara ekleyeceğiniz benzer kavramlarla karakter çözümlemesi yapacağınız yazılarınızı bana yollayabilirsiniz.)

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız