Barbarları beklemeyin, barbar olun!
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Yeryüzünden hayat fışkırıyordu. Kapatıldığımız medya küresinde, fışkıran hayatı değil, ölü imgeleri seyrediyorduk. Zaten yeryüzü ile aramıza, Lacan’ın tabiriyle ‘imge perdesi’ girmişti. İmge perdesi olmadan yeryüzüne tahammül etmek ne mümkün, aşırı kaotik. İmge perdesi sayesinde bir bakışımızla karmaşık olanı düzene sokuyor, yabani olanları evcil imgeler haline getiriyorduk. İmge perdesi, türümüze özgü bir özellik; hayatta kalmak için kaosun ortasında düzen kurmamıza yarıyor. Ama imge perdemiz yetmiyormuş gibi, bir de medya perdesi icat ettiler. İmge perdemizle yeryüzünü biz evcilleştiriyor, hayatta kalacağımız nişler yaratıyorduk. Oysa medya perdesine yansıttıkları ölü imgelerle evcilleştirilip köleleştirilen biz olduk. Etkin bir varoluştan edilgin bir varoluşa, oradan da yokoluşa gidiyoruz. Medya perdesinde gösterilenlere göre hayatımızı düzenliyoruz; ne düşüneceğimize, ne yiyip ne içeceğimize onlar karar veriyor. İmge perdesiyle hayatımızı doğal gerçekliğe göre biz tasarlıyorduk. Şimdi gözlerimizin önünde kalın perdeler; perdelerden yeryüzünü göremez olduk. Gözler, katarakttan muzdarip.



GÖZE PERDE İNMESİ

Halk arasında göze perde inmesi olarak bilinen katarakt, gözün iris dokusunun arkasındaki doğal lensin saydamlığını yitirmesi ve görmeye engel olmasıdır. Biyolojik açıdan göz lensinin saydamlığını yitirmesi çoğunlukla ileri yaşlarda gerçekleşse de toplumsal açıdan yeni doğanlar bile medya denilen katarakt ortamına doğuyor. Bebekler gözlerini açıyor ve gördükleri, medya perdesindeki ölü imgeler. Medyadan boca edilen imgelerle yeryüzü giderek bulanıklaşıyor. Yunancada ‘kataraktes’, yukarıdan birden bire inen, çullanan, baskın yapan şey anlamlarına geliyor. Ve bu sözcük Latinceye ‘cataracta’ olarak taşındığında Batı dillerinde katarakt, şelale anlamını da taşımaya başladı. Gök yarılmış sanki, bardaktan boşanırcasına imge yağıyor. İmge perdelerinin arkasında belli belirsiz bir yeryüzü.

BOYUN EĞMEYİ ÖĞRENMEK

Perdeler o kadar kalınlaştı ki Çin Seddi’ne dönüştü. “Büyük Çin Seddi, barbarları dışarıda tutmak kadar Çinli vergi yükümlülerini içeride tutmak için inşa edilmişti. Zaman içinde aldığı formlar ne denli çeşitli olursa olsun, görünüşe göre esaret, antik devletin hayatta kalma koşullarından biri olmuştu. Kölecilik kurumunu ilk devletler icat etmemişti, ancak onu sistemleştirmiş ve bir devlet projesi olarak düzenlemişlerdi” (J.C. Scott, Tahıla Karşı, KÜY). Bir devlet projesi olarak, duvarların içinde vergilerle, kredi kartı borçlarıyla köleleştirilen biz olduk. Barbarlar dışarıda kaldı. İçeride kalan bizler, köleleştirme projesinin nesneleri, barbarlarla korkutulduk ve boyun eğmeyi öğrendik.

Medya perdesi yeni bir şey değil. Medya, devletle birlikte form değiştirse de işlevi hep aynı kalıyor: İçeridekilerin gözlerine perde indirmek. Rönesans’ın sanat koruyucuları, sadece sanatı korumuyor, sanatçının üretimine karışarak onun biçimlenmesinde de rol oynuyorlardı. Papa olunca VII. Clement adını alan, Medici ailesinden kardinal Giulio, Michelangelo’nun gerçekleştirdiği Aziz Laurentius Kilisesi’ndeki Yeni Sakristi’nin tasarımına karışmıştı. Yine Michelangelo’ya ait olan, Sistine Şapeli’nin tavanındaki freskler de Papa II. Julius’un müdahaleleriyle biçimlendirilmişti. (bkz Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). İktidarın ürettiği/ürettirdiği imgeler, yeryüzü ile aramıza giriyor.

BARBAR OLMAK

Yunanlılar ‘barbar’ terimini, Yunanca konuşmayanların, yabancıların çıkardıkları sesleri alaya almak için türetmişlerdi. Scott kitabında barbarları yeniden tanımlıyor: “Barbarlık esasında kültürel bir kategori değil, devletin idaresine girmemiş halkları tanımlamada kullanılan politik bir kategoridir” (Tohuma Karşı). Çıkardıkları sesleri anlamadıkları için hâlâ barbarlarla kafa bulan köleler var. Ama artık ne dediklerine kulak kabartmamız gerekmiyor mu? Barbarlar, medya perdesi olmadan yeryüzüne doğrudan bakabilenler ve baktıklarında, ağaçların ruhlarını görenlerdir. Amazon ormanlarının yerli halkı Muraların kabile liderlerinden Raimundo Mura bir barbardır: “Beyaz adamın tek derdi yok etmek, bu ağaçların bir ruhu var, hepsinin dünyada bir yeri var. Kanımın son damlasına kadar bu ormanı savunacağım.” Barbarları beklemeyin artık, barbar olun!