Basın sermayeye bırakılamaz

16.09.2019 07:42 DÜNYA

BEN BURGIS

ABD Başkan aday adayı Bernie Sanders ağustos ayı sonunda Columbia Journalism Review’de bir yazı kaleme aldı. Haber organlarının şirketlerce ele geçirilmesine dair endişelerini ifade etti ve “medya endüstrisini reforme edecek, bağımsız gazeteciliği yerel ve ulusal seviyelerde daha iyi koruyacak” bir planın ana hatlarını ortaya koydu. Tabii en sert tepkiler sağcı yazar Ben Shapiro’dan geldi. Shapiro’nun twitter gönderilerine bakınca sanki Bernie Sanders Sovyetler’in Devlet Sırlarını Koruma Ajansı’nı kuracak sanıyorsunuz. Bu ajans, Sovyetler Birliği’nin tüm haber merkezlerine ofis kurmuştu.

Liberal kesimin tepkileri de pek farklı olmadı. Bernie Sanders, Washington Post tarafından amansızca eleştirilmesini, Amazon depolarında çalışan işçilerin haklarını savunmasına bağlıyor çünkü Amazon’un sahibi ve Washington Post’un sahibi aynı kişi – Jeff Bezos. Merkez demokratlar ise Bernie’yi ‘asılsız’ komplo teorileri pazarlamakla suçluyorlar. Peşi sıra gelen eleştiriler, Bernie’nin şirketlere ve medyaya dair yorumlarının onu Trump’la aynı kefeye koyduğunu öne sürdüler.
Bernie’ye yönelik liberal eleştiriler şu mantıksal kıyasla özetlenebilir. Bernie genel olarak medyayı ve bilhassa Washington Post’u eleştirdi. Trump genel olarak medyayı ve bilhassa Washington Post’u eleştirdi. Yani, Trump’ın eleştirileriyle Bernie’nin eleştirileri aynı.

Ben Shapiro, Bernie Sanders’ı ‘özgür basın denetmeni’ koltuğuna koyduğumuzda oluşacak tehlikeden söz ederken, ya da Tim Graham Bernie’nin ‘medyaya dair sosyalist planından’ söz ederken ortaya konan sav şu: Bernie bir sosyalist. Medyanın devlet tarafından tepeden yönetilmesini savunan Stalinciler de sosyalistti. Dolayısıyla Bernie’nin planı basın özgürlüğü için kötü olmalı.
Liberal eleştiriler gibi bu bakış açısı da aynı mantıksal safsatayı yürürlüğe koyuyor. Daha da önemlisi, Bernie Sanders’ın yazısında tasvir ettiği plana baktığımızda, içeriğinin söylenenlerin tam aksi olduğunu görüyoruz.

PLAN NEDİR ?

Donald Trump’ın teklif ettiği ‘medya reformu’ gazetecilerin iftira suçundan yargılanmasını kolaylaştırıyor. Bernie’nin planı ise tam aksini öngörüyor. Birden fazla bakış açısına yer verebilen bir medya ekosistemi kurguluyor, tek bir şirketin kaç medya organı satın alabileceğine dair kısıtlamalar getiriyor. Ayrıca gazetecilerin sendikalaşmasını da kolaylaştırmak istiyor. Bernie bunun gazeteciler için maddi avantajlar yaratmakla kalmayıp, patronlarının sevmeyeceği haberler kaleme almalarını da kolaylaştıracağını vurguluyor: “Gazetecilerin sendikalaşmasını desteklediğimi açıkça ilan ettim. Sendikalar yalnızca medya çalışanlarının maaşlarını ve haklarını korumaz, onları medya patronlarını dokunulmaz kılan şirket politikalarından korur.”
Shapiro ve Graham gibi sağcıların ima ettiğinin aksine Bernie’nin teklif ettiği çözümler medya organlarının ‘kamulaştırılmasından’ geçmiyor. Fakat medyayı bir tür toplumsal mülkiyet altına almayı gerçekten teklif etse, bunun sonuçları ne denli kötü olurdu?
İlerici görüşlere sahip birçok insan dahi bu görüşü reddedecektir. Sosyal demokrat Cenk Uygur’u ele alalım. Kendine nazaran daha radikal görüşlere sahip meslektaşı Hasan Piker ile girdiği tartışmada Uygur, sağlık sisteminin kamulaştırılmasının apayrı bir konu olduğunu, fakat devletin “kot pantolon, ayakkabı, hamburger gibi” sıradan malları üretmesi için meşru bir gerekçesinin olmadığını söyledi.

MEDYADA KAMULAŞTIRMA

Eğer siz de sosyalist-demokrat reformlarla, ekonominin alt katmanlarında yatan kapitalist yapı arasında böyle bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorsanız, muhtemelen en azından bazı medya şirketlerinin kot pantolon/ayakkabı/hamburger çizgisinde kalması gerektiğini düşünüyor olmalısınız. Bir defa medyayı ‘ulusallaştırmanın’ devlete bilgi akışı üzerinde çok fazla kontrol imkânı vereceğinden endişeleniyorsunuzdur.

Eğer böyle düşünüyorsanız, üç şeyi göz önünde bulundurabilirsiniz. Birincisi, sosyal mülkiyet yalnızca devlet mülkiyeti demek değildir. Birçok demokrat sosyalist, kapitalizm sonrası geleceği düşünürken birden fazla mülkiyet tipi düşünür. Ekonominin “üst katmaları” kamulaştırılırken, ekonominin geri kalanı özel sektörde kalır ya da işçi kooperatiflerinin kontrolünde olur.

İkincisi, sosyalistler kamulaştırmanın bir boyutunun da işçi kontrolü olması gerektiğini savunur. Bunun nasıl bir model olacağı duruma göre değişebilir fakat işyerinde olup bitene dair gazetecilere söz hakkı verecek herhangi düzen, yayınlanan haberlerin bağımsızlığı ve editöryel baskıların dizginlenmesi açısından olumlu olacaktır.
Son olarak, Washington Post editörlerinin beyanlarını güvenilir bulan ve Jeff Bezos’un onlara gerçekten eksiksiz özgürlük alanı tanıdığına ikna olanlar, bir yandan da medyanın kamulaştırılmasının, seçilmiş kişilere ‘haberlere müdahale’ yetkisi vereceğinden endişe ediyorlar. Bu korkuyu ele alırken, demokrasilerde devlet medyasının geçmişine bir bakış atmak iyi olur.

KAMU MEDYASINDA KORKU

Irak Savaşı’na giden süreçte İngiltere’de insanlar devlet televizyonu BBC’yi açtıklarında, Blair’in savaşa girme planlarını eleştiren birçok içerik görebiliyorlardı. Sky News gibi özel kanallarda ise durum böyle değildi. Durum tam tersi: Savaş yanlısı Tory Andrew Neil, İşçi Partili Jeremy Corbyn iktidara gelse bile işinden olmayacak. BBC bağımsız bir kurum ve Corbyn’in insanların işe alımını ya da işten çıkarılmasını kontrol edecek yetkisi yok. Diğer yandan, Sky News’in sahibi Rupert Murdoch herhangi bir çalışanın kovulmasını isteyebilir ve bu hukuken hakkı.

İş uygulamaya geldi mi, şu anki sistemde bile kamu girişimleri doğrudan siyasetçilerin kontrolünde sayılmaz. Bu durum Amerika’da bilhassa geçerli çünkü anayasanın değişiklik yapılan birinci maddesi, kamu çalışanlarını ‘siyasi görüşlerinden ötürü’ işlerini kaybetmekten koruyor.
Sosyalistler arasında kamulaştırılmış bir medyanın neye benzeyeceği konusunda görüş ayrılıkları olabilir. Fakat şu kadarı çok net: Gazetecilere kamu yararını gözeterek özgürce haber yapacak alanı tanımak istiyorsanız, yapabileceğiniz en kötü şey medyayı kapitalistlerin eline bırakmaktır.

Çeviren: Fatih Kıyman
Kaynak: Jacobin