birgün

8° PARÇALI BULUTLU

ARŞİV 03.05.2011 14:00

Başka bir İsa

Alain Badiou, Pasolini’nin Batı’nın iki büyük geleneğini yeniden okuduğunu belirtir

Alain Badiou, Pasolini’nin  Batı’nın iki büyük geleneğini yeniden okuduğunu belirtir: Antik Yunan ve Hıristiyan kaynakları. Matta’ya Göre İncil bu ikinci soy kaynakların okunmasından doğmuştur. Pasolini’ye göre Matta İncil’i kimi  yerde Hıristiyan  kanonun ötesindeydi, Matta’nın metninde ilk inananlara kılavuzluk eden İsa  ile  onun ardından  inşa edilen Hıristiyanlık kurumları arasındaki ilişkinin sorunlu olduğu ima ediliyordu. Pasolini softalığın çok ötesinde, çileci geleneği yadsıyan, mucizelere yer vermeyen bir İsa öyküsü anlatmış; ayaktakımına yol gösteren, kızgın ve politik bir  İsa portresi çizmişti. Bu İsa yer yer,  yoldaşlarına kapitalizmin gayriinsanîliğinden söz eden ya da işçileri örgütlenmeye çağıran bir komünisti hatırlatır bizlere. Kızgındır ve kızgınlığını politik  bir  duyguya dönüştürmesine pek  az kalmıştır. Aynı zamanda, sözü bedenine kazınmıştır; bu  nedenle yaraları hiç iyileşmeyecek, hiç kapanmayacaktır. Onu ilk izleyenler de sözcüğün  tam anlamıyla yoksullar, mülksüzler ve ayaktakımıdır. Sanki Friuali köylüleri, Roma varoluşlarının  hayat çocukları takılmıştır peşine.

Pasolini, Hıristiyanlığı  siyasal bir hareket, İsa’nın çarmıha gerilişini siyasi bir deneyimdir olarak görür. Kendi  sözleriyle, “ inanca nostalji duyan bir inançsız”ın filmidir Matta’ya Göre İncil. Hıristiyan teolojisini materyalist bir perspektiften ele almıştır. (Jacques Ellul gibi Hıristiyanlık ile komünizmin, Marx ile  İsa’nın uzlaşabileceğini Savunur. Kuşkusuz, bu perspektif Badiou’nun devrimci siyasetleri hıristiyanca  terimlerle açıklama çabasıyla da kıyaslanabilir).
Pasolini’nin  reformcu Papa XXIII. John’a ithaf ettiği  bu  karşı-epiği Güney İtalya’da  Matera adlı bir köyde çekmiş, köylülere rol vermişti. (Dört yıl sonra1979’de aynı  yörede  bu kez Francesco Rosi  İsa Eboli’de Durdu’yu çekecekti).    

Aslında filmde rol olanların hiçbiri profesyonel oyuncular değildi. İsa’nın çevresi, havariler hep Güney’nin köylüleridir. Bu açıdan Caravaggio’nun dinsel resimlerinin  belirgin bir etkisi   olduğu söylenebilir. Caravaggio da azizleri ruhanilik taşımayan ayakları kirli köylüler, sağlıksız  ihtiyarlar olarak resmetmiş,  Pasolini’nin  filminde  Yusuf’u uykusundan uyandıran ve ona Meryem’ın rahminde tanrının oğlunu taşıdığını bildiren, Herod’un doğacak ilk çocukları  öldüreceği konusunda uyaran melek de sıradan bir köylü kızıdır. Meryem’i yaşamının farklı evrelerini iki ayrı kadın canlandırıyor, yaşlı Meryem rolünü Pasolini’nin  annesi oynuyordu.  İsa’yı oynayan Basklı  bir ekonomi öğrencisiydi (Enrique Irazoqui). İsa rolünü Jack Kerouac’a vermek istemişti. Ama filmin çekildiği tarihte Kerouac  İsa’yı  oynamak için çok yaşlıydı, üstelik alkolikti, alkol yüzünden  dalakları, karnı, yüzü şişmişti. Simon rolünü oynayan Enzo Sicilino, yıllar  sonra Pasolini’nin ilk biyografisini yazacaktı.  Yirmi iki  yaşımdaki Giorgio Agamben  havari Philip  rolündeydi Pasolini senaryoyu Matta İncil’inden alıntılarla oluşturdu, alıntıları diyalog olarak düzenledi. Kamerayı da büyük ölçüde kendi kullandı. Yeni kamera hareketleri denedi, belgesel sinemaya  yaklaşan yeni bir çerçeveleme anlayışına başvurdu. “Bütün teknik önyargılarımı  bir yana bıraktım” diyordu.  Kostümleri de tasarladı. Rönesans sanatçılarının  tablolarına, dinsel sanata göndermeler yapmış; fresklerden, Piero  della Francesca’nın dramatik kompozisyonlarından alınmış motifleri kendi vizyonuyla birleştirmiş, kendi anlatımına katmıştı. Yüz anlatımlarındaki ayrıntıları vermede, duyguları  derinlemesine yansıtmada Dreyer’in klasiği Jeanne  d’Arc’ın Tutkusu’ndan, bu sessiz sinema klasiğindeki ayrıntılı yakın planlardan da yararlanmıştı.

Eklektik bir müzik seçmişti. Bach, Mozart, Prokofiev, kökleri siyahların kölelik günlerine uzanan, onların yurtlarına dönme arzularını yansıtan spritüeller…  Ziyaret sahnesinde sivil haklar hareketinin aktivistlerinden, altmışların folk canlanmasında  genç kuşaklara esin kaynağını  olan Odetta’nın sesinden  “Motherless Child”ı  duyarız. (Pek çok şarkıcının yorumladığı bir spritüeldir bu. Benim favorilerim Odetta’inkinin yanısıra Paul Robeson, Ritchie Havens ve bir de daha az bilinen Crime and the City Solution topluluğunun yorumları. Hepsi de harika). Şarkıdaki sözlerin aksine, Pasolini  annesiz bir çocuk değildi. Annesi hep yanındaydı. Kardeşi Guido’nun  savaşta  öldürülmesini, babanın trajedisini, kendi  skandalını,  bütün bunları  acımasız ve hoşgörüsüz bir ortamda ana ve oğul birlikte yaşamış, birlikte göğüslemişlerdi. Trenle  Friuli’den Roma’ya  birlikte gelmişlerdi, Roma’nın yoksul mahallerinde aynı  evde yaşamışlardı. O zorlu yıllarda, yoksulluk yıllarında geçinebilmeleri için annesi de çalışmak zorunda kalmıştı. Filmde canlandırdığı Meryem gibi Susanna Pasolini oğlunu gerçek hayatta hiç yalnız bırakmadı. Oğlu Acı çekerken, hayatla boğuşurken hep yanındaydı onun. Annesiyle kurduğu saf duygusal bağlar, annesinin doğduğu  Friuli topraklarına  ve kültürüne bağlılığı şiirine ve sinemasına, estetik vizyonuna kültürel sahicilik olarak yansıdı.

Pasolini sessizliğin  ifade gücünden  de yararlanmıştı, örneğin Yusuf’un karısı Meryem’in  hamile olduğunu öğrendiği sahnede. İkisi de tek bir sözcük dahi   konuşmazlar, ama izleyici Yusuf yüzünde pek çok duyguyu bir arada okuyabilir. Şaşkınlık, sitem,  kabullenme…

Pasolini’nin Marksizm ve Hıristiyanlık arasında bağ kurması, savaş sonrası dünyayı   analiz etmede teolojiden yaralanması, azizlerin ve  havarilerin hayatından günümüze bakması Mattaya ’Göre İncil  ile sınırlı değildir. Uzun zaman Aziz Pavlus üzerine de bir film yapmak istemiş, senaryosunu da yazmıştı. Yıllarca üzerinde çalıştığı bu senaryoyu  ölümünden kısa bir  kısa bir süre önce  yeniden ele almıştı.

Senaryosunu büyük bir entelektüel derinlikle yazdığı ve “epizodik trajedi“ olarak tasarladığı filmde Aziz  Pavlus’un hayatını, insanlarla kurduğu bağları, yolculukları esnasında geçtiği ve konakladığı şehirleri modern çağa taşıyacaktı. Kudüs ve Roma’nın yerini  altmışların Paris ve New York’u alacaktı.

Önümüzdeki haftalarda  Pasolini ve Aziz Pavlus konusuna döneceğim, onun bu konudaki  görüşlerini  Badiou’nunkilerle  kıyaslamak üzere.
 

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız