Bayramiçli Çiftçi Alper Ülgen: Gıdayla ilgili her şey politik

15.08.2019 21:15 GÜNCEL

MUSTAFA DERMANLI / BOZCAADA

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde yıllardır çiftçilik yapan Mustafa Alper Ülgen ile ülkedeki tarım politikasını, yaptığı buğday üretiminde yaşadığı zorlukları ve ilk yılından beri izleyicisi olduğu Bozcaada’daki ekolojik belgesel festivali olan BIFED’i konuştuk.

>> Doğal atalık tohumlar kullanarak buğday üretimi yapıyorsun. Türkiye’deki buğday politikalarını nasıl buluyorsun?

Buğdayı tek başına bir politika olarak değerlendiremeyiz. Tarım, bitkisel ve hayvansal üretimin toplamına denildiği için bitkisel üretimden bahsedeceğim ama birbirinden bağımsız değil. Buğday bütün dünyaya, Anadolu’nun Mezopotamya dediğimiz coğrafyasından yayılmış. 12 bin yıl önce Diyarbakır’ın Karacadağ civarlarında ilk buğday tarımı yapılmış. Oradan, tarımı geliştire geliştire dünyaya yayılmış. Şu anda bildiğimiz bütün buğdayların kökeni Anadolu. Fakat maalesef biz şu anda Anadolu’da Anadolu’nun yerli buğdaylarını üretemiyoruz. Çok azını üretiyoruz. 1950’li yıllara kadar %100 Anadolu buğdaylarını üretiyorduk. Türkiye, ihtiyacının çok fazlasıyla buğday üretiyordu ve yurt dışına da yollayabiliyordu. Traktörler yokken, karasabanla, elle biçilirken, dövenle yaparken üstelik. 1950’li yıllardan sonra özellikle Amerikan yardımlarıyla Sonora 64 adı altında Türkiye’ye gelen ilk Meksika tohumları -ki bunlar GDO’lu tohumlar bana göre- onların girmesiyle birlikte 1980 yılına geldiğimizde %85 civarında yabancı tohumlar, %15 civarında yerli tohumlar ekilmeye başladı. Burada parantez açmak istiyorum. Buğdayda GDO’yu bir çok bilim insanı kabul etmiyor ama ben ısarla buğdayda GDO olduğunu söylüyorum. %1’in altında veya civarında yerli tohum var. Geri kalan tamamen yabancı tohumların Türkiye’de ekildiği bir dönem yaşıyoruz. Türkiye şu anda buğday ekemiyor diyebiliriz. Buğday ihtiyacımızı Kazakistan’dan, Romanya’dan, Avrupa’nın birçok ülkesinden milyon tonlarla getirerek karşılamaya çalışıyoruz. Çünkü çiftçimiz yok olmak üzere ve var olan da ekmek istemiyor. Mazotun 6 küsur TL olduğu bir yerde 80 kuruşa, 1 liraya çiftçi buğday satamayacağı için ekmiyor. Gübre maliyeti, ilaç maliyeti, mazot maliyeti çok fazla.

>> Neden ilaç atıyorlar?

Otla mücadele için ilaç atıyorlar. Yeni geliştirilen buğday türleri, otlara, hastalıklara ve iklim değişikliğine karşı hiç dayanıklı değil. Ben atalık buğdaylarla çalışıyorum. 36 çeşit, Anadolu’nun en eski atalık buğday çeşitlerini çoğaltıyorum. İlk üç buğday, siyez, kavlıca ve speltten çok miktarda ekiyorum. Onlardan türeyen ve yerel isimleri kızılca, karabuğday, akkunduz, gapçık da ekiyorum. Siyezin Kaz Dağları’ndaki adı gapçık... Kabuklu buğdayların hepsine gapçık diyorlar. Bütün bunları ekiyorum ve bunlarla ilgili hâlâ öğrendiğim bir sürü süreç içerisindeyim. 10 seneye yakındır yapıyorum ama tarımla, bahçeyle, toprakla uğraşmam çocukluk yıllarından geliyor. Rahmetli dedem ve babaannem Elazığ’da, Hazar Gölü’nün kenarında ekolojik tarım yapıyorlardı. Annemin dedesi de Hevsel’de çiftçiydi. Tarımın beşiğinde doğmuş, orada büyümüş, yetişmiş biri olarak illa ki elimiz tohumda ve toprakta. Şimdi Kaz Dağları’nda Bayramiç’te 60 çeşit buğday, 15 çeşit domates ve daha birçok sebze tohumuyla da haşır neşir oluyorum ama 400 dönüm civarında buğday ekerek ciddi bir şekilde buğday çiftçiliği yapıyorum. Hepsi yerel tohum, organik sertifikalı değil, ilaç gübre kullanmadan, bulabilirsek organik metaryeller kullanarak, son zamanlarda paramız ve gücümüz yetmediği için, doğal yöntemlerle tarım yapıyoruz.

BIFED’DE YAPTIĞIM İŞİ DE GÖRÜYORUM

>> Kolaylığı ya da zorluğu hakkında neler söyleyebilirsin?

Kolay, çünkü bu işi biraz bildiğiniz zaman kendi gıdanızı üretmenin verdiği bir zevk ve keyif var. Hiçbir zaman aç kalmayacağınızı bilmenin verdiği güven var. Ekmeğinizi yapıyorsunuz, tavukların yemini çıkarıyorsunuz, bu bir kolaylık.

Zor, çünkü hakikaten hiçbir destek almadan, ürettiklerinizi satmaya çalışarak ayakta kalmaya çalışıyorsunuz. Çünkü bir pazarımız da yok aslında, Ege Bakkaliyesi gibi sitelerde birkaç arkadaşımın satışlarıyla ürünleri tüketiciyle buluşturuyoruz. Az da olsa hiç önemi yok, çok olması gerekmiyor, bizim çevremizde duyurabildiğimiz bilinçli beslenmeye çalışan insanlara yaptığımız un satışlarıyla, oradan gelen gelirle bu tarımı devam ettirmeye çalışıyoruz. Ben şu anda burada sizinle konuşurken iki arkadaşım kargoyla un gönderiyor. Birkaç ay sonra yeniden ekim başlayacak. Bu 36 çeşit tohumu tekrar toprakla buluşturacağız ki seneye daha çok çıksın, elimizde daha çok olsun.

Zor, çünkü iklim değişikliğiyle artık yarı tropikal bir iklime döndük. Buğdayın hasat zamanında sürekli yağan yağmurlarla buğdayın kalitesi düşüyor, tarlaya giremiyorsun. Nisan ayında yağması gereken nisan yağmurları yağmıyor. Ama yine de geçen sene bizim bölgemizde bu yabancı tohumları eken arkadaşlarımız rezil oldular, biz yine de onlardan iyiydik. Ektiğimiz buğdaylar Anadolu’nun kendi buğdayları olduğu için iklim değişikliğine daha dayanıklı, hastalıklara karşı daha dirençli. Bu da bir test oluyor aslında, etrafımdaki çiftçiler de bunu görüyorlar.

>> Bozcaada’daki BIFED’e her sene gelmeye özen gösteriyorsun. BIFED, Bozcaada, yerel senin için ne ifade ediyor?

Hayatımda heyecan duyduğum bazı şeyler var. Mantar toplamak, kestane toplamak, ot toplamak, ormanda gezmek ve şimdi BIFED. BIFED’i de bekliyorum, ilk yıldan beri geliyorum. Mümkünse bütün filmleri izlemeye çalışıyorum. Bu ne yapıyor bana? Yaptığım işi de görüyorum aslında BIFED’te. Biz sadece buğday ekmiyoruz, bir de doğa koruma mücadelesi veriyoruz. Kaz Dağları’nı altıncılara verilmemesi için 9 yıldır mücadele ediyoruz çevre platformlarıyla, köylülerle birlikte. Burada bizim yaşadığımız şeylere benzer hikâyeleri seyredince duygulanıyorum. GDO ile ilgili belgeselde yanağımdan yaşlar süzüldü. O kadının oradaki mücadelesi, ürettiği sebzeler kendi bahçemi, kendi yaptığım işleri, kendi mücadelemi gördüm. Dünyanın başka bir yerinde başka başka insanlar da bizim gibi işlerle uğraşıyorlar. Fransa’da polis mısır tarlasında protesto yapan insanlara gaz sıkıyor, jopluyor. Bizim Gezi Parkı’nda, yaptığımız Gezi Bostanı’nda yediğimiz jopun, gazın benzerini Fransa’da tarlalardaki GDO’lu mısırları sökmeye çalışan gençler de yiyor. Dünyanın neresinde olurla olsun, sermayeye karşı, uluslararası şirketlere karşı, onların sadece karelde etmeye yönelik politikalarına karşı mücadele eden herkesin aynı süreçleri yaşadığını görüyorsun. Yalnız olmadığını hissediyorsun, bir güç geliyor. Sizin gibi arkadaşlarla da buluşuyoruz, tanışıyoruz. Onun için BIFED’e gelmek benim için değerli.

>> Tohum takas şenliklerine gidiyor musunuz?

Takas şenliklerinden biz hiçbir zaman tohum elde etmedik. Bayramiç’te 5 tane tohum takas şenliği organizasyonunda bulundum. Takas şenlikleri daha çok bir farkındalık yaratmaya, tohum alışverişine yarıyor. Daha profesyonel çiftçilerin, köylülerin tohum alışverişi yapmasına pek faydası olmuyor.

>> Siz nasıl yapıyorsunuz?

Birçok yolu var. Takas yapıyoruz ama şenliklerde değil. Öğreniyoruz ki bir köyde Ahmet Amca’da asırlardır ekilen bir buğday var. Gidip kapısını çalıyoruz, bize bir teneke ver, bir avuç ver. Öyle çok hikâyeler var.

>> Sen sadece ekiyorsun, bunların tamamı un olmuyor, tohum için de çoğalttıkların var. Bundan da bahsedelim mi?

Ektiğim her şey una dönüşemiyor. Çünkü zaten bir avuç bulmuşuz, onu 7 – 8 yılda 1 -2 tona çıkaracağım, artık ekebileceğim ve fazlasını un yapacağım. Çoğaltma işi çok zahmetli ve masraflı bir iş. El emeğiyle yapılan bir iş. Gönüllülerle yapıyoruz. Uluslararası gönüllü arkadaşlarımız geliyor, el atıyor, elle çıkarıyoruz falan. Tüm bunların bir belgesele dönüşmesini istiyorum. Bu sürecin ekim dönemi çekildi ama hasat dönemi henüz çekilmedi. Profesyonel bir ekip bunu kurgularsa ciddi bir buğday belgeseli çıkabilir. Yerel buğdayların ekilmeye devam etmesi için bunları tüketen insanların bilinçli bir şekilde, biz atalık buğdayları tüketmek istiyoruz, içine ot ilacı böcek ilacı atılmamış, kimyasal gübre kullanılmamış un almak istiyoruz demesi gerekiyor.

DOĞAL TARIMA DÖNMEZSEK KURTULUŞ YOK

>> İnsanların sağlıklı gıdaya nasıl bir talebi var?

Çok cılız bir talebi var ülkemizde. Bu dünyada gitgide artan bir talep. İnsanlar her gün daha çok hastalanıyorlar. Her gün daha çok gluten allerjisi olan insan ortaya çıkıyor. Gluten alerjisinin sebebinin de ne olduğunu biliyorum, eminim. Birçok bilim insanıyla bu konuda çatışıyoruz. Yaptığım araştırmalarla 1930’lu yıllarda başlayan buğday üzerinde yapılan genetik mutasyon çalışmaları, ki buna GDO demiyorlar, çünkü GDO’nun dünyada resmi bir tanımı var. Örneğin domuzun bir genini alıp buğdayın genine eklediğinizde bu GDO sayılıyor. Fakat buğday üzerinden yapılan iki tür ıslah yöntemi var. Biri çapraz melezleme, bu bence masum bir şey. Bir de x ve gama ışınlarıyla sürekli laboratuvar ortamında buğdaya radyasyon verme yöntemi var; Mutasyon yöntemi. Mutasyon ne demek, genetiği değiştirmek demek. Mutant ne demek, genetiği değiştirilmiş birey demek. Şimdi Mutant buğdaylarla karşı karşıyayız. Ama maalesef Türkiye’deki GDO’ya Hayır Platformu bile bunu GDO kabul etmiyor. Buğdayın boyu kısalıyor, başağı büyüyor falan ama aynı zamanda içindeki gluten moleküllerinin de yapısı değişiyor. O da mutasyona uğruyor. Haliyle binlerce yıldır insan sindirim sisteminin tanıdığı gluten molekülünün yerine bizim sindirim sistemimizin hiç tanımadığı gluten molekülleriyle karşı karşıya kaldığında sindirim sistemi bunu reddediyor, buna karşı direnç gösteriyor. İşte gluten alerjisi, sindirim problemi. Bunların çözümü tekrar eski tohumlara dönmek, doğal tarıma dönmek. Başka hiçbir kurtuluşu yok. Böyle gittikçe, bu fabrikasyon unlara katılan katkı maddeleriyle yapılan ekmek, poğaça, simit her gün soframıza geliyor. Bundan kaçış çok zor. Ben buğdayla un üreten birisi olarak bile sabah çorba içerken ekmeği yemek zorunda kaldım. Yani yaşadığımız sorunların ana sebeplerinden biri buğday. Dünyadaki tüm buğday çeşitlerini mutasyona uğrattılar. Bu, üzerinde çok çalışılmamış bir konu. Daha kimse çıkıp da basına mutant glutenden, mutant buğdaydan bahsetmedi. Kimsenin elinde bir veri yok. Benim elimde bir sürü veri var. Bunun üstüne gitmek lazım.

>> Bazen hep aynı aynı insanlarla karşılaştığından, bu kitleyi büyütememekten bahsediyorsun. Burada siz anlatıcılarda mı bir eksiklik mi var, yoksa insanlar bunu almak istemiyor mu, sıkıntı nerede, neden kitleselleşemiyor bu problem?

Bu Türkiye’deki politik durumumuzla ilgili bir şey. Çünkü gıda ve gıdayla ilgili her şey bence çok politik. İşin içinde çok büyük paralar ve karlar var. Bir belgeselde Amerika ve Kanada meclisinde Monsanto, Bayer gibi dev dünya firmalarının 58 milyar dolar harcayarak pakette GDO’ludur yazmasını nasıl reddettiklerini, nasıl çaba sarf ettikleri, bilim insanlarının nasıl onlara hizmet ettiklerini izledik. Türkiye’de bu daha ucuz bir şekilde yaptırılıyor. Çıkan tohum yasası çok uluslu şirketlerin çıkarları için yapılıyor. Bütün bunların deşifre edilmesi bir politikadır. Biz politikayı Türkiye’de hangi düzeyde yapabiliyorsak sesimizi o kadar duyurabiliyoruz. Ben hep söylüyorum, iklimle ilgili bir panel yapılıyor, beş yüz kişinin hepsini tanıyorum. Biz gidiyoruz. Küçük bir çemberiz, halka, çiftçilere ulaşamıyoruz. Bunun nedenini konuşmak bana düşer mi, bilmiyorum. ben bir çiftçiyim. Mevcut politika yapma tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor belki. Sosyal medyayı kullanmak, gençlere ulaşmak gerekiyor. Bununla ilgili yeni siyasi yapılanmalar gerekiyor.