birgün

27° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 08.12.2019 09:04

Bedenimizi değil insanı görmeyi öğreneceksiniz

Duyulur olana kadar bağıracağız, istediğimizi giyip, her yer, gece, gündüz her saat kadınların olana kadar çalışacağız! Çare yok, bizlerle yan yana olmaya alışacaksınız. Bize baktığınızda bedenimizi değil ‘insanı’ görmeyi öğreneceksiniz!

Bedenimizi değil insanı görmeyi öğreneceksiniz

L. Gülden Treske

“Hata benim değil,

Nerede olduğum, ne giydiğim değil,

Beni bunlarla suçlayamazsın...”

Şili’de kadınlar 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı önünde toplanarak; tecavüzün, kadının nasıl giyindiği, nerede görüldüğü ile ilgili olmadığı ve ‘erk’ sahiplerine suçlu sensin dedikleri, yukarıdaki şarkı ile muhteşem bir protesto düzenlediler. Tüm dünyadan kadınlar aynı şekilde meydanlarda şarkılarını söyledi.

Şili’de ki kadınların, bizde olmayan bir ‘kadın’ (aileye eklemlenmeden) bakanlıkları olmasını kıskansak da, derdimiz aynı. ‘Bedenimiz’ rahatsızlık konusu. Yanlış anlaşılmasın, biz bedenimizle barışığız. Ancak erkekler, günahlarını almayalım bazı erkekler, kadın bedenine bakınca neler düşünüyorlarsa, çok rahatsızlar. Üzülüyoruz ama ne yapalım bu da bizim bedenimiz, o olmadan evden çıkamıyoruz. Çıkmayın o zaman derseniz, ki dediniz ama kusura bakmayın çıkmak zorundayız! Hem de istediğimiz gibi. Tarihe bir bakarsak çok da söz dinlemeyiz.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde, kadınlar sokak giysisi olarak bu günkü uzun manto, pardösülere denk gelen ferace* giyerlerdi. Ancak zamanla kadınların sokaklarda daha çok görünür olmaya başlaması, feraceleri güzelleştirip şıklaştırmaları bazı gözleri rahatsız etmiş, buna bir dur demek gerekmiş. İslam Ansiklopedisi’nin “ferace” başlığı altında yazdığına göre:

• 1725 yılından başlayarak kadınların kıyafetleri için çeşitli yasak ve kurallar getirilmiş, önce yakalarına karışılmış, uygun olmayanların yakalarının kesileceği belirtilmiş,

• 1791 yılında da büyük yakalı ve açık renk ferace giymek yasaklanmış,

• 1811 yılında bu yasağa uymayan kadınların kocaları ya da onlardan sorumlu olan erkeklerin de cezalandırılacağı hükmü yasağa eklenmiş

• 1812 yılında bu tür feraceleri diken terzilerin de cezalandırılacağı hükmü eklenmiş,

• 1818 yılında cezaların duyurusu iki kez daha tekrarlanmış,

• 1889 yılında halktan olan kadınların ferace giymesi tamamen yasaklanmıştır.

Bu şekilde ferace, yaşmak, eldiven ve şemsiyeden oluşan sokak kıyafeti kadınlara yasaklanmış, kara çarşaf sokak kıyafeti olarak yerleşmiştir. Ancak, kara çarşafa bürünerek saraya girmeye çalışan bazı muhalif erkekler sayesinde de, saraylı kadınlar, yasak dışı kalarak feracelerini giymeye devam edebilmişlerdir.

Daha sonra Cumhuriyetle birlikte, kadınlar ferah, önü açık elbiselerine kavuşmuşlar, bu kez de kara çarşaf yasaklanmış. Ama kadınlar bu yasağı da çok dinlememiş. Uzun başörtüsü kavgalarından sonra, isteyen istediğini giysin demişlerse de, çok da istediğimizi değil. Hala sorun bedenimiz!

• 2 Aralık 2019, Türkiye; “Meclisteki kadın personele vücut hatlarını gösteren kıyafet uyarısı”, “...bundan sonra uzun yelekler giyeceksiniz, o zamana kadar da geniş pantolon giyin...” (Haberin kaynağı: Çeşitli internet siteleri ve yazılı basın)

“Olympos tanrıçalarla doludur, fakat Yunan şehir-devletlerinin kadın yurttaşı yoktur.”

İnsanlık tarihine bakınca kadınların ‘insan’ sayılması çok yeni, ama biz alıştık, siz de alışın artık.

Uygarlık tarihinin o çok övünülen 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1900’lü yılların Cumhuriyetlerine ilham veren 1789 Fransız İnsan ve Yurttaşlık Hakları Beyannamesi, Osmanlı’da sevinçle karşılanan Tanzimat Fermanı gibi, dönemine göre ilerici ve insanlık tarihinin adım taşlarından olan bu metinler, bireylerin devredilemez ‘tabii haklarından’ ve ‘eşitlikten’ bahseder. Oysa bu metinler pratikte sadece erkeklerin haklarından ve eşitliğinden bahseder. O günlerde, kadınların, erkeklerle aynı anda bu hak ve eşitliklere kavuşması söz konusu bile değil. Oysa biz okullarda bu metinleri insanlığı ilerleten metinler olarak okuduk. Hiçbir öğretmen de o dönemde ‘insanlığın’ sadece erkeklerden oluştuğuna dikkatimizi çekmedi.

Genel olarak dünyada, kadınların mülkiyet edinme, seçme seçilme, siyasi faaliyet gösterme, üniversitelere gidebilme gibi haklara sahip olması yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmişe sahip. Osmanlı’da da, kadınlar mücadeleyi ve talepleri arttırıp görünür olmaya başladığında, alarm zilleri çalmış, fermanlarla, fetvalarla, kıyafetleri ile birlikte kadınların hayatları da kontrol altına alınmaya çalışılmıştır:

“Kadınların erkeklerle beraber sandala binmemeleri (1567), kadınların kaymakçı dükkânlarına girmemeleri (1560), kadınların mesire yerlerine girmemeleri (1744), kadınların ancak dört gün sokağa çıkabilecekleri (III. Osman), kadınların hiç bir gün evden çıkamayacakları (IV. Mustafa) bu fermanlara örnek gösterilebilir.”

II. Meşrutiyete (1908) kadar kadınlar vapurların alt katında oturur, kocaları yanlarındayken bile faytona binemezlerdi, nerede, nasıl ve hangi saatte gezeceği, ne giyeceği konularında kurallarla kuşatılmışlardı.

Sadece bir yüz yıl içinde, şehir hatları vapurunun alt katından, kaptan köşküne çıkmanın, güvertede saçlarını esen rüzgâra bırakarak çayını yudumlamanın ne büyük ve güzel bir adım olduğunu söylemeye gerek var mı?

Sırf ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında kadınlar sokaklarda bağırıyorlar, giysime karışma, bedenime, kimliğime karışma diye. Ama ne yazık ki, bu gün de kadınların ne giyeceği, sokağa nasıl çıkacağı, kaçta eve gireceği, kaç çocuk doğuracağı gibi konularda fikirlerini sık sık dile getiren erkekler, din adamları, politikacılar, eğitimciler hala varlıklarını sürdürmektedirler.

Hamile kadın sokağa çıkmasın, yüksek sesle gülmesin, erkeklerin uygun gördüğü yaşta evlensin, kaşını almasın, üç çocuk yapsın, tecavüzde hamile kalırsa kürtaj olmasın istiyorsa kendini öldürsün... Evet, bunu bile dediler.

Onlar konuştular, onlar konuştukça artan kadın cenazelerini hep kadınlar taşıdılar.

Fransız Devrimi’nde, erkeklere verilen siyasi ve yurttaşlık haklarının kadınlara da verilmesini talep etti diye Olympe de Gouges 1793 yılında idam edildi. Tüm politik haklar ve faaliyetler kadınlara yasaklandı. Fransız Devrimi’ni okuduk ama kadınlar yazmaya başlayana kadar, Olympe de Gouges’u hiç duymadık. Aynı yıllarda, Mary Wolstonecraft kadın erkek eşitliği üzerine yazarak J.J.Rouseau’nun tezlerine karşı çıkıyordu. Okullarda J.J. Rouseau okuduk ama kimse Mary Wolstonecraft’dan bahsetmedi. Osmanlı’da da Tanzimat’la başlayan özgürlüklerden kadınlara hiç bir şey düşmeyince, II. Meşrutiyet’in beşinci yılında kadınlar, “Kadınlar Dünyası Dergisi”nde, “Erkeklerin Milli Bayramı” başlığı altında kendi esaretleri konusunda sitem ettiler. Meşrutiyet’i ve Tanzimat Fermanını okuduk ama bu ilerici kadınları hiç okullarda okumadık, duymadık.

Duyulur olana kadar bağıracağız, istediğimizi giyip, her yer, gece, gündüz her saat kadınların olana kadar çalışacağız!

Çare yok, bizlerle yan yana olmaya alışacaksınız. Bize baktığınızda bedenimizi değil ‘insanı’ görmeyi öğreneceksiniz!

*Ferace: “Açmak, yarmak, ferahlatmak” anlamındaki “ferç” kelimesinden gelen ve aslı fereciyye olan ferace, “önü açık ferah elbise” demektir.

(İslam ansiklopedisi.org.tr)

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız