birgün

18° PARÇALI AZ BULUTLU

AVRUPA 18.09.2020 15:33

Berlin'de ‘farklı’ bir sinema deneyimi: Sinema Transtopia

Berlin Alexanderplatz`da bulunan Haus Der Statistik binasında yeni bir sinema deneyimi olarak adlandırdıkları “Sinema Transtopia”yı açan, kültürel inisiyatif “bi’bak” ın hikayesini ve pandemi sürecinde yeni bir sinema oluşturma deneyimini Malve Lippmann’la birlikte mekanın kurucusu olan Can Sungu`ya sorduk.

Berlin'de ‘farklı’ bir sinema deneyimi: Sinema Transtopia

Seçil KALENDEROĞLU / Berlin

Öncelikle biraz kendinizden bahsedebilir misiniz, “bi’bak” nasıl ortaya çıktı ?

2014’te kâr amacı gütmeyen bir dernek olarak kurulduk, bi’bak'ı kurmadan önce Berlin’in merkezinde bir stüdyomuz vardı. Berlin`deki artan soylulaştırma hareketlerinden nasibimizi alarak bu stüdyodan çıkmak durumunda kaldık ve biraz da şans eseri mevcut yerimizi bulduk. Bu mekanın caddeye bakan geniş bir vitrini olduğu için genellikle insanlar ne yaptığımızı öğrenmek için içeriye bakıyorlardı. Biraz da bu ilgiden güç alarak ara sıra film göstermeye, yemekli etkinlikler yapmaya başladık. Hem davetkâr olması adına hem de görsel-işitsel yanı ağır basan programımız nedeniyle adımız bi’bak oldu. 2015 itibariyle düzenli bir program hâline geldi diyebiliriz.

Çalışma odağınız nedir, hangi konular üzerinde duruyorsunuz?

Başlangıçtan itibaren göç, göç tarihi ve ulus ötesi anlatılar hep odağımızda oldu. Bu konular etrafında bilhassa Avrupa merkezli bakış açılarına eleştirel yaklaşan bir pozisyon alıyoruz. Mümkün olduğunca Avrupa dışından küratörleri, uzmanları ve sanatçıları davet ederek bu çarkı kırmayı ve onun beraberinde getirdiği ezberleri bozmayı amaçlıyoruz. bi’bak kino film programımız, bi’bak audio müzik ve sesle alakalı olabilecek etkinlikler, bi’bak werk genel olarak çalıştayları kapsayan projemiz ve bi’baxchange de ise bir fikir paylaşım platformu oluşturduk. Farklı inisiyatifleri ve projeleri sunum yapmaları için davet ediyoruz. Bunun dışında araştırma bazlı sergi projeleri geliştiriyoruz. Örneğin, Almanya’dan Türkiye’ye tatil yolunu ve buna ait anlatılara adanmış “Sıla Yolu” adlı bir proje yanı sıra Berlin’deki Türkiyeli sinema ve video kültürünün 60’lardan bugüne izini süren projelerimiz oldu. 3 Eylül’den bu yana da, Berlin`in merkezi olan Alexanderplatz’da Sinema Transtopia’yı açtık.

‘SİNEMAYI SOSYAL BİR MEKAN OLARAK GÖRÜYORUZ’

Pandemi döneminde, uzun süre kapalı kalan ve şu an ise ancak sınırlı bir şekilde açık olan sinemalar ve sinema çalışanları bu durumdan oldukça olumsuz etkilendi. Bu süreçte yeni bir sinema deneyimi oluşturmak gibi cesurca bir karar nasıl ortaya çıktı?

Pandemi dönemi, sinemada kolektif film izleme deneyiminin dört duvar arasına sığamayacağını gösterdi. Bu süreçte birçok festival, sinema ve dağıtımcılar ücretli veya ücretsiz izleme imkanı sağlasa da, kanımızca bu durum bir tür “medya obezitesi” yarattı. Yüzlerce film arasında ne zaman, hangisini izleyebileceğimizi bilemedik, ayrıca evlerimizde sinema gibi bir sosyal mekan yaratmak mümkün olmuyor. Sinemayı her şeyden önce bir sosyal mekan olarak görüyoruz, paylaşma, tartışma ve dayanışma mekanı olarak tanımlıyoruz. Kamusal alanın ve şehrin sinemalara ihtiyacı var. Salt ticari gayeleri olmayan, insanların filmler için bir araya geldiği, ufuk açan, eğiten, kışkırtan ve cesaretlendiren sinemalar olmalı. Tabii bunun için finansmanla ilgili yeni konseptler geliştirmek de önemli. Almanya’da ör. tiyatro, opera ve baleler büyük oranda devlet fonlarıyla destekleniyor. Ancak sinema maalesef hala eğlence (entertainment) sektörünün bir parçası olarak algılandığı için böyle teferruatlı bir fon desteğinden yoksun. Sinemanın ömrünü tamamladığına dair görüşlerin maalesef yine ortaya atıldığı bu dönemde sinemanın yaşadığına dair bir duruşu ortaya koyuyor olmak önemliydi bizim için. Sinema Transtopia’yı bir an önce hayata geçirmeye bizi cesaretlendiren buydu.

Sinema Transtopia`ya ev sahipliği yapan mekan olan Haus Der Statistik, Berlin`de duvar yıkılmadan önceki politik konjonktürün sembolik mimari özelliklerine sahip, betonarme iskeletiyle dikkat çeken ve bir süredir de sanatla yaşayan bir alan. Böyle bir alanda bu deneyimi üretme fikri nasıl gerçekleşti, süreci biraz anlatabilir misiniz?

Haus der Statistik, Alman Demokratik Cumhuriyeti zamanında başkentin merkezi Alexanderplatz’da inşa edilmiş bir devlet binası. Dediğin gibi sosyalist modern mimarının tipik bir örneği. Berlin, duvarın yıkılmasının ardından kullanılmaya devam edilse de 10 seneyi aşkındır tamamen boş duruyordu. Mimarlardan, şehir planlamacılarından ve sanatçılardan oluşan bir inisiyatif 2015 senesinde bu binanın yeniden değerlendirmesi konusunda bir proje geliştirdiler. Berlin eyaleti senatosunun Almanya devletinden bu binayı satın almasına ön ayak olarak bu binayı yıkılmaktan ve yatırımcılara satılmasından kurtardılar. Binanın gelecek senenin sonunda kapsamlı bir renovasyon sürecine girmesi ve sonrasında buranın karma bir modele sadık kalınarak kültür ve sanat mekanlarına, konut ve devlet dairelerine kiralanması öngörülüyor. Şu anda bizim de dahil olduğumuz bir test süreci içerisindeyiz diyebiliriz. Bina sosyal ve kültürel alanda aktif olan organizasyonlar tarafından “deneniyor”. Yani Haus der Statistik’in bir parçası olmak aynı zamanda Berlin’de yok olmaya başlayan ve hızla ticarileşen kültür ve sanat alanlarını ayakta tutmaya çalışan bir çabanın da parçası olmak anlamına geliyor. Bu da bi’bak’ın ve Sinema Transtopia’nın amaçlarıyla birebir örtüşüyor.

Restart: Sinema programınızın açılışını, Berlinale`de Panaroma bölümünde gösterilen ve seyirci özel ödülünü kazanan Sudan menşeili yönetmen Suhaib Gasmelbari`nin “Talking About Trees” belgeseliyle yaptınız. Film programınızın oluşturulma süreci nasıl gerçekleşti, filmlerin seçiminde nelere dikkat ettiniz?

Talking About Trees’i ilk izlediğimizde “Eğer bir gün bir sinema açarsak açılış filmi bu olmalı” demiştik. Yani buna Sinema Transtopia’nın fikri bile tam ortada yokken karar vermiştik diyebilirim. Restart: Sinema programıyla sinemada sinema üzerine filmler izlemeye davet ediyoruz. Farklı coğrafyalardaki sinema kültürlerinden yola çıkarak kapanan, açılan, işgal edilen, yakılan, yıkılan ama bir şekilde hep büyük bir tutkuyla yaşatılmaya çalışılan sinemaları anlatıyor bu filmler. Tsai Ming-Liang’ın nadiren seyirciyle buluşan filmi Goodbye Dragon-Inn ile Taipei’de kapanmaya hazırlanan bir sinemanın son günlerine eşlik ediyor, Emek Bizim İnisyatifinin politik belgeseliyle Emek Sineması mücadelesini yeniden hatırlıyor, Senka Domanoviç’in belgesel filmi Occupied Cinema ile Belgrad’da işgal edilip yeniden açılan Kino Zvezda’nın akıbetine tanıklık ediyoruz. Darezhan Omirbayev, Ehsan Khoshbakht, Susan Pitt gibi yönetmenlerin filmlerine de yer verdiğimiz programımızda ayrıca her film sonunda yönetmenlerle soru-cevap yaptığımız sohbet ve tartışma bölümünün de bizim için en az filmler kadar önemli olduğunu belirtmek isterim.

Geçen hafta Berlin Art Week kapsamında “Art in Dark Times” adı altında, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve tarihsel revizyonizm gibi temalara değinen video çalışmaları gösterdiniz. Dünyanın farklı şehirlerinde geçen bu video çalışmaları arasında, Türkiye`den de Fatoş Irwen`in işi Şiryan da vardı. Daha önce de pek çok kez Türkiye´de üretilmiş çalışmaları Almanya’da yaşayan izleyicilerle buluşturdunuz. Bunlar sizin için nasıl deneyimlerdi?

Berlin Dünya’da Türkiye dışında en fazla Türkiyelinin ve Türkiye kökenli insanın yaşadığı şehir. Dolayısıyla Berlin’de yaşayan birçok insanın Türkiye’yle organik ilişkileri var, sadece aile ve akraba bağlantıları değil ayrıca profesyonel anlamda da Türkiye’yle olan ilişkinin varlığı oldukça hissediliyor bu şehirde. Türkçe Berlin’de Almanca ve İngilizce’den sonra en çok konuşulan dil. Türkiye’de üretilmiş sanatsal projelere, filmlere vs. Berlin’de yer veriyor olmak bu nedenle zaten hiç şaşırtıcı değil. Hatta bir gereklilik. Ayrıca son senelerde Türkiye’den Berlin’e uzanan yeni bir göç dalgası söz konusu. Türkiye’de var olan siyasi iklimden dolayı daralan, üretemeyen, kısıtlanan birçok sanatçı, akademisyen ve gazeteci Berlin’de kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Biz de bu fenomeni yakından takip ediyoruz.

20 EYLÜL’DE ONLINE ETKİNLİK

Son olarak, ilerleyen zamanlarda ne gibi projeler var önünüzde ve sizi neler heyecanlandırıyor?

Eylül ayında Sinema Transtopia programı un.thai.tled festivali ile devam edecek. Bu festival Tayland’dan güncel pozisyonlara yer vererek Avrupa’da kanıksanmış Tayland imgelerine meydan okumayı amaçlıyor. Analog film kolektifi LaborBerlin de bu aydan itibaren ayda bir kere çoğu 8mm ve 16mm gösterilecek deneysel film akşamları düzenleyecekler. Eylül ayının bir diğer sürprizi de bi’bakaudio programımız Outernationale’ye devam ediyor olmamız. 20 Eylül’de online gerçekleşecek etkinlikte İstanbul’da yaşayan DJ ve antropolog Kornelia Binicewicz bizi Esmeray’ın şarkıları ve hikayesiyle buluşturacak. Ekim’de Popo Fan’ın küratörlüğünü üstlendiği How Can We See (Each Other) programı ve Erden Kosova ve Galit Eilat küratörlüğündeki Art in Dark Times programı da yeni buluşmalarla devam edecek. Ayrıca Ekim ayında sinema öncesi film makinelerini ve analog filmi merkezine alan, hem çocuklar hem de yetişkinler için iki ayrı çalıştay düzenliyoruz. Ekim itibariyle haftasonları çocuk filmleri programına da başlıyor olacağız. Programla ilgili ayrıntılı bilgiyi web sitemiz bi-bak.de veya sosyal medya kanallarımız üzerinden ulaşabilirsiniz.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız