Bıçak ve tabanca: Fallik acziyet
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY


Sessiz sedasız bir kızcağızdı Zerrin, duvar dibinde bir sandalyeye oturur, ders boyunca görünmezleşmeye çalışıyormuş gibi eğilerek önündeki bir deftere çizimler yapardı. Sonraki ders döneminde soyadı değişti; biraz daha kendine güvenen, iletişime daha açık bir Zerrin’le karşılaştık. Sonraki dönem bir derste Yalın’ın Olmasa da Olur adlı şarkısının kullanıldığı Darüşşafaka reklamından esinlenerek bir video çalışması yaptı. Bu naif kısa filmde Merkel ve Obama gibi dünya liderleri müreffeh ve barışçıl bir dünya için, başta askeri politika ve harcamalar olmak üzere birçok şeyi bırakarak ‘olmasa da olur’ diyordu.




Bir sonraki dönem Zerrin okula gelmedi. Sonradan gazetelerden öğrendiğimize göre 13 Eylül 2017’de, boşanma sürecinde olduğu ve ayrı yaşadığı kocası belinde bir tabancayla Zerrin’in annesinin evine gitmiş, Zerrin’le ablasını öldürmüştü.

Zerrin’i öldüren adam Ağustos 2019’da Emine Bulut’u, Tuba Erkol’u, Zeynep Yılmaz’ı öldürenler gibi eğitimsiz ve kaba değildi. Tersine, eğitimli ve kültürlü bir müzisyendi. Ama varoluşsal bir kusuru vardı; bir tabanca sahibi olacak, o tabancayı Zerrin’in kafasına doğrultabilecek bir ‘Anadolu erkeği’ydi. İnsanlık adına söyleyelim, hiç var olmasa da olurdu.

Varoluşun en ince hatlarına sızan korkunç erkek-egemen zihniyetin baş sorumlusu elbette erkek tanrıyla erkek kulların dinsel kurumlarıdır. “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü’ ve çekici kılındı.” (Al-i İmran-14) ifadesi, “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden de çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı.” (Nahl-72) cümlesi, “Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş.” (Araf-19) ya da “Ey iman edenler, mümin kadınları nikahlayıp…” (Ahzab-49) diye başlayan sözlerin hepsi bir erkekten başka bir erkeğe söylenmektedir:

“Ayetlerdeki cümle şeması, güç şemasını yansıttığı için dikeydir: Tann doğrudan ya da dolaylı olarak peygamberi aracılığıyla erkek mümine seslenir; o da kadın mümine, Tanrı’nın buyurduğu kuralları uygular. Erkeklerle kadınların Tanrı ile kurdukları ilişki simetrik değildir; tam tersine bu, İslam düzenine uygun olarak: dikey bir ilişkidir. Biyolojik zaman boyutunda kadın erkeği doğurur. Kutsallık boyutunda ise bunun tam tersi söz konusudur: Kadın, erkekten sonra ve onun bedeninden yaratılır; yani Tanrı önce erkekleri yaratmış, daha sonra da kadınları onların bedeninden çekip çıkarmıştır. Kutsal zaman boyutu biyolojik zaman boyutunu sarstıktan, devirdikten ve altüst ettikten sonra dünyayı, antitetik verilere dayanarak yeniden kurar.

Doğurmayan insan, yaratma gücüyle donatılmış bir insana dönüştürülür. Doğuran insan ise yalnızca yaratma kapasitesinden yoksun bırakılmakla kalmaz, simetrik bir biçimde altüst edildikten sonra yaratılan insana dönüştürülür. Olayların zaman içindeki dağılımı, yani kronoloji, aynı zamanda canlıların birbirleri üstünde kurdukları iktidarın dağılımını da belirler. Tann once erkekleri yaratır, daha sonra da onlara hizmet ‘etsin diye kadınları.’ (Fetna Ayt Sabbah, İslam’ın Bilinçaltında Kadın, Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı, 1995, s. 99-100)

Erkek din, erkek devlet, erkek eğitim, erkek sokaklar ve diğer tüm erkek şeyler Zerrin’in Emre için, Emine’nin Fedai için, Tuba’nın Bekir için olduğunu, söylemi yumuşatmaya çalışırken onu yeniden üreteni iyice batırıp ‘kadınların erkeklere emanet olduğunu’ söylüyor. Coğrafyanın iklimini ‘kanla karışık yalan’ belirliyor.

İnsan uygarlığının çok tuhaf, çok saçma bir dönemini yaşıyoruz; bu artık ‘olmasa da olur’ değil, ‘olmasa daha iyi olur’ aşaması...