birgün

15° AÇIK

author

Bin bir zorlukla yol aldık

Duayen gazeteci Altan Öymen, Almanya’ya göçün tanıklarından biri. 1962 ile 1966 yılları arasında Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olan Öymen, göçün 60’ıncı yılını, medya bağlamında değerlendirdi. Dönemin Akşam gazetesinin Almanya’daki baskılarını da organize eden Altan Öymen, “Türkiye’de basılan gazete, tarihi değiştirilip, bir gün sonra basılabiliyordu. Bütün zorluklara rağmen devam ettik” diye konuştu.

DÜNYA 04.11.2021 09:26
Bin bir zorlukla yol aldık
Abone Ol google-news

Almanya’ya göçün başladığı dönemde 1962-66 yılları arasında Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olarak görev yapan ve göç sürecine başından itibaren tanık olan Gazeteci-Yazar Altan Öymen, 1969’daki Almanya’da ilk günlük gazete yayını girişiminin de başındaydı. Akşam gazetesinin Almanya’daki baskılarını organize etmekle görevli olarak Hannover’de geldi, süreci yönetti. Ardından “Köln Radyosu” ekibine katıldı, Alman gazetelerine Türkiye’den yazar olarak katkıda bulundu.

Meslek büyüğümüz Öymen, bu konudaki sorularımızı yanıtlıyor…

Almanya’daki Türkler 1960’lı yılların başında Türkiye’den haber alma ihtiyacını nasıl karşılıyordu?

Türk gazetelerini okuma imkânı fevkalade sınırlıydı. Biz sefaretteydik. Bize bile birkaç gazete gönderilirdi. Bunlar gelişi bir haftayı bulurdu, şanslıysak 3-4 günde geldiği de olurdu. Bugünkü gibi bayiilerde diğer gazetelerin arasında Türk gazetelerinin satılması zaten sözkonusu değildi. Türkiye’den devlet radyosu o zaman kısa dalga üzerinden buralara yayın yapıyordu. Fakat onun da buralarda dinlenmesi fevkalade güçtü. En çok kullanılan haberleşme yöntemi mektup idi. O da kolay olmuyor, 3-4 gün sürüyordu. Bunu karşılamak için Almanlar öne WDR’i devreye soktular. Zaten İtalyanca ve İspanyolca yayın yapıyorlardı. Onlara ek olarak Türkçe ve Yunanca yayınlara başladılar. Önce galiba hafta 2 ya da 3 gün başladı. Sonra her akşam belli bir saatte yayın yapılıyordu.

1964’te başlamıştı o yayınlar.

Evet. Bunlar çok dinleniyordu. Hem Türkiye’den, hem Almanya’dan haberler veriyorlardı. Tabii Türklerin ikisine de ihtiyacı vardı. Onlara ek olarak da Almanya’daki Türkleri aydınlatıcı yayınlar ve müzik yayınları da yapılıyordu. Buna ek olarak Federal Basın Dairesi (Bundespresseamt) Anadolu ismiyle yayınlanan bir dergiyi destekledi. O tabii sınırlı bir şekilde dağılıyor ve aktüel değildi. Ama yine de faydası olmuştur. Türkçe televizyon yayınları da daha sonra başladı. Haftada birdi galiba. Sonra arttı. Almanya’daki Türklerin sayısı artıyor sürekli. Türkiye’de çıkan önemli gazeteler gönderilmeye başlandı. Tabii gazeteler bir gün sonra geliyordu. Ama satış da fena değildi ya daen azından bir potansiyel olduğu anlaşıldı ve “Almanya’da basalım” dediler. Baskı da şöyle oluyor. Türkiye’de hazırlanan sayfaların matrisleri gönderiliyor. Rotatif sistemi vardı. O zamanlar ofset fazla gelişmemişti. Almanya’daki matbaalardan biriyle anlaşıyorsunuz, orada gazete basılıyor. Orada yabancı gazetelerin dağıtımını yapan bir-iki müessese vardı. Bir tanesi Saarbach adında. Fransız, İngiliz gazetelerini getirip, büyük istasyonlardaki, havalimanlarındaki bayiilere dağıtıyordu. Ona bir rakip çıkmıştı. Şimdi adını unuttum.

Christian Thull olabilir mi?

Evet. O da Türk gazetelerini dağıtmak üzere rakip olarak çıktı. Türkçe ve diğer dillerden gazeteleri dağıtmaya başladı. Ben o sırada Akşam gazetesindeydim. Hürriyet de Almanya’da yayına başlama teşebbüsü içindeydi. Akşam’ın da teşebbüsü vardı ve bu amaçla iki anlaşma yapmıştı. Biri gazeteninMünih’te, diğeri de Hannover’de basılması üzerineydi. Hannover’deki altyapı baskı için daha çabuk hazır hale gelmiş. Bunun üzerine Hannover’e matris göndermek üzere bir düzen kurdular. Ben de buraya geldim. İçeriğini geliştireceğiz. Yani Almanya’dan da haberler olması gerekiyor gazetede. Ancak burada dizgi yok. Haberleri bir zarfa koyup, Türkiye’ye gönderiyoruz. O haberlerin işlendiği sayfalar birkaç gün sonra geri geliyor. Ama matrisleri havaalanından almak ve matbaaya götürmek gerekiyor. Bu da zaman alıyor. Bir gün önce Türkiye’de basılan gazete, tarihi değiştirilip, bir gün sonra Almanya’da basılabiliyordu. Tüm zorluklara rağmen bir süre devam ettik. Alman televizyonları bahsetti bundan. “Türkler kendi gazetelerini de burada basar hale geldiler” diye yayınlar yaptılar.

bin-bir-zorlukla-yol-aldik-939890-1.
Altan Öymen

Akşam’ın yayını fazla sürmedi. Neden başarısız oldu?

O zaman gazetenin sahibi Malik Yolaç’dı. Almanya’da iki Türk, bir şirket kurmuşlar. Anlaşmaya göre gazeteyi onlar alıp, dağıtacaklardı. Ancak onlar çok büyük sermaye sahibi kimseler değildi. Akşam da buraya sermaye yatıracak durumda değildi. Yolaç ise mutlaka Almanya’da basmak istiyordu ve onlarla anlaşmıştı. Yer seçimi yanlıştı. Bana baştan sorsalar “katiyen” derdim. Hannover çok sapaydı. O zaman ne Hannover’e, ne Hamburg’a Türkiye’den direkt uçak vardı. Uçaklar önce Frankfurt’a ya da Münih’e geliyor, oradan da ikinci bir aktarmayla Hannover’e uçuluyordu. Matrisleri getirtmek de güçtü, dağıtım da. Kısa sürdü ama bu bir başlangıç oldu. Hürriyet de o sırada Münih’ten başladı. Aslında en ideal nokta Frankfurt’tu. Ama Frankfurt’a gelmek daha sonraki yıllarda oldu. Münih’te basılan gazetenin dağıtımı da zordu. Ulaşım o zamanlar hiç de kolay değildi. Fakat sonra zamanla en rasyonel yolu buldular. Frankfurt’ta taşındılar. Bir yandan da nakliye imkanları gelişti.

Sizin değindiğiniz gibi. Almanya’da Türkçe yayıncılıkta öncülük Alman kurumlarında. Türkçe radyo yayınlarına onlar başladı.

Evet. Önce radyo, sonra televizyon yayınlarına onlar başladı. Zamanla TRT de kuvvetlendi, ancak onlar bu arada epey yol almıştı. Bir de bizim özel televizyonların gelişi var. Türkiye’de özel televizyon yayınları başlamamıştı. Star buradan Türkiye’ye yayın yapıyordu. Sonra birçok Türk gazeteleri buraya geldi, Türk televizyonları izlenir oldu.

Köln Radyosu olarak bilinen WDR’in Türkçe yayın kadrosunda siz de varsınız. Kardeşiniz Örsan Öymen de var. Orada nasıl görev aldınız, neler yaptınız?

Örsan burada okurken, zaten Die Welt’de staj yapmıştı. Bu yayınlar başladığında ben de basın ateşesi olarak Bonn’daydım. Bir yayın kadrosu kuruyorlardı. Örsan’a iş teklif ettiler. Ses deneyinden geçirdiler, yayın provası yaptırdılar. Sesi beğenilenler, Örsan da onlardandı, başladılar. Ben ise 1966’da Türkiye’ye döndüm. Memuriyetten ayrılıp, yeniden gazeteciliğe başladım. Önce Milliyet’e bir yazı dizisiyle başladım. Arkasından Ulus gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yaptım. Gazetecilik devam ederken, galiba Milliyet’teyken, WDR’den bana “haftada iki gün yorum yapar mısın?” diye sordular. Böylece onlar için yorum yapmaya başladım. Türkiye’de olup, bitenleri anlatıyor, yorumluyordum. Yayınlar da o zaman, Türkiye radyolarının promportör dedikleri kuvvetlendirilmiş hatları üzerinden yapılıyordu. Bunun için Ankara’daysan Ankara Radyosu’na, İstanbul’daysan İstanbul Radyosu’na bizzat gitmen gerekiyordu.

ALMANYA’DA TÜRKÇE İLETİŞİM

Almanya’daki Türkçe medyanın, Türkçe iletişimin böylesine yaygınlaşması, Türk toplumunun bu ülkeye entegrasyonuna engel olduğu yolunda bir endişe var. “Burada iletişim Almanca olsun, Türkçe iletişim bu kadar yaygınlaşmasın” özlemi zaman zaman dile de getiriliyor. Sizce Almanlar bu endişelerinde haklılar mı?

Yok. Aslında burada şöyle bir gelişme var. Birinci ve ikinci nesilin dilleri Türkçe. Türkçe’ye bağlılıkları daha fazla. Almanca’yı çok da iyi öğrenmemiş olabilirler. Onlar Türkçe’yi tercih ediyorlar. Ama yeni nesiller Almanya’da yetişiyor. Okurken de Almanca’yı öğreniyorlar. Türkçe yayınlarına da ilgileri azalıyor. Zaten bu oradaki Türkçe radyo yayınları ve gazeteler için de sezilen birşey. Yani zaman içinde Türkçe’yi muhafaza etmeye ne kadar dikkat edilirse edilsin, genç nesillerin iş dili olarak da, günlük kullanım açısında da Almanca’yı ön planda tutmaları kaçınılmaz birşey. Elbette biz istiyoruz ki, herkes Türkçesi’ni mümkün olduğu kadar muhafaza etsin. Ama Almanya’da yaşayan bir kişi, orada çalışıyorsa, çok iyi Türkçe bilse bile, ki her şeye rağmen Türkçe’yi çok iyi bilenler olabilir, yine de Türkçe’ye ayırabileceği vakit, Almanca’dan daha az olacaktır. Böyle bir endişeye kapılmaya gerek yok. O gazeteler, yayınlar yine bir şekilde devam eder. Zaten internet diye de birşey var. Yani burada Türkçe hiç yayın olmasa bile, internette “chat” yaparak filan insanların başka yerlere ulaşmaları çok kolay. O yayınların hiç bir kabahati yok. Türkiye’de de aynı şeyler Kürtçe’yle ilgili olarak konuşuluyordu. “Kürtçe yayınlar başlarsa, Kürtçe öğrenip, Türkçe’yi unuturlar” deniyordu. Böyle birşey olmadı. Türkiye’de 30’lu,.40’lı yıllarda “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları yapılırdı. Başka diller konuşulursa sanki birşeyler olur diye. Hiçbir şey olmadı. Amerika’da da İspanyolca gazete, dergi çıkıyor. Yeni göç etmiş milyonlarca insan İspanyolca konuşuyor. Ama çocukları ister istemez İngilizce öğreniyor. Daha başarılı olmak için. Almanların bu endişesi yersiz. Tabii başka düşünen Almanlar da var.

Türklerin de endişesi var. Onlar da gelecekte bu ülkede Türkçe bir iletişim dili olarak kaybolmasından endişeliler ve “Kaybolmasın, var olsun, yasasın” özlemi içindeler. Onlar ne derece haklı sizce?

Elbette herkes kendi anadilini muhafaza etmek ister. Bunun yolu her şeyden önce Türkçe’yi öğrenmektir. Çocukların vakitlerinin çoğu okulda geçiyor. Evde vakitleri az. O nedenle okullarda Türkçe’yi seçmeli ders olarak verecek mekanizmaların işletilmesi lazım. Almanların da bunu yapması lazım. Elbette Türklerin de bunu istemesi, teşvik etmesi lazım. Benim bildiğim kadarıyla, Almanya’daki okullarda yabancı dil olarak İngilizce var. Türkler de onu tercih ediyordur.Bunun yanında başka diller de seçmeli olarak var. Çocuklar İngilizce’nin yanı sıra Fransızca, İspanyolca’yı seçip, öğrenebiliyorlar. İşte orada Türkçe’yi de seçebilecekleri bir düzen kurulursa, diğer çocuklar İspanyolca, Fransızca öğrenmeye giderken, bizim çocuklar da Türkçe’ye giderler. Hatta sadece Türkler değil, diğer çocuklardan da Türkçe’ye tercih edenler çıkabilir. Bence meseleyi o hale getirmek lazım. Çünkü, okul bittikten sonra, diğer çocuklar serbest kalırken, Türk çocukları, Türkçe derslerine giderlerse, “ayrı kalma, izole olma” durumu çıkıyor ortaya. Halbuki seçmeli ders, bildiğim kadarıyla dünyada en iyi usuldür. Bir de ders okulda olunca, bunun karşılığında not alacağı, başarısı karnesine yansıyacağı için öğrenmek için daha çok çaba gösterirler. Böyle okullar vardı zaten. Brüksel’de “Europa Schule” diye bir şey vardı.

Avrupa Okulları Almanya’da da var. Genellikle İngilizce’nin esas olduğu okullar bunlar. Türkçe’li tek Avrupa Okulu, Berlin’deki Aziz Nesin Okulu. Diğer diller de öğretiliyor, ancak dersler esas olarak Türkçe ve Almanca. Oldukça da başarılı bir okul.

Bizdeki Alman Lisesi, Avusturya Lisesi, Fransız okulları gibi. Onları herkes tercih etmeyebilir. Ama çocuklarının bu yönde gelişmesini isteyenler için daha ilginç olabilir.

TÜRKİYE VE ALMANYA’DA ANADİL MESELESİ

Bir yazınızda (24 Ekim 2010), Almanya’daki Türklerin Türkçe’yi yaşatma sorununa değinip, konuyu bu boyutuyla Türkiye’nin gündemine de ilk kez siz taşımıştınız. O yazıda “Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızın ana dilleriyle ilgili görüşlerini izlerken, Almanya’daki – büyük kısmı Alman vatandaşı olan – Türklerin de aynı konudaki görüşlerini hatırlamakta yarar var” diyordunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Ben şunu kastediyorum: İnsanlar gibi, hükümetler de çifte standartlı olmamalı. Yani bizim taraf diyor ki, “Bizim çocuklar Türkçe’yi unutmamalı”, bu doğru. “Önce Türkçe” filan diyor. Bence, “İkisini birden öğrenin!” demek daha doğru olurdu. Birincisi söylendiğinde “Sadece Türkçe’yi öğren!” diye algılayanlar olursa, güçlük çekerler. İkisini birden öğrenmeye çocuk psikoloji müsaittir. Pedagojik açıdan çocuklar üç dili bile aynı anda öğrenebiliyorlar. İki dili birden öğrenebilecek bir hale gelmeleri lazım. Burada buna yönelik istemlerde bulunup da, Türkiye’de Kürtlere o imkanları vermemek çifte standartlılıktır. Biraz önce seçmeli dersleri konuştuk. Orada da Kürtçe’yi seçmeli ders olarak verseler bir zararı olmaz ki. Sen bunu orada kendin için, soydaşların için istiyorsun, burada onlara vermiyorsun. Yanlış olur. Bunun gibi mesela Bulgaristan’daki Türklere yönelik bazı talepler oluyor. İşte onları Kürtlere de vermek lazım. Ya da onlara verdiklerini, Bulgaristan’daki Türkler için isteyebilirsin. Demek istediğim bu. Dil açısından zamanımızda hele sorun çıkmaz artık. Dil meselesinde çok büyük kavgaların çıkmaması lazım. Mantıken çıkmaması lazım. Çünkü iş o hale geldi ki, bir dil konuşuyorsun, bilgisayar programları tercümesini yazıya dökebiliyor. Şimdi öyle denemeler var. Simultane tercümeler çok gelişti ama. Bir dili daha iyi bilmenin önemi azalıyor artık. Evvelden devlet adamlarının Avrupa Konseyi’ne gidebilmesi için mutlaka bir yabancı dili bilmesi lazımdı. O zamanın şartları içinde doğruydu da. Şimdi Avrupa Parlamentosu’na tek dil bilenler de gidebiliyor. Tüm konuşmalar anında tüm dillere tercüme ediliyor. Ama orada benim asıl kastım, tek standart kullanmak lazım. Kendin için de, Kürtler için de, Bulgaristan’daki ya da Almanya’daki Türkler için de.

TÜRKİYE VE ALMANYA’DA GAZETECİLİK

Neredeyse 70yıldır gazetecilik yapıyorsunuz. Her iki ülkede de gazetecilik yaptınız. Hem Almanya’daki hem de Türkiye’deki gazeteciliği biliyorsunuz. İki ülkedeki gazeteciliği karşılaştırır mısınız?

Önce benzer taraflara bakarsak. Başlıklarda yorum yapma meselesi, Almanya’da da var, Türkiye’de de var. “Bild Zeitung” da birşeye kızdığı zaman, o kızgınlığını belli ediyor, telkin ediyor. Başlıkta. Sadece makalelerde değil. Bizde de büyük gazetelerde o işler yapılıyor. Bizde daha yaygın. Yalnız bunlarda başlıklarda yorum yapmayan, hadiseyi vermeye çalışan gazeteler de var. Frankfurter Allgemeine Zeitung, Süddeutsche Zeitung gibi. “Opinion Gazetesi” denirdi. Haberleri daha objektif vermeye çalışan gazeteler. Yorumla, haberi ayırıyorlar. Bizde o tip gazeteler daha azaldı. Bizde bu yorumlu başlıklar daha fazla. Meslekte uzmanlaşma açısından bakılacak olursa, benim gazeteciliğe başladığım sırada gazeteciler daha uzmanlaşılmış haldeydi. Gazetelerin ekonomi, sanat, kültür gibi sayfaları için uzmanlaşan gazeteciler daha fazlaydı. Bizde hem o sayfalar daha azdı, hem de uzmanlar. Her işi yapanlar daha fazlaydı. Şimdi uzmanlaşma bizde de gelişti. Sanıyorum o açıdan paralel hale geldi iki ülkedeki gazetecilik. Ama asıl önemlisi. Bir olayı hakikatten “ne olmuş, ne bitmiş” diye öğrenmek için bir gazete ararsan, Almanya’da daha rahat bulursun. Türkiye’de birkaç gazete alıp okuyacaksın. İşte bunun bir tanesi bağımsız, tarafsız kalmaya gayret gösteren bir gazete olması lazım. Bir tane hükümet taraftarı gazete alacaksın. Oradan birinin konuşmasını, ötesinden diğerininkini okuyacaksın. Kendi fikrini öyle oluşturacaksın. Televizyon açısından da aşağı yukarı böyle bir durum var.

Karşılaştırmanıza gazetecilerin özgürlükleri açısından devam edecek olursanız?

Özgürlükler açısından şu andaki durum bir felaket. Panellerde filan hep şunu söylerim: Kardeşim, bunun ölçüsünü, standardını aradığın zaman şunu dikkate alacaksın. Demokrasiye bizden daha önce başlamış, daha ileri gitmiş ülkeler var. İngiltere, Fransa, Amerika... Almanya da. Tabii 49’dan itibaren. Daha önce bir takım sıkıntılar yaşamış ama. Bu ülkelerde bir adamın kitap yazması dolayısıyla, o kitabın ortadan kaldırılması, bunun için mahkeme kararı çıkarılması, savcılık soruşturması açılması gibi bir şey işitiyor muyuz? İşitmiyoruz. Türkiye’de oluyor bunlar. Çok acayip bir geri gidiş var. Güya bunu ıslah ettiler. Adalet Bakanı’nın takdirine verdiler. Bakan, istediğine dava açtırabiliyor, istediğine açtırmıyor. Böyle bir şeyin de olmaması lazım. Bir şey suçsa, suçtur. Böyle birşey bizde var. Cumhurbaşkanı olan zat, çıkıyor “şu gazeteyi okumayın!” diyor. Böyle şeyler basın özgürlüğü açısından görülür şeyler değil. Adamları hapse atıyorsun. 2 senedir, 3 senedir hapisteler. Gazeteci bunlar. Tutukluluk müessesesi zaten cezaya dönüştürülmüş. Bir de “Bunlar gazeteci değil, örgütçü” diyorsun. Ama yıllardır aleyhlerinde deliller ortaya çıkmamış. Bu çocuklar mahkemede çıkıyorlar, “Hani delilleri açıklayacaktınız?” diye soruyorlar. Hala deliller yok. Yani beğenmediğin adamı içeri tıkıyorsun, gazeteci olarak. Mukayese edildiği zaman, Türkiye’de basın hürriyetinin iktidar tarafından alışılmamış baskılar altına sokulduğu görülüyor. Geriye gidiş var.

ALMANYA HABERLERİNİN ÖNEMİNE DAİR

Almanya’dan Türkiye’deki yayın organları için çalışan gazeteciler açısından bakıldığında, Almanya’dan haberler, Almanya’dan yayınlar çok sınırlı. Buradaki gazeteciler, Türkiye’deki gazete merkezlerindeki meslektaşlarının Almanya’ya önem vermediklerini düşünüyor. Almanca bilen, Almanya’yı takip eden gazeteci çok az. Hâlbuki Almanya, hem buradaki Türkler açısından, hem de Türkiye’yle ilişkileri açısından çok önemli. Yayınlarda Almanya’ya gereken ağırlığın verilmediği eleştirisi haklı mı?

Bunun çeşitli sebepleri var. Biri, Türk gazetelerinde dış haberler genellikle çok az verilir halde. Bir ara biraz daha normaldi, son zamanlarda azaldı. İç hadiseler daha fazla oluyor. Biraz ondan. Biraz da “dış haberi kim okur?” kanısından. İç haber, dış haber çekişmesi başka ülkelerin gazetecileri için de geçerli. Ama bu genel durumun dışında, bizde biraz da takdir eksikliği sözkonusu. Çünkü, Almanya’da okuyucu açısından çok cazip, ilgisini çekebilecek dünya kadar hadise var, oradaki insanların Türkiye’de akrabaları var... Bizi de ilgilendirecek çok önemli gelişmeler oluyor. Örneğin Almanya’da seçimlerde uygulanan % 5’lik barajın kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’nde bir başvuru oluyor. Bizde % 10’luk baraj heyula gibi dururken, Almanya’da % 5’in kaldırılması için yüksek mahkemeye gidiliyor. Bunlar takip edilmesi gereken ilginç haberler. Paralel şeyler de var. Yani takdir eksikliği sözkonusu. Bunun için herkesi uyarmak da lazım. Ben gazete yöneticiliği yapsam yahut daha aktif olabilsem, gidip herkesin başında boza pişiririm, “şunlar var, bunlar var” diyerek.

Gazetecilik virüsünü aileye de bulaştırmışsınız. Kardeşiniz gazeteciydi. Kızınız da gazeteci. Memnun musunuz bu mesleği seçtiğiniz için?

Valla memnunum. Bu gazetecilik öyle bir meslek ki, insana canını sıkılacağı vakit bırakmıyor. Hergün yeni birşey, hergün değişik birşey. Başka meslekleri kötülemek istemiyorum. Ama bir kısım meslekler öyle ki, gidersin hergün aynı şeyi yaparsın. Yükselsen de sonuçta aynı işi yapan biri olursun. Burada hem siyaset var, hem güzellik kraliçeleri, hem Oscar törenleri var. Herşey var. Gün boyunca önüne birçok konu çıkabiliyor. Yani can sıkıntısını yaşamıyorsun. Bu açıdan çok iyi birşey. Hep birşeyler öğreniyorsun. Öğrenmek insanın bir ihtiyacı. Hergün ister istemez öğreniyorsun. Sıkıysa öğrenme. Onun için iyi bir meslektir. Herkese tavsiye ederim.

ALMANYA’YA GÖÇÜN TANIĞI

İstanbul’da 1932 yılında dünyaya gelen Altan Öymen, gazeteciliğe 18 yaşında Ulus gazetesinde başladı. Şimdiye kadar çeşitli gazetelerde muhabirlikten, köşe yazarlığı ve genel yayın yönetmenliğine çeşitli görevler üstlendi, bir dönem Ankara Gazeteciler Derneği’nin başkanlığını yürüttü.

Öymen’in 60’lı, 70’li ve 90’lı yıllarda aktif olarak siyaset yaptığı dönemler de oldu. 1961’de Kurucu Meclis üyeliği yaptı, 1977’de Ankara, 1995’te İstanbul milletvekili olarak TBMM’ne girdi, 1977’de Turizm ve Tanıtma Bakanı, 1999’da CHP Genel Genel Başkanı oldu.

Öymen’in yaşamında Almanya’nın ve Almanya Türklerinin da yeri var.

Küçük yaşlardan itibaren Almanca öğrenen Öymen, bu ülkeye ilk kez 1956’da genç bir gazeteci gitti. Oradan da Amerika’ya gitmek istiyordu, ancak vize işlemlerinde zorluk çıkınca Almanya’da kaldı.

Daha sonra 1962’de dönemin başkenti Bonn’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne basın ataşesi olarak gönderildi. 1962-66 arasındaki bu görevi sayesinde Almanya’ya göçün başından itibaren yakın yakın tanığı oldu. Döndükten sonra da Türkiye’de gazeteciliğe devam ederken, paralel olarak WDR ile DPA’nın (Alman Basın Ajansı) Türkiye muhabiri olarak çalıştı. “Köln Radyosu” Ankara’dan haber ve yorumlarıyla destek verdi.

1969 yılında da Almanya’daki ilk Türkçe günlük gazeteyi çıkarmak ona nasip oldu.

Türkiye gazeteciliğinin “Altan Abi”si, çalışmalarını halen yazıları ve kitaplarıyla sürdürüyor.

“Türkiye’deki gazete haberleri Almanya’ya gitme arzusunu canlandırdı”

Öymen’in basın ataşesi olarak göç sürecine ilişkin gözlemleri çok önemli. Örneğin Türkiye’deki gazetelerin Almanya’daki Türklere ilişkin haberlerinin göç sürecini nasıl hızlandırdığını şöyle anlatıyor:

“Başlangıçta basın ataşesi olarak sık sık Alman gazetecilerinin Türklerle ilgili sorularıyla karşı karşıya kalıyordum. Kısa bir süre sonra onlara Türkiye’den gazeteci arkadaşlarım da eklendi. Almanya’ya, buradaki Türklerin durumunu saptamaya geliyorlardı. İletişim imkânları o zaman şimdiki gibi değil. Mektup gidip gelmesi günler alıyor. Türkiye’de televizyon yok. Almanya’daki işçilerin ne halde olduğu ancak gazete resimleri, röportajlarıyla anlaşılabiliyordu.

Aslında Alman İşverenler ve İş Dairesi de bu konuya önem veriyordu. İstiyorlardı ki Türkiye’de, Almanya’daki Türklerin yaşam koşullarının iyi olduğu izlenimi yerleşsin. Bazı büyük müesseseler yabancı işçilerin yaşam koşullarını iyi tutmaya özen gösteriyorlardı.

Ford fabrikasının Türkler için yaptırdığı lojmanları hatırlıyorum. Türkiye’den bir gazeteci heyetiyle bizi gezdirmişlerdi. Bunlar büyük apartmanlardaki bekâr odalarıydı. Fakat konforları hayli yüksekti. Sosyal faaliyetler için salonlar vardı. Haftada bir Türk filmi gösteriyorlardı.

Bunların, Almanya’nın diğer avantajlarıyla birlikte gazetelere yansıması, Almanya’ya gitme arzusunu ve talebini canlandırdı. Hem resmi başvurular, hem de kaçak olarak gelenler ve getirilenler arttı.

Çoğunluk Türkçe medyayı takip ediyor

Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenlerin Türkçe haber ihtiyacının karşılanmasına yönelik ilk büyük adım Almanya tarafından atılmıştı.

WDR (Batı Alman Radyo ve Televizyon Kurumu), 1964’te günde 45 dakikalık Türkçe yayınlara başladı. Bu yayınlar “Köln Radyosu” adıyla tarihe geçti.

Bu arada Türkçe gazete ve dergiler de yayınlanmaya başladı. İlk olarak yine 1964’te Alman hükümetinin desteğiyle aylık “Anadolu” gazetesi çıktı. IG Metall (Metal İşçileri Sendikası) gibi büyük sendikalar, DGB (Alman Sendikalar Birliği) gibi sendikal çatı kuruluşları da Türkiye kökenli üyeleri için düzenli Türkçe yayınlar çıkardılar. Bazı aydınların çabalarıyla kültür ve edebiyat dergileri de çıkmaya başladı. Yüksel Pazarkaya’nın “Anadil” dergisi gibi.

1965’ten itibaren Türkiye’deki günlük gazetelerin Almanya’ya getirilip, Batı Avrupa’ya dağıtıma sunulması. Ancak kısa bir süre içinde bundan vazgeçildi.Maliyetler çok yüksekti. Türkiye’de basılan gazetenin Almanya’daki okura ulaşması en iyi koşullarda iki günü buluyordu.

Bunun üzerine gazetelerin Almanya’da basılıp, dağıtımına geçildi.

Burada öncülük ilk sayısı 3 Şubat 1969 günü Hannover’de basılan Akşam gazetesinde. Birkaç ay sonra (17 Nisan 1969), Hürriyet de Münih’te basılmaya başlandı. Ancak ne Hannover, ne de Münih, Avrupa’daki Türklerin yoğun olarak yaşadığı kentlere günlük gazete dağıtmak için uygun baskı merkezleri değildi. Nitekim Akşam’ın yayınlarına kısa bir süre sonra sona verildi.

Daha sonra Tercüman gazetesi, 1971’de Frankfurt’ta kendi matbaasını kurdu. Frankfurt Türkiye’yle uçak seferlerinin sıklığı ve tüm Avrupa’ya gazete dağıtımı açısından merkezi bir yerde olduğu için en ideal yerdi. Ardından Hürriyet de Frankfurt’a taşındı.

Daha sonraki yıllarda Frankfurt yakınlarındaki Neu Isenburg, Mörfelden-Walldorf kentleri, Türk basının Avrupa’daki Babıalisi oldu. Türkiye’deki birçok günlük gazetenin Avrupa baskıları burada hazırlandı ve basılıp dağıtıldı.Bu arada birçok büyük kentte girişimci gazeteciler haftalık ya da aylık gazeteler kurarak, Türkçe yerel gazeteciliği başlattılar. 80’li yıllarda Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesinin ülke dışına sürüklediği siyasi sürgünler de bu sürece katıldılar. Onbinlerce okura ulaşan yeni Türkçe gazete ve dergiler çıktı.

Günümüzde gelişen iletişim teknolojileri sayesinde önce televizyon, daha sonra da internet gazeteciliği, erişimi daha kolay, daha hızlı ve en önemlisi daha ucuz olduğu için büyük bir hızla kağıda basılı gazete ve dergileri geriletiyor. Nitekim son yıllarda Türkiye merkezli birçok gazete bir biri ardına Avrupa’daki baskılarına son verdi, burada kurulmuş olan gazeteler kapandı ya da sadece internet üzerinden yayın yapmaya başladılar.

Gazeteler geriliyor ancak televizyon ve internet sayesinde halen göçmenlerin ve onların çocuklarının büyük çoğunluğu Türkiye merkezli medyayı takip ediyor.

***

Avrupa’daki Bâb-ı Âli…

Türkiyelilerin haber ihtiyacının karşılanmasına yönelik ilk büyük adım Almanya tarafından atılmıştı. WDR (Batı Alman Radyo ve Televizyon Kurumu), 1964’te günde 45 dakikalık Türkçe yayınlara başladı. Bu yayınlar “Köln Radyosu” adıyla tarihe geçti. Bu arada Türkçe gazete ve dergiler de yayımlanmaya başladı. İlk olarak yine 1964’te Alman hükümetinin desteğiyle aylık “Anadolu” gazetesi çıktı. IG Metall (Metal İşçileri Sendikası) gibi büyük sendikalar, DGB (Alman Sendikalar Birliği) gibi sendikal çatı kuruluşları da Türkiye kökenli üyeleri için düzenli Türkçe yayınlar çıkardı. Bazı aydınların çabalarıyla kültür ve edebiyat dergileri de çıkmaya başladı. Yüksel Pazarkaya’nın “Anadil” dergisi gibi…

YÜKSEK MALİYETLER

1965’ten itibaren Türkiye’deki günlük gazetelerin Almanya’ya getirilip, Batı Avrupa’ya dağıtıma sunulması söz konusu oldu. Ancak kısa bir süre içinde bundan vazgeçildi. Maliyetler çok yüksekti. Türkiye’de basılan gazetenin Almanya’daki okura ulaşması en iyi koşullarda iki günü buluyordu.

Bunun üzerine gazetelerin Almanya’da basılıp, dağıtımına geçildi.

Burada öncülük ilk sayısı 3 Şubat 1969 günü Hannover’de basılan Akşam gazetesinde. Birkaç ay sonra (17 Nisan 1969), Hürriyet de Münih’te basılmaya başlandı. Ancak ne Hannover, ne de Münih, Avrupa’daki Türklerin yoğun olarak yaşadığı kentlere günlük gazete dağıtmak için uygun baskı merkezleri değildi. Nitekim Akşam’ın yayınlarına kısa bir süre sonra sona verildi.

Daha sonra Tercüman gazetesi, 1971’de Frankfurt’ta kendi matbaasını kurdu. Frankfurt Türkiye’yle uçak seferlerinin sıklığı ve tüm Avrupa’ya gazete dağıtımı açısından merkezi bir yerde olduğu için en ideal yerdi. Ardından Hürriyet de Frankfurt’a taşındı.

Daha sonraki yıllarda Frankfurt yakınlarındaki Neu Isenburg, Mörfelden-Walldorf kentleri, Türk basının Avrupa’daki Bâb-ı Âli’si oldu. Türkiye’deki birçok günlük gazetenin Avrupa baskıları burada hazırlandı ve basılıp dağıtıldı. Bu arada birçok büyük kentte girişimci gazeteciler haftalık ya da aylık gazeteler kurarak, Türkçe yerel gazeteciliği başlattılar. 80’li yıllarda Türkiye’deki 12 Eylül Darbesi’nin ülke dışına sürüklediği siyasi sürgünler de bu sürece katıldılar. On binlerce okura ulaşan yeni Türkçe gazete ve dergiler çıktı.

TÜRKÇE TERCİH EDİLİYOR

Günümüzde gelişen iletişim teknolojileri sayesinde önce televizyon, daha sonra da internet gazeteciliği, erişimi daha kolay, daha hızlı ve en önemlisi daha ucuz olduğu için büyük bir hızla kâğıda basılı gazete ve dergileri geriletiyor. Nitekim son yıllarda Türkiye merkezli birçok gazete bir biri ardına Avrupa’daki baskılarına son verdi. Burada kurulmuş olan gazeteler kapandı ya da sadece internet üzerinden yayın yapmaya başladılar. Gazeteler geriliyor ancak televizyon ve internet sayesinde halen göçmenlerin ve onların çocuklarının büyük çoğunluğu Türkiye merkezli medyayı takip ediyor.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol