Bir #10yearschallenge yazısı: Rüzgâr bizi götürecek

27.01.2019 08:56 BİRGÜN PAZAR
EKİN AKYAZ – HANDE GAZEY Öncelikle derdini toplumun son yıllarda gördüğü en sarih ve sade biçimde ifade eden kadınların aslında ne demeye çalıştıklarını anlatmak bu yazının konusu değildir. Evet, türbanlarını çıkardıktan sonraki fotoğraflarını, #10yearschallenge etiketiyle paylaşmaya başlayan kadınlardan bahsediyoruz. Fakat onların açtığı yoldan hem toplumdaki dönüşüme hem bu meselenin tartışılma biçimine, hem de o yolun […]

EKİN AKYAZ – HANDE GAZEY

Öncelikle derdini toplumun son yıllarda gördüğü en sarih ve sade biçimde ifade eden kadınların aslında ne demeye çalıştıklarını anlatmak bu yazının konusu değildir. Evet, türbanlarını çıkardıktan sonraki fotoğraflarını, #10yearschallenge etiketiyle paylaşmaya başlayan kadınlardan bahsediyoruz. Fakat onların açtığı yoldan hem toplumdaki dönüşüme hem bu meselenin tartışılma biçimine, hem de o yolun mücadeleye dair hatırlattıklarına ilişkin birkaç söz söylemek istedik.

‘Gezi kırılması’

Türbanlarını çıkarttıkları fotoğraflarını paylaşan kadınların sosyal medyadaki gönderilerinde, Gezi’yi hayatlarının en büyük kırılması olarak niteleyen bir genç kuşak olduklarına dair vurgular da çoğunluktaydı. “Kendimi o kümeye dahil hissediyordum ama ne yapacağımı da bilemiyordum” diye ifade edilen aslında ‘başörtülü bacılarıma saldırdılar’ yalanından nemalanmak isteyen iktidarın genç kuşaklar içerisinde umduğu uçurumu yaratamadığını gözler önüne sermiş oldu.

Uzun süredir AKP rejimi karşısındaki muhalif söylemin tüm biçimleri Gezi’nin ilerici politikaları ekseninde belirleniyor. Siyasal islamcılığın kuşatıcılığının ve baskının yarattığı biat, nefret ve çürümenin hayatın her alanına sirayet ettiği açık; bunun karşısında ise ara sıra parıldayan biçimlerde toplumun en dinamik kesimlerinin özgürlük arayışı var. AKP’nin hegemonik olduğu dönemde muhalif söylemin dahi onun ekseni içerisinde kendisine yer aradığı ortamdan, şimdi, AKP’nin dayandığı kesimler içerisinde bile gerici kuşatmaya, onun dayattığı yaşam biçimine, toplumu belirleyen kodlarına itirazların biriktiği bir noktaya gelindi. Ve bu itirazlar da özellikle Gezi’den bu yana biriken özgürlük talepleri etrafında gelişiyor. Geçtiğimiz dönemde küreselleşme söyleminin yarattığı politik iklimin etkisiyle, kültürel ve politik alanı -muhalefet de dahil- belirleyen siyasal islam, hem dünya genelinde bu söylemin terk edilmesinin yarattığı sonuçların etkisiyle hem de Türkiye’de iktidara gelirken kendisinde bulunduğunu iddia ettiği özellliklerini, neoliberalizm ve emperyalizme bağımlılık içerisinde aslına rücu ederken bir bir kaybettikçe, belirleyiciliğini ve gücünü -baskı ve zora başvurmadan- korumakta zorlanıyor.

Bu zorlayıcı itirazlar, son yıllarda en çok kadınlardan yükseliyor. Bu uzun zamandır tartışılan, tartışılmasının ötesinde görülen ve hissedilen de bir şey. Kadınların haykırdıkları, sokaklara taşıdıkları, dilden dile aktardıkları ve kimi zaman da içlerinden geçirdikleri hayır’larının, itirazlarının birikimi; geleceklerine, hayatlarına sahip çıkan kararlılığı… Tüm bunlar birbirini duydukça buldukça çoğalıyor. Üstelik bu erkek egemen müftü rejimi içerisinde söylem, uygulama ve yasalar ile haklarımıza göz diken, hayatlarımızı kuşatan iktidar politikalarına, erkek yargıya karşı mücadelenin bir de bunların mikro ölçeklerinde verileni var; ailenle, partnerinle, komşunla, patronunla, arkadaşınla ve daha niceleriyle mücadele etmeyi gerektiriyor. Bu hiç kolay bir şey değil, türbanını çıkaran kadınların anlatılarında, dindar ailelerinden gördükleri baskı, toplumla verdikleri sınav, komşudan gelen sataşmalar ve son olarak da #10YearsChallenge etiketi ile fotoğraflarını paylaştıktan sonra sosyal medyada yüzyüze geldikleri buyurganlıklar bunun bir başka özeti oldu.

Dolayısı ile türbanlarını çıkartan kadınların özgürlük vurgularını konuşurken Türkiye’nin son 20 yılına bakmamak olmaz. Bugün tesis edilen islamcı faşist rejimin temellerinin atıldığı dönemde “özgürlük” söylemi ile araçsallaştırılması -tam da muhalefetin sözünün siyasal islam ekseninde kaldığı sürecin bir parçası olarak- bir yana öğretisine baktığımızda türban, fıtrat demek, kadın ve erkek eşit değildir; farklıdır demek. Üstelik bunun toplumsal yapının ve eğitimin dinselleştirilmesi, tarikatlaştırılması ile daha 5 yaşındaki çocuklara dahi belletilmesi demek. Kadınların ve hatta kız çocuklarının -hem toplumu hem de korunmaya muhtaç varlıklar olarak kadınları korumak için- bedenlerini nerede ne şekilde bulunduracaklarının sınırlarının çizilmesi demek. Doğaldır ki, yasaklama, himaye etme ve eşitsizlik üzerine kurulan bir öğretinin ürünü olan türbanı çıkartan kadınlar, bunu anlatırken en başta cesaret ve özgürük vurgusu yapıyor. Bu özgürlük tartışmasını zamanında yapamamış olmanın Türkiye’de feminist harekete de, muhalefetin tamamına da bedelleri olduğu açık. (Muhalefet derken her fırsatta savunduklarını iddia ettikleri değerleri anlamsızlaştırarak iktidarın politikalarını meşrulaştırma yoluna gidenlerden bahsetmiyoruz elbette. O spektrum teslimiyetçilikten başlıyor komploculuk ve ihbarcılığa uzanıyor!)

‘Kapsayıcılık’ vs laiklik!

Madem mücadele üzerine konuşuyoruz, değinilebilecek başka bir nokta ise tarihsel ve toplumsal koşullara kör bir kavram olarak ‘kapsayıcılık’ ve bu kaygıyla laiklik mücadelesini kadın mücadelesi içerisindeki anlamını kavramak bir yana adını anmaktan imtina etmek üzerine. Laikliğin kabaca “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” tanımı genellikle açıklayıcı bulunmaz. Çünkü hem “devlet” hem de “din” farklı noktalardan hükmetme araçları ve patriarkanın sürdürücüleridir. Her ikisi de metrobüse binebilir, yatak odanıza sızabilir, hayatınıza “çekidüzen” verebilir. Peki dini kuralların iktidar eliyle toplumun tüm katmanlarına yayıldığı, kamunun bu dini kurallara göre düzenlendiği bir devlet? Örneğin eğitim sistemi, bir yandan tarikat ve cemaatlere teslim edilirken; öte yandan çocuklarına istediği nitelikte eğitimi aldırmak isteyen ve buna gücü yetebilecek olanlara -ki artık orta halli aileler tüm kaygılarıyla belki de bütün birikimlerini özel okullara yatırmaya çalışıyor- özel okullar sesleniyor. Oysa eşit, parasız, laik yani aklı dinsel düşünceden özgürleştirebilen bir eğitim en çok kimin özgürlüğü için gerekli? Kadınların aileden özgürleştirilebilmesi için temel koşullardan biri değil mi? Kapsayıcılığa dönecek olursak eğer, eğitimle ilgili düzenlemeler, çocukların geleceği Türkiye’de hemen her haneyi ilgilendiren bir konu. “Seçme özgürlüğü” ise çok küçük bir kesim için var. Dolayısıyla laiklik mücadelesini ele alırken feministler, özel ve kamusal alanda, cinsiyet eşitsizliklerinin, dinsel dogmalar eliyle ezeli ve ebedi kılınmasına karşı bir mücadele olarak algılamak şimdi yaşadığımız karanlığı dağıtma yöntemini de bize sunmaktadır… Hem de ‘kapsayıcı’ biçimde!

Suçun sıradanlaşması ya da “zorla kapatılma”

Öte yandan, sosyal medyada “başörtüsünü” çıkarmayı özgürleşme olarak nitelediği halde dahi her kesimden tepki alan kadınların sonradan ayrıntılı röportajlarında anlattıkları ya da türbanını çıkaran üniversite öğrencilerinin kurduğu “Yalnız Yürümeyeceksin” bloğundaki imzasız yazılarda belirttikleri şiddetin, çocuk istismarının görmezden gelinmesi üzerine düşünmek gerekiyor. Türkiye’deki yargının iki dudak arasında olması bir kenarda dursun. Yazılanlardan bazıları, zorla okuldan alınmak, temel eğitimden mahrum bırakılmak, çocuk yaşta zorla evlendirilmek, çocuğun gelişimini bozacak muamelelere maruz kalmak, şiddet, ölüm tehdidi… “Her şey bir sabah regl olmamla başladı, 13 yaşındaydım.” “O kadar çok dayak yedim ki… olmadı cincilere götürüldüm”, “Beni bu durumdan kurtarın lütfen, ben başkaldırırsam babam başımı keser.” gibi sayısız suçun çok gündelik bulunarak bu tartışmanın hiçbir yerine dahil edilmemesi, en basit anlamıyla sıradanlaştırılmasının ifadesi… Dolayısıyla bu meselenin belki de kadın mücadelesine fısıldadığı en önemli şey bu çok katmanlı “suç şebekesine” karşı mücadeleyi yükselten, buna itiraz eden ‘özgürleşen’ kadınların, cesaretinin bu bağlamda da vurgulanması.

Rüzgar bizi götürecek 

“O zaman ilk kez başım üşüdü.. Rüzgarı saçlarımda ensemde hissettim o his o kadar güzeldi ki anlatamam” bunu biri değil birbirinden habersiz farklı farklı röportajlarında birden çok kez söylüyor kadınlar… Cesaretlerine hayran bırakarak, birçok kadına cesaret vererek!

Rüzgara birlikte dokunmak için verilen mücadelenin birçok biçimini birlikteliklerinden güç alarak deneyimliyor kadınlar uzun süredir, hayır diyorlar, şarkılar söylüyorlar, yürüyorlar, kahkaha atıyorlar, durduruyorlar, öfkeleniyorlar, dalga geçiyorlar, hayaller kuruyorlar, itaat etmiyorlar…!