birgün

8° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN KİTAP 15.02.2019 12:07

Bir burjuvanın itirafları üzerine notlar

KUTLU TUNCEL Marai’nin ‘Bir Burjuvanın İtirafları’nı okurken istemsiz olarak bir otobiyografiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünürüz; ancak kitabın başındaki açıklama (“Bu romanesk yaşamöyküsünün kahramanları, yalnızca kitap sayfasında can bulmuş hayali kişilerdir.”) bunu yalanlar. O halde, günah çıkartan roman karakterinin bedenini, yazarın gerçek bedeniyle karıştırırken bir yanlışlık yapmışızdır. Peki, bunun anlamı ne? Elimizdeki roman, burjuvazinin yaşam tarzının, […]

Bir burjuvanın itirafları üzerine notlar

KUTLU TUNCEL

Marai’nin ‘Bir Burjuvanın İtirafları’nı okurken istemsiz olarak bir otobiyografiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünürüz; ancak kitabın başındaki açıklama (“Bu romanesk yaşamöyküsünün kahramanları, yalnızca kitap sayfasında can bulmuş hayali kişilerdir.”) bunu yalanlar. O halde, günah çıkartan roman karakterinin bedenini, yazarın gerçek bedeniyle karıştırırken bir yanlışlık yapmışızdır. Peki, bunun anlamı ne? Elimizdeki roman, burjuvazinin yaşam tarzının, gündelik tekniklerinin hicvi ve draması olarak, neden Mann’ın Buddenbroklar’ı gibi değil de, yoğun bir tekillik ve çıkışsız bir karakterizmle yazılmıştır ki? Burada bir ayrım koyalım. Mann’ın veya (Meyhane’de) Zola’nın ‘burjuva aile dramları’ kısmen pedagojik içerikler ve (Mann için) kültüralist ağıtlar veya (Zola için) bilimsel eleştirilerdir; oysa Marai’nin ‘romanesk yaşamöyküsü’, ne bu dramatik merkezleri taşır ne de herhangi bir türden pedagojik-belgesel içeriğe sahiptir. Karakterin (burjuvanın) ismini ya da yüzünü tanıyamayız, bu biraz da her itirafçının duyduğu utancın getirisi olarak kendi kimliğini saklama jestiyle alakalıdır. Kabaca, bir yaşam deneyiminin (‘erlebnis’in) kurulmasına, ama daha çok da, erken burjuva romanındaki gibi yeteneklerin gelişmesi ya da karakterin ilerlemesine değil, tam da gelişimin sapmalarına ve durallığına, yaşam deneyimlerinin eksikliklerine odaklanırız burada. Burjuvanın İtirafları, sosyalist bir günah çıkarma kesinlikle değildir veya burjuvanın gündeliğine karşı ahlakçı kipte bir eleştiri içermez. Bütün bu itiraflar, bir eleştiri ama daha çok, tıpkı romandaki karakterin başvurduğu hareket gibi (Birinci Cilt, IV, 2) bir yerden giden ama nereye gideceğini bilmeyen bir yolculuktur.

Bir yolculuk. Don Quijote’un pitareskine geri mi döndük peki? Bana kalırsa, Marai’nin karakterini ve karakterinin mikro-tarihsel dolayımlarını, natüralist bir pitaresk olarak ele almak, onun zaman-mekânsal açımlanmasını boşverip onu başı sonu belli bir objeye dönüştürmekle eşdeğer. Şüphesiz bu sanatsal objeleştirme, sanatçının ürününü burjuva psikolojisinin plastik bir katologu olarak okuma da hayli mümkündür, ancak eksiktir. Ben, Marai’nin metnini estet-etik okuma tarzlarından kurtarmak adına, bu metin için egzistansiyel okumanın imkân ve zorunluluğuna dikkat çekmek istiyorum. Burjuvanın hayatında geçerli olan ilke, tıpkı Marai’nin romanında da bizzat yaptığı gibi, duygulanımların kayıt altına alınması, mood’ların (duygu-durumların) eşyaya kazınmasıdır. Marai, romanesk oyununu tam da burjuvazinin bu tahakküm prensiplerine karşı kurduğu sessiz bir savaş alanında işletir. Savaş alanı sessizdir çünkü biz, burjuvanın yaşantısının tarihsel yıkımının seslerini duymak için, tarihsel olarak henüz uzaktayız – bir burjuvanın itiraflarına aç ve saldırgan gözlerle bakarken aslında kendimiz de öyle veya böyle bu duygulanımları yaşıyor ve bu psikolojik temayülleri içimizden geçiriyoruz, bunu unutmamalıyız. Bir burjuva ne yapar? Burjuva gündelik hayatını dekoratif eşyalarla sarar, dünyayı şehir alanının etkileşimsel tabaka ve ağlarıyla homojenleştirir. Bunun için burjuva, sıkılan insandır (homo ciecumforatus). Gündelik yaşamda sürekli bir mucize bekler ve böylelikle toplumun büyük çoğunluğunun ulaşamadığı imkân ve deneyimler ona çok sıradan nesneler olarak görünür. Bir yanda kendi olaylar evrenini sahte bir jestle evrenselleştirir (bu yüzden bunlar sıkıcı ve sıradandır) bir yandan da bütün olaylar, deneyimler ve iletişimler günlük, haftalık, aylık, yıllık programlara sıkıştırılmış ve hesaplanmışken, içten içe bu plastik duygulanımlarda mesiyanik bir kalıntı, tekdüzeleşmiş bir mucize beklentisinin kendisi umulur. Burjuvazinin sıradan’ı, tarihsel olumsallık ve mülksüzleştirme pratikleriyle, aslında mucizevidir. Burjuva bunu bilir ancak bunu nevrotik bir jestle bastırır, bütün inançlar ve duygular bu yüzden dikey bir şekilde yeniden örülür ve aslında yok edilmek istenen inanç duygusu (bir mucizeyiw umabilme yeteneği), mekanik fetişlere ve patriyark ritüellere dönüştürülür.

Marai (ya da Marai’nin romanda dalganan romanesk bedeni) bütün bunların farkındadır, burjuvazinin mekanik mekânsal ritmini bozmak ister ancak bunun için kendisine hiç şans tanımaz. O, bir burjuva olduğunun bilincine erişirken (burada marksist ‘sınıf bilinci’ nosyonunu düşünelim) bunu tam da burjuvalar evrenini bütün olarak kat ederek yapar. Öyle ki, ellerinden dudaklarının ifadesine, çıldırma korkusundan sigara içişine kadar her şeyi atalarının mirasından yakalayabilir. Bu yakalama bir anlamıyla öğreticidir, bir anlamda da güçten düşürücü. Kahramanımız burada sesini kısarak konuşmak zorundadır. “Ölülerin arasından geçiyorum, sessiz konuşmam gerek. Bu ölülerden bazıları benim için de ölü, bazıları hareketlerimde, düşünme biçimimde hâlâ yaşıyor.” (Birinci Cilt, 2, II) Bu, gündelik mekânların getirdiği atomizasyonun çoğulluğunu fark etmek adına öğreticidir, ancak bu yolda da özne, kendisine ilişkin, özneleşme sürecine ilişkin hayati bilgiyi birden ölümcül bir koda dönüştürmenin biçimini bulur. Marai’nin burjuvası, tam da kendi dünya-tarihsel zamanına avangart bir mesafe koyabilmiştir. Romanın adını buna borçluyuz: Bir (herhangi) insanın değil, özel olarak tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü burjuvanın itirafları. Ancak, kendindelikten kendi-içindenliğe dönüş momentumunda, karakterimizin bir burjuva olduğunun sezgisiyle yazılmaya başladığı anda, o artık burjuvalığından dışlanmış ve toplum-tarihselliğinden tecrit edilmiştir. Belki de Marai’nin romanını buna borçluyuz: Romanesk bireyin duygulanımlarının tarih-toplumsal genel istisnailiğinin farkında oluş, ancak bu ‘genel istisna’yı felsefenin ahlakçı dilinde düşünüp tümelleştirmek yerine, tikelde asılı kalmak için egzistansik ısrar ve klasik refleksif fenomenolojinin, duygulanımlar coğrafyasında mağlup edilmesi.