birgün

23° PARÇALI AZ BULUTLU

Bir dönem sinema izleyicilerinin gözünden Yılmaz Güney

BİRGÜN PAZAR 07.08.2022 11:05
Bir dönem sinema izleyicilerinin gözünden Yılmaz Güney
Abone Ol google-news

Emine Uçar İLBUĞA

1960 ve 1970’li yıllarda sinema hem önemli bir kimliklenme, sosyalleşme ve bilinçlenme aracı hem de gündelik hayatta önemli bir ritüel, farklı kentleri, ülkeleri, hayatları tanıma ve zengin bir hayal dünyasına açılan pencere işlevi taşımaktaydı. Türkiye sinemasının altın çağı olarak da nitelendirilen bu yıllar aynı zamanda yıldız sisteminin de güçlü olduğu bir dönemdir. Assman Kültürel Bellek (2015) adlı kitabında “belleğin hem kültür hem sosyal hem de zaman boyutunda ortak deneyim, beklenti ve eylen mekânlarından sembolik bir anlam dünyası yarattığına” ve bu haliyle “birleştirici, bağlayıcı gücüyle güven ve dayanak imkânı sağlayarak insanları birbirine bağladığına” vurgu yapıyor. Ona göre, “bellek aracılığıyla şimdiki zamanın ufkuna bir başka zamanın görüntüleri, öyküleri katılır ve anılar canlanır; böylece bugün ile dünü birleştiren bağlayıcı bir yapı” oluşur. Bu yazı 1960-1970’li yıllarda Türkiye’nin farklı il, kasaba ve köylerinde sinema deneyimlerini edinmiş 21 kişi (11 Kadın, 10 Erkek) ile yürütülen sözlü tarih çalışmasına dayanmaktadır. Görüşmelerin ana temasını o yılların sosyo-ekonomik, kültürel koşulları, insan ilişkileri, ilk sinema deneyimi, sinema salonlarının sosyal boyutu, ilk izlenilen filmler, özdeşleşilen yıldız oyuncular, filmlerin izleyiciler üzerinde bıraktığı etkiler, ilk platonik aşklar, sinema filmleri üzerinden farklı hayatlar ve kültürlerle karşılaşma deneyimleri oluşturdu. Her birey o döneme ilişkin belleğinde izler taşıyan anı kırıntılarıyla kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıktı.

Ve bu araştırmada Yılmaz Güney ismi katılımcıların önemli bir bölümü tarafından hem oyuncu hem yönetmen hem de siyasi duruşuyla duygusal ve düşünsel bağlamda en fazla etkilendiklerini ifade ettikleri isim oldu. Yılmaz Güney filmini ilk kez ve tesadüfen izledikten sonra, filmlerini bir daha hiç kaçırmadıkları ve çoğu zaman sinema salonunda Yılmaz Güney’in perdeye isminin ya da görüntüsünün yansıması ile salondaki tüm izleyicilerin ayağa kalkarak tezahüratta bulundukları, hatta Yılmaz Güney’in filmleri ve filmlerde vermiş olduğu mesajların hâlâ kendileri için bir yol gösterici olduğunu söylediler. Görüşme yapılan kadın, erkek, genç, orta yaşlı işçi, öğrenci, memur her sınıftan ve eğitsel koşullardan gelen oldukça heterojen bir izleyici grubu için Yılmaz Güney kendini halkına adamış, halktan biri olarak kişiliği, oyunculuğu ve çektiği filmleriyle hem toplumun hem de kendilerinin sorunlarıyla yüzleşmelerine olanak sağlayan, filmlerinde ezilen ve ezenleri karşı karşıya getiren, siyasal bilinçlenmeleri, taraf olma ve kimliklenmelerin de önemli bir rol oynuyor.

Bu görüşmelerden bazı örneklere yer vermek, izleyicilerin deneyimleri üzerinden 47 yıllık yaşamının önemli bir bölümünü sürgün ve cezaevlerinde geçirmesine karşın, onlarca senaryo ve öykü yazarak, 30’a yakın filmin yönetmenliğini üstlenerek ve yüzlerce filmde oyuncu ve yapımcı olarak yer alan Yılmaz Güney’i anlamak daha doğru olacaktır: Lise yıllarında Yılmaz Güney sineması ile tanışan ve çok etkilenen H.Ş. (56), “kitaplarını okudum ve onun yazar yönünü tanımış oldum. ‘Salpa’ mesela beni çok etkiledi. Üniversitede Çemberlitaş sinemasında Sürü filmini izledikten sonra artık toplumun sosyo-ekonomik siyasi yapılarının biraz farkındalığına vardım, onun filmlerini çok sevmenin yanı sıra, filmlerinde kendi toplumumu tanıdım” derken, Ş. Ö. (63) ise “siyasi yönü ters olan kişilerin dahi Yılmaz Güney başka, adamın bir filmi var, çok güzel’” diye bahsettiklerini ve “Siyasi görüşü beni çok ilgilendirmiyor, adam gerçekten adam gibi, bizi oynuyor” diye nitelendirdikleri bir Yılmaz Güney mitosundan söz ediyor. E.V.K. (60) ilk siyasal anlamda izlediği filmin Umut olduğunu ve ardından “Baba, Endişe, Sürü, Arkadaş, Yol filmlerini izlediğini ve her filminin onların gündelik yaşamında dinledikleri, okudukları, tartıştıkları şeylerle örtüştüğünün” farkına vardığını ve “1970’lerden önce filmleri daha çok starlar üzerinden tanırken, ondan sonra yönetmen sineması” olarak sinemayı anlamaya ve tanımaya başladığını söylüyor. K.Ö.K’ün (70) Yılmaz Güney ve Selma Güneri’nin başrollerini üstlendiği ve Duygu Sağıroğlu’nun yönettiği Ben Öldükçe Yaşarım (1965) adlı filmini izlemesi, dünyayı algılamasında bir dönüm noktası oluyor. “Dünyaya bakış açım değişti ve Yılmaz Güney ismi o zaman beynime kazındı. Konuşmaları, düşünceleriyle, başka bir dünya olduğunu, bizim gördüğümüzün dışında başka bir şeyler olduğunu fark ettirdi.”

Yılmaz Güney’i filmlerinden tanıyan ve hayranı olan M.K. (62) onu ilk kez festival kortejinde atların çektiği bir platformun üzerinde görmüş ve çok etkilenmiş. Güney’in halkı selamlarken yapmış olduğu el hareketi ise uzun süre kendi yaş grubunda bir selamlaşma biçimine” dönüşmüş.

Ş.A. (56) ise çocukluk döneminde sakızlardan çıkan artist fotoğraflarının o dönem çocukların oyunlarındaki rolüne dikkat çekiyor. Bu oyunlar aynı zamanda ekonomiyi de kavramalarında rol oynamış. Oyunlarda para olarak kullandıkları fotoğraflarından en değerli olanlar Yılmaz Güney, Ayhan Işık ve Belgin Doruk’muş: “Ama Yılmaz Güney’in fotoğrafının bulunması çok daha zordu çünkü elinde Yılmaz Güney fotoğrafı olan onu dolaşıma sokmazdı, dolaşımda olanlar en ucuz olanlardı” diyor. Çocukken sıkı bir Yılmaz Güney hayranı olarak hep onunla karşılaşmayı hayal eden Ş.A. bugün bu hayranlığını “Cemal Süreya’nın ‘efsane’ ve ‘ünle’ ilgili bir denemesi” üzerinden örneklendiriyor: “Efsane mesela eski zamanlara ait bir kavram. Çağımızda ün var, ünlü var. Yılmaz Güney benim için bir efsaneydi, ünlü biri değildi. O kovboy filmlerinde kovboy vurulduğunda at bir müddet daha koşmaya devam eder ya efsane odur, koşan attır. Mesela Yılmaz Güney’in sonraki değişimlerine rağmen anlattığım o insanların üzerindeki etkisinin devam etmesi o koşan atla ilgilidir. Çok eski zamanlara ait bir etki o.”

1958’de Atıf Yılmaz’ın yönettiği (senaryo Yılmaz Güney ile birlikte yazıldı) Bu Vatanın Çocukları ile sinemaya adım atan Yılmaz Güney rol aldığı filmlerde Anadolu insanının ezilişini, hayattaki mücadelesini canlandırarak onların gönlünde derinlere yerleşmiş bir isim. O haksızlığa karşı başkaldıran, haksızları cezalandıran, fakirin, yoksulun haklarını savunan ve onların yanında yer alan Anadolu delikanlısı olarak ve Türkiye sinemasında alışılmış olan yıldız karakterini yıkarak “Çirkin Kral” adıyla kendisine haklı bir yer edindi. Öyle ki onu seven hayranları evlerde, kahvelerde, cezaevlerinde duvarları süsleyen posterleri ile onunla özdeşleşti. Çirkin Kral adıyla efsaneleşen ve büyük bir hayran kitlesine ulaşan Yılmaz Güney 1970’te çektiği Umut filmi ile hem Türkiye Sineması’nda hem kendi sinema dilinde önemli bir kırılma yarattı. Bazı Çirkin Kral hayranları için bu kırılma hiç de kolay olmadı, ancak Yılmaz Güney’e olan sevgi hiç eksilmedi.

Sonuç olarak Yılmaz Güney yazar Kemal Tahir’in (aktaran Güzel, 2004) onun sineması üzerine yapmış olduğu değerlendirmede olduğu gibi “halktan yetişmiş biri olarak halka bir meseleyi en kestirme yoldan nasıl anlatılması gerektiğini bilen bir yönetmendi ve halk sineması yapan”, devrimci sinemanın önemli bir temsilcisi olarak halkın sadece sinema perdesinde temsili değil, onların sorunlarına çözüm üreten, alışık olunan Yeşilçam starlarından ayrı bir yerde durdu. O ozanların türkülerinde, şairlerin dizelerinde, çoğu genç sinemacıların izinden gittiği ve ölümünden 38 yıl sonra hâlâ öyküleri okunan, filmleri izlenilen ve üzerinde en fazla tartışılan isimlerden biri oldu. Bu da Yılmaz Güney efsanesinin hiç de tesadüf olmadığını gösteriyor.

Not: Bu araştırma Hasan Akbulut’un yürütücülüğünü üstlendiği (115K269 numaralı) “Kültürel Ve Toplumsal Bir Pratik Olarak Sinemaya Gitmek: Türkiye’de Seyirci Deneyimleri Üzerine Bir Sözlü Tarih Çalışması” başlıklı; S. Ruken Öztürk (Ankara), Mert Gürer (Kocaeli), Hasan Akbulut (İstanbul) ve benim de (Antalya) araştırmacı olarak yer aldığım Tübitak projesine dayanmaktadır. Bu yazıda yer alan görüşmeler proje kapsamında Antalya ilinde gerçekleştirmiş olduğum verilere dayanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar:
Jan Assman (2015). Kültürel Bellek. (Çeviri: A. Tekin). Ayrıntı: İstanbul.
M. Şehmus Güzel (2004). Yılmaz Güney Hazinesi. Peri: İstanbul.
Jacques Rancière (2016). Sinematografik Masal, (Çeviri: T. Ertuğrul). Küre: İstanbul.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun