Bir döneme tutulan mercek

09.10.2018 14:27 BİRGÜN KİTAP
Bir dönemin sert lodosunu ve sanat, siyaset, hayat hattında bir insanın ve yoldaşlarının mücadelesini okumak isteyenlerin, Tahir Abacı’nın bu romanına bakmaları gerekiyor

ŞERİF MEHMET UĞURLU

Türkiye topraklarında münevverlerin gizli bir konsensüs ile hep sosyalist dünya görüşünü savunuyor olmasına karşın bunun avam içinde karşılık bulamamış olmasını kaderin nasıl bir cilvesi olarak okumalıyız? Bu durumu yoksa necip Türk milletinin gen bilimcilerine mi(!) havale etmeli!? Son çeyrek asırda yaşanan her türlü musibete rağmen seçmenlerin demokratik kararlarını, hep aynı kanaatlerin belirlemesi de ilginç bir durum değil mi? Hep aynı soruları sorup saç baş yolarken; bu arada da ülke rejimini değiştirmemiz gibi minik hadiseler cereyan ederken; bu mayıs ayında tazecik yayımlanan bir siyasî romanı okuma fırsatı buldum: Tahir Abacı’nın ‘Bir Gün Yeniden’ isimli romanını… Abacı; yabancısı olduğum bir kalem değil. Kendisinin pek çok şiirini de okumuştum. Buna ilişkin kanaatlerimi Yasakmeyve dergisinde paylaştım. İkaros Yayınları aracılığıyla okuyucuyla buluşan ‘Bir Gün Yeniden’i siyasi roman olarak tanımlamak bir ölçüde doğru ancak yeterli de olmayacaktır. Döneminin toplumsal yapısını, cemiyetin dinamiklerini ve sanat çevrelerini anlatmadaki titiz çaba da göze çarpıyor. Öyle ki, yazar kitabın sonunda tarihsel gerçekliğe bağlı kaldığı yerlerde yararlandığı referanslar olarak birçok isim sıralamış. Romanı genel hatlarıyla biraz irdeledikten sonra bu konuda biraz daha durmakta fayda var.

Kırklı yılların sonu

‘Bir Gün Yeniden’; 1946 Aralık’ında Sıkıyönetim Komutanlığı’nın sosyalist partileri ve yayın organlarını kapatmasının ardından romanımızın kahramanı olan Ferhat Güneş’in İstanbul-İzmir ve sonunda yine İstanbul’a dönerek yaşadıklarını konu ediniyor. Devrimci mücadele gereği hem ödünsüz bir şekilde fikirlerini, değerlerini korumaya çalışan kahramanımız; bir yandan da hayata tutunmaya çalışıyor. Roman; onun devrimci yoldaşları ile olan ilişkileri doğrultusunda devrimci kimliğine de ışık tutmuş oluyor böylelikle. Buraya kadar saymış olduklarımız kurgusal katman içinde yer alan kısmı teşkil ediyor. Bir de bunu kuşatan toplumsal hayat (sosyal yapı, devlet- toplum ilişkisi, basın vs) ile sanat-aydın cephesinin birleşiminden oluşan katman bulunuyor. İşte saydığımız bu iki katmanın eşsüremli ilerlemesi ile birlikte okuyucu; Ferhat Güneş’in merkezde olduğu yedi yılın anlatısına tanıklık etmiş oluyor. Güneş; romanda doğrudan bilgi olarak verilmese de kurguda yer alan kronolojiye göre 1920 doğumlu birisi, önce Edirne Öğretmen Okulu’nda sonra da İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi almış. Orta düzey Fransızca biliyor. Eğin’den İzmir’e göç etmiş bir ailenin ferdi. Gençlik dönemlerinden itibaren sosyalist düşünceyle tanışıp kaynaşıyor. Siyasi anlamda üst düzey görevler üstlenen biri olmasa da dönemin dar çevresinde pek çok aydınla, önemli figürle dirsek teması, tanışıklık kurduğu anlaşılıyor. İleri Gençlik Birliği’nde ve alt kademe parti faaliyetlerindeki çalışmalarından dolayı polis tarafından mimlenmeden gözden kaybolmak için İzmir’e gidiyor. Sorunlu bir evlilik, kopuk aile ilişkileri mevcut… Roman boyunca onun bu kaçışını ve gizliden gizliye davasıyla olan ilişki biçimini izleme fırsatı buluyoruz. Burada, Ferhat Güneş’in hikâyesi bir nevi aracılık görevi görürken bizler aslında kırklı yılların sonu ile ellilerin başı ve de bu süreci hazırlayan siyasî gelişmelere mercek tutmuş oluyoruz.

Kalabalık bir roman galaksisi

Romanın gerek İstanbul gerek İzmir kısımlarında taşra-merkez karşıtlığından da güç alan ‘yarı aydın’ betimlemeleri ustalıkla çizilmiş. Romanda kısa ya da uzun biçimde yer alan pek çok kurgusal karakterin her biri bir yönüyle iş görmüş. Eserin içinde sayısı elliyi geçen isim ve tip yer alırken bunlardan bazıları kahramanın yakın temas halinde olduğu kişiler olarak önemli yer tutarken bazıları da bir şekilde uzak bazı ilişkilerle kurguya dâhil oluyorlar. Güneş’in hayatına bir şekilde müdahil olan bu kişilikler, Abacı tarafından bazı sosyal katmanlar dikkate alınarak kurgulanmışa benziyor. Bunlardan bazıları dost, edebiyat tayfasından şair kimlikler, gazete arkadaşları, sendikadan yoldaşlar, ajanlar… Bu tipler, Ferhat Güneş’in göz teması kurabildiği, sosyo kültürel anlamda hizasına sıraladığı kişilikler. Romanda buna ilaveten emekçi esnafı temsil eden kimlikler, -ki suya sabuna dokunmayan bir halde işlenmeleriyle dikkate değer- komprador olarak tanımlanabilecek yağlı tüccarlar ile basın patronajını temsil eden dergi sahipleri, ilginç bir profesör tiplemesiyle akademi ve aile efradı ile anlatılmak istenen halk tabakası da mevcut. Güneş’in aşk ilişkisi kurmaya giriştiği ve sonunda aralarından biriyle evlenmeyi başardığı üç kadın karakterin de ayrı sosyal tabakaları işaret eder bir şekilde romanda yer almaları dikkate değer başka bir nokta. Az önce dediğimiz gibi sayıları çok fazla olan kurgusal bu kişilere eklemlenen gerçek tarihsel şahsiyetler ile birlikte okurlar böylelikle kalabalık bir roman galaksisinin içine girmiş olduklarını rahatlıkla fark edeceklerdir. Ancak gerek Abacı’nın anlatı dili ve romanın akış biçimi; neyse ki bunun bir karmaşıklığa yol açmadan ilerlemesine olanak sağlamış.

Demokrasi ile demir yumruk arasında

Soğuk savaş atmosferi ve hırçınlaşan kapitalizm heyulası arasında demokrasi ile demir yumruk arası bir kıvamda Türk solu içinde yaşanan hadiseler romanın ana aksında çok büyük yer tutuyor. Ta Mustafa Suphi’den başlayarak ülkede sol hareket namına gerek fikir gerek aksiyon icra etmiş Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve pek çok önemli şahsiyet arasında geçen tartışmalar, hizipler ve mücadele, romanda kurgusal kişilerin ağzından naklediliyor. Bu anlatı modeli; işlerlik açısından verimli ve asal kurguda tıkanma yaratmayan bir yöntem olarak seçilmiş. Çünkü romanda kurgu bir anda kesilerek bir diyalog parçası ya da sorulan soruya verilen yanıt veyahut alıntılanan bir havadis biçiminde verilen bu reel datalar; romanın her yerine serpiştirilmiş durumda. Belki biraz daha sınırlı tutulmaları tercih edilebilirdi. Tarihsel olaylar arasında verilen Mehmet Ali Aybar kıssası da romanda özel bir yer tutuyor. Matbaa baskını, kapatılan gazete vs örnekler yanında Nâzım Hikmet’in dışlanması ve tevkifiyle, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi gibi bugün bile yoğun ilgi gören hadiselerin o günün basınında ve hareketin içinden gelen insanlar arasında nasıl karşılandığına ilişkin bölümler; ‘Bir Gün Yeniden’ içinde Tahir Abacı’nın incelikle işlediğine tanık olacağınız yerler arasında.
Devrimcilik konusu; burjuvazi karşıtlığı esas alınarak Ferhat Güneş’in yaptığı iç sorgulamalarında başarılı bir şekilde hissettirilebilmiş. Bir idealizasyondan ziyade etten kemikten ibaret ve bizler gibi defoları olan bir karakterin hayat hikâyesini okumuş oluyoruz. Ruhunu doyuramadığı konularda güdülerinin hâkimiyeti altına nasıl kolayca kapıldığını da…

Tahir Abacı; romanın içinde sade anlaşılır bir dil kullanmaya özen göstermiş. Romanın başında, sol jargon içinde kullanılan ve bugünün okuyucusuna uzak gelecek bazı terimsel ifadelere neden yer verdiğine dair açıklamada bulunuyor. Romanın geneli itibariyle bazı cümle kullanımlarında; tanımlama, betimleme şeklinde anlatıcı sesini tercih eden yazar; diğer yerlerde yazar sesi olarak ifade edebileceğimiz klasikleşen tarzı benimsemiş. Biçimle alakalı sıkıntılı bir nokta göze çarpmıyor. Roman; ay/yıl gibi bölümlendirilmelere gidilerek sıralandırılmış ve yukarıda belirttiğimiz gibi yaklaşık yedi yıllık bir serimi içeriyor. Kitap, verimli bir okuma vadediyor. Son olarak görsellerdeki renk seçiminin ve kapak fotoğrafının ‘yakışıklı’ durduğunu da belirtmek gerek.

Bir dönemin sert lodosunu ve sanat, siyaset, hayat hattında bir insanın ve yoldaşlarının mücadelesini okumak isteyenlerin, Tahir Abacı’nın bu romanına bakmaları gerekiyor.



bir-doneme-tutulan-mercek-518498-1.