Bir lav silahı olarak sinema!

01.09.2019 09:32 BİRGÜN PAZAR
Tarantino’nun görünürdeki radikalliği bizi aldatmamalıdır, çoğu zaman gösterişli bir hal alan bu radikalliğin esbab-ı mucizesi bizi aldatıcı cazibesiyle büyülemek ve böylece esas itibariyle gerçek bir düşüncenin yokluğunu görmememizi sağlamaktır.


Murat Tırpan

Not: Bu yazı okuyucunun filmi izlediğini varsaymaktadır.

Bildiğim kadarıyla altı tane ‘bir zamanlar’ filmi vardır sinema tarihinde: “Bir Zamanlar Batı’da” (Sergio Leone 1968) “Bir Zamanlar Amerika’da” (S. Leone 1984) “Bir Zamanlar Meksika’da” (Robert Rodriquez 2003) bizden “Bir Zamanlar Anadolu’da” (Nuri Bilge Ceylan 2011) “Bir Zamanlar Londra’da” (S. Rumley 2019) ve şimdi “Bir Zamanlar Hollywood’da” (Q. Tarantino 2019) Diğer tüm ‘bir zamanlar’ filmleri zaman zaman gerçekten esinlenenler olsa da genelde kurmaca bir hikâye anlattılar izleyicilerine, oysa şimdi Tarantino gerçek bir zamanın, gerçek karakterlerle süslenmiş bir dönemin hikâyesini konu ediyor. Elbette burada da kurmaca karakterler başrolde ama neredeyse diğer tüm öğeler gerçek üzerine kurulmuş durumda. Tarantino’nun kendi tarzına uygun olarak yaptığı şey ise tarihi farklı anlatmak, deyim yerindeyse bir alternatif tarih yazmak. Bu tam da bir tür okült sanatıdır, Richard Holmes’in biyografi türü için yazdıklarını hatırlarsak oradakine benzer bir şeydir, ölmüş bir insanı yeniden diriltmeye. Yeniden diriltirken hermetik anlamda yeniden üretmek, bu bağlamda da -postmodernler çok sevse de- söz konusu çaba nihai niyetlerin en ihtiraslı ve kâfir olanıdır!


Filmde bu niyeti temize çeken iyi bir sahne var. Dramatik yapı içerisinde anlamsız görünen (ki muhtemelen öyle olan) fakat bizim okumamız için gayet anlamlı bir sahne. 8 Ağustos 1969 gecesi ‘Manson Ailesi’ üyeleri tarafından, bebeğinin doğumuna iki hafta kala Los Angeles’taki evinde vahşice öldürülen oyuncu Sharon Tate’in sinemada kendini izlediği sahneden bahsediyorum. Bu tuhaf sahnede Tate rolünü oynayan Margot Robbie sinema salonunda seyirciyle birlikte kendi filmini izler, beyazperdede gerçek Sharon Tate ve Dean Martin’in oynadığı gerçek film dönmektedir. Bu sahnede kurgusal Tate çok mutludur. Tarantino’nun büyüsüyle yeniden dirildiği için mi acaba? Bizler de fani izleyiciler olarak -burada ikinci Tate fani değildir- gerçek Tate’i izleyen kurgusal Tate’i izleriz. Edebiyatta en afili biyografiler muhatabını allayıp pullayıp yeniden yaratırken sinemada biyografi filmler karakterini ete kemiğe büründürür, görünür hale getirir. Tate bu sahnede aslında görünür hale geldiği için mutludur, film boyunca pek konuşmaması da bundandır, ölümden dönenler pek konuşmazlar.

Bu sahne bir yarılma yaratır, izleyici olarak hangisine inanacağız? Tipik bir Tarantino izleyicisi olarak sinema tarihini bilerek salona giriyoruz, filmdeki beyazperdedeki Tate mi gerçektir onu izleyen bizim beyazperdemizdeki mi?

Bu sahne ile beyazperdede sahte bir Tate filmi üretmeyerek, Tarantino bu iki düzeyi ayırıyor sanki. Diyor ki bak iki Tate var, ben bu ikincisini, ayaklarına bayılıp size uzun uzun gösterdiğimi filmi sonunda kurtaracağım. Kendi karakterinin yanında yer alıyor. Diyor ki, Tate’in kendi filmini gülerek izlemesini sağlayacağım. Bu gerçekten insanlık tarihinde rahatsız olduğumuz bir olayı -mesela Hitler’i yakarak öldürmek- ‘olumlu’ şekilde değiştirerek içimize su serpmek midir? Hitler’i sinema salonuna kapatarak, Manson Ailesi’ni bir aktör ve dublörü tarafından öldürmek, şiddet kullanıyor ve özendiriyor diye eleştirdiğimiz sinemanın nelere kadir olabileceğini gösterme çabası mıdır? Yoksa egodan fazlasıyla şişmiş bir yönetmenin her şeyi yapabileceğine olan inancı, ona bu konuda verdiğimiz meşruiyete güvenerek yaptığı güç gösterisi midir?

Bir Zamanlar Hollywood’da’nın büyük bir sinema yıldızı olmak istediği halde on yıl önce oynadığı televizyon dizisindeki kovboy karakteri üzerine yapışmış bir oyuncu olan Rick Dalton (Leonardo Dicaprio) ve onun dublörü, yardımcısı, hatta tek arkadaşı -alter egosu da sayılabilir- Cliff Booth (Brad Pitt) üzerinden yürüyen bir öyküsü vardır. Ama aslında gerçekten pek de bir öyküsü yoktur, filmin büyük kısmında Dalton’un setlerini, evini ve filmlerinden parçaları izleriz, daha az kısmında da Booth’un yalnızlığını. Uzun uzun izlediğimiz bu sahneler 1969 yılının Hollywood’unu yeniden yaratma amacını güder, göz alıcı zanaatkârlık anlarıdır. Bir Zamanlar Hollywood’da’ya yakından baktığımızda görürüz ki filmdeki dişe dokunur tek şey sondaki değiştirilmiş cinayettir. Film temelde yönetmenin daha önce sık kullandığı bir formüle dayanır: travmatik/sansasyonel bir hadiseyi al ve ona mutlu son ekle. Mümkünse karşılaşma hikâyeleri yarat, bunları yaparken de izleyicilerine uğraşabilecekleri bol bol referans ikram et. Hitleri öldürmek ya da Manson’ları yakmak zaten izleyiciye yeterince çekici gelecektir.
Bütün film son on beş dakika için vardır. Her zaman olduğu gibi, duyduklarımıza göre filmin ilk hali daha uzundur, evet her zaman bir director’s cut vardır. Film içinde filmler, anekdot hikâyeler, karakterler hep daha çoktur. Ama aslında bu ‘çok’ ‘yok’u gizlemek için vardır. Slavoj Žižek, Yamuk Bakmak (Metis, 2012) adlı meşhur kitabında modernist bir metin prototipi olarak Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’ini; postmodernist bir eser olarak da Fritz Lang’ın Leylaklar Açarken adlı filmini örnek gösterirken modernist eserde, merkezdeki boşluğun özneyi kışkırtmasına karşın; postmodernist eserde merkezin tüm doluluğuna rağmen öznede ürkütücü bir boşluk hissi doğurduğunu ifade eder. Tarantino filmleri gibi, hep çok doludur ama ‘triviaları’ çıkarın ortada pek bir şey kalmaz.

bir-lav-silahi-olarak-sinema-618799-1.



Tarantino bizi şaşırtmak isteyen bir sihirbazdan farklı değildir! Filmden tipik bir sahneye daha bakalım bunu anlatmak için. Booth’u oynayan Brad Pitt anten tamir etmek üzere çatıya çıkar, Pitt’i özleyenler için açıkça keyifli olan bu sahnede oyuncu anlamsızca üstünü çıkarır ve en seksi haliyle sigara içer. Yan evdeki Tate müzik dinlemektedir. Tarantino sahneyi uzatır, Tate’in pencereden bakıp Booth’u görmesini bekleriz. Tüm sahne buna dalalettir ama asla bu beklenen olmaz! Onun yerine beklemediğimiz bir flashback ile Booth’un bir setten Bruce Lee’yi döverek nasıl kovulduğunu izleriz. Peki, bu karşılaşma asla yaşanmayacaksa Booth’un çatıya çıktığı bu uzun sahne neden vardır? Söz konusu flashback başka bir noktada gösterilemez miydi? Sinemayı bize yeni kapılar açtığı, tartıştırdığı, değişmemizi sağladığı için severiz ya da kendimizi bulduğumuz için. Tarantino içinse sinema belli ki bir oyun alanıdır, aynı numaraları tekrar tekrar göstererek bizi şaşırtarak mutlu olduğu.

Bu oyun alanı sürekli kutsanır. Mesela Deathproof’un (2007) dublörü Mike mesleğini bırakıp arabasıyla kadınlara musallat olduğu için cezasını bulur; buradaki dublör Booth ise, karısını öldüren ama yırtan bir katil olmasına rağmen, her şeye rağmen dublör olarak kaldığı için tarihi kurtarır! Bir oyuncuya inandığı ve hep onun yanında olduğu için hippileri öldürerek temizler kirli geçmişimizi. Yoksa Polanski’yi de mi? Filmdeki en dehşet verici meselelerden biri de budur. Tarantino tüm hippi kültürünü Manson Ailesi üzerinden mahkûm ederken -ki hiç öyle değildi, bu konuda okuyucuyu Netflix’in Mindhunter dizisine alalım- arkadaşı Roman Polanski’ye pek bir laf etmez. Hatta Dalton’un kişisel hikâyesinde, lav silahını gerçekte kullanabilir hale gelerek erkekleşmesi Polanski’yle tanışma şansı anlamına gelir. Artık gerçek bir aktör olabilecektir. Zaten gerçek hayatta da yönetmenin Polanski’yi tecavüz iddialarına karşı savunduğu hatırlarsınız. 2003 yılında yapılan bir röportajında, Tarantino’nun on üç yaşındaki kızın cinsel ilişkiye kendi isteğiyle girdiğini söyleyerek Polonyalı yönetmeni savunması tepki toplamıştı, Tarantino, Howard Stern ve Robin Quivers’a verdiği röportajda “On üç yaşındaki birine tecavüz etmedi” diyordu: “Bu kanunen tecavüzdü. Kanuni olarak reşit olmayan biriyle cinsel ilişkiye girdi, peki. Ama bu tecavüz değil.” Robin Quivers, Tarantino’ya çocuğa tecavüzden önce psikoaktif ilaçlar ve alkol verildiğini hatırlatmasına rağmen ünlü yönetmen görüşünde ısrar ediyordu, “Hayır, böyle bir şey olmadı. Mağdur çocuk ilişkiye girmek istedi ve onunla flört etti”. Bu gerçeği bildiğimiz halde filmde dublör Booth’un ona oral seks yapmak isteyen kızın yaşını sormasını ciddiye alabilir miyiz? Aynı röportajda Tarantino tecavüz olması için şiddet kullanılması gerekir, diyordu, bu filmde de filmin sonunda içimizin yağlarının erimesi için kullanılan şiddet de bize yapılmış bir tür tecavüz anlamına gelmez mi?

Tarantino filmde özetle diyor ki “Keşke lanet hippiler Sharon’un evine değil de komşuları olan kariyeri düşüşe geçmiş aktör ve dublörünün evine girseler, Sharon hayatta kalsa ve bu olay aktörümüzün Sharon’un yönetmen olan kocası Polanski ile tanışmasına vesile olsa.” Ama sadece bunu demiyor dikkatli olmak gerek, “Keşke aktör ve dublör bu hippileri tanınmayacak hale getirerek öldürseler” de diyor. Hatta -bir filmde kural olarak lav silahı gösterilirse o kullanılır ya- şöyle güzelce bir yaksalar. Tarantino intikam hikâyelerini seviyor, ama intikamın mesela ince elenip sık dokunmuş planlarla yapıldığı uzak doğu filmlerinin aksine sınırsız şiddet içermesi gerektiğini düşünüyor. Tarantino için sinema çok sıcak bir lav silahıdır, kötüleri kızartmak için. Bu kötülerin gerçekten kötü olup olmadığı, tarihin diğer dinamikleri ve hukukun üstünlüğü falan söz konusu bile değildir. Ne de olsa sinemada her şey mübah! Ne de olsa küçük çocuklar rıza gösterdiği takdirde bu tecavüz olmuyor, filme de +18 (R) yapıştırırsınız olur biter. Tarantino sineması bol referansa, şaşırtmacalara ve şiddet yoluyla üretilen katarsise dayanır, bütün gösteriş boşluğu gizlemeye yarar.

Tarantino’nun görünürdeki radikalliği bizi aldatmamalıdır, çoğu zaman gösterişli bir hal alan bu radikalliğin esbab-ı mucizesi bizi aldatıcı cazibesiyle büyülemek ve böylece esas itibariyle gerçek bir düşüncenin yokluğunu görmememizi sağlamaktır. Nasıl ki artık tablosuz çerçeveleri, ölü inekleri ve dışkılarını, insanın bedeninin içine dair video artları sanatta bol bol görüyorsak günümüzde sinemada da kendine dönen sahneleri, flashback içinde flashbackleri, anlamsız kesmeleri, film içinde filmleri, gizlenmiş göndermeleri vb. çok sık izliyoruz. Buna izleyici için yapılmış ‘sarsıcı ifrazatlar’ adını koyabiliriz. Ama bu sanat yapıtının değerini tamamen kaybetmesi ve piyasanın bir parçası haline gelmesi anlamına gelmez mi?

Filmde Tarantino tepki çekeceğini bile bile neden Bruce Lee’yi Booth’a dövdürür? Hatta neden Bruce Lee de vardır bu filmde? Bu sadece dönemin Hollywood’unu yansıtmak için gerekli öğelerden biri midir? Yönetmen sinemada şiddetin ikonik karakterlerinden birini kendi kurgusal dublörüne alçaltıcı bir şekilde dövdürterek ne yapmak istiyor olabilir? Bütün o Bruce Lee gerçekte böyle değildi tartışmalarına kendimizi kaptırıp, bunu ancak -Muhammet Ali bile değil- kendi yarattığı karakterinin başarabileceğini söyleyen bir egoyu göremiyor olabilir miyiz?