Bir ölünün mektubu
KAAN SEZYUM KAAN SEZYUM

Ben ölmüşüm... Evet, ölüyüm ben galiba... Ama tabii beni kim öldürdü, nasıl öldüm hiç kimsenin umrunda değil. Daha doğrusu umurunda ama bir şey yapılamıyor. Ben nerelerde öldüm daha önce acaba?

Bir keresinde bir trende gidiyordum, hızlı hızlı, bir baktım ölmüşüm... Sonra ne oldu, işte gördüğünüz gibi ben buralardayım, ailem falan perişan halde... Peki, ben neden öldüm, kimin ihmali yüzünden öldüm, niye öldüm? Kim bu işin sorumlusu... Cevap yok, öldüğümle kaldım, üzülenler de üzüldükleriyle. Birisi ya da birilerinin ihmali vardır belki, bilinmez. Ben öldüm, orası gerçek.

Bir keresinde ekmek almaya gidiyordum, eve dönemedim. Beni kim vurdu, ne oldu, niye böyle oldu bilemiyorum. Neden öldüm, o da belirsiz. Tek belli olan şey burada olmadığım. Bu satırları sizlere aranızdan ayrı bir yerden yazıyorum. Sonra daha kötü şeyler olmuş, annem de üzülmüş.

Bir keresinde bir madende kaldım, çok kalabalıktık. Niye orada mahsur kaldık, bizi neden oraya soktular, biz nasıl bu kadar zor duruma düştük? Gerçekten bilmiyorum. O madene izni kim verdi, kim kime ne şekiller yaptı? Onu da bilmiyorum. Tek bildiğim burada olmadığım, ben ve birçok arkadaşım... Öldük biz, arkamızdan büyük bir mezar yaptılar.

Bir keresinde büyük bir inşaatta çalışıyordum, bir de baktım ölmüşüm. Beni kim o kadar uzun süreler çalıştırdı, niye gerekli güvenlik önlemleri alınmadı, neden sorumlular bulunmadı, vallahi bilemiyorum. Tek bildiğim burada olmadığım.
Bir keresinde ufacığım daha. Öldüğüm günün ertesi gazeteler ‘Roket düştü’ yazmış. Ölmüşüm haliyle. Zaten hayata başlamamıştım, aniden bitivermiş. Şimdi ölüyüm, konuşamıyorum... Neden o roket ‘düştü’, nereden ‘düştü’, kim ‘düşürdü’ bilemiyorum... Tek bildiğim ölü olduğum...

Bir keresinde bir garın önünde duruyordum, ani bir patlama oldu. Ölmüşüz... Ambulanstan önce biber gazı gelmiş öldüğümüz yere. Niye geldi, neden geldi, nasıl geldi bilemiyorum. Bomba bizim olduğumuz yere nasıl gelebildi, o da meçhul. Herhangi birinin ihmali ya da sorumluluğu var mı, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim öldüğümüz. Öldük biz.

Bir keresinde evdeydim, uyuyordum, uyanamadım. Zehirlenmişim... Nasıl buraya geldik, niye geldik, hangi şartlar, kimler yüzünden oldu bilemiyorum. Tek bildiğim öldüğüm.

Bir seferinde denizdeydim, bir seferinde trafikte, bir seferinde kimsenin olmak istemeyeceği bir çatışmanın ortasında, bir seferinde sadece silahların önünde, bir seferinde toplumları toplamak için, bir seferinde ise sadece umursamazlık ve ihmalden hep öldüm, hep öldüm, hep öldüm. Daha yaşamak nasip olmadı...
Daha yaşamak nasip olmadı ama görüyorum, aranızdan bazıları çok güzel yaşıyor. Her şeyden korunuyor, insanlardan toplumlardan, halklardan ayrı, apayrı, çok güzel, çok pahalı, çok lüks, çok şatafatlı, çok varaklı, çok tüllü, çok pahalı yerlerde...

En pahalı yemekler sizlerin boğazlarından geçiyor, en güzel tatlılar sizin damaklarınıza konuyor, en lüks arabalardan da lüks arabalar sizlerin ‘kutlu’ basenlerinizin altında kıçlarınızı ısıtıyor. En acayip meyveler sizin sofralarınıza geliyor, en gösterişli otellerin kapıları sizlerin çok pahalı ayakkabılarınızın, yüzüklerinizin, kolyelerinizin, altından bileziklerinizin önünde şıngırdıyor.
Sizin lüks ve gösteriş merakınızın ışıltısı bizim hayatlarımızı aydınlatamıyor. Dolaylı da olsa hepiniz, hepimiz benim ölümümden sorumluyuz. Bu günleri bu hale getiren hepimiziz. Sen, siz, o, sizler ve sen... Benim hayatımı hepiniz aldı.
Bu arada bir haber vereyim, cennet de cehennem de yaşadığımız ve başkalarına yaşattığımız bu dünyada.