Bir protokolün aynasında Türkiye’de sendikal hareket: 'Fabrika ayarlarına dönmek lazım!'

18.08.2019 08:45 BİRGÜN PAZAR
Aziz Çelik: Sendika içi demokrasinin gerçekten işlediği, şeffaf, katılımcı ve sınıfsal ve toplumsal sorunları temel alan bir sendikacılığa dönüş lazım. Sözün dar ve geniş anlamıyla “fabrika ayarlarına” dönmek lazım. Demokratik bir sınıf sendikacılığı anlayışına ihtiyaç var. Bu iş elbette zor ve zaman istiyor…


PINAR YÜKSEK

TÜRK-İŞ başkanının açık kalan mikrofondan duyulan ifadelerinin ardından Türkiye’de sendikal hareketin durumu çokça tartışılır hale geldi. Biz de Doç. Dr. Aziz Çelik ile toplu iş sözleşmelerini, Türkiye’deki sendikaların çıkmazlarını ve çözüm önerilerini konuştuk.



► “2019 Yılı Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Anlaşma Protokolü ile Türkiye’de kamu işçileri toplu pazarlığında bir dönem kapandı” şeklinde bir değerlendirme yaptınız, bunu açar mısınız?
Türk-İş ile hükümet arasında imzalanan ve yakında bir benzeri de Hak-İş ile de imzalanacak olan Çerçeve Anlaşma Protokolü Türkiye çalışma ilişkilerinde bir dönemin kapanması anlamına gel iyor. Çerçeve protokoller 1990’lardan bu yana Türk-İş ile hükümet arasında imzalanıyordu. Ancak geçmişteki protokoller birer prensip anlaşması niteliğindeydi. Hukuken bağlayıcı değildi. Son protokol Türk-İş üyesi sendikalar açısından bağlayıcı. Aralık 2017’de 696 sayılı KHK ile (daha sonra yasaya dönüştü) 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na bir madde eklenerek hükümet ve kamu işveren sendikaları ile isçi sendikaları konfederasyonları arasında kamu işçilerinin mali ve sosyal haklarını belirlemek üzere kamu toplu iş sözleşmeleri çerçeve anlaşma protokolü imzalanmasına olanak tanındı. Ayrıca bu protokol hükümlerinin geçerlilik süresi içinde idare ile taraf konfederasyona üye olan sendikalar için bağlayıcı olacağı hükme bağlandı. İşte püf noktası burasıdır. Türkiye’nin çalışma ilişkileri rejiminde toplu iş sözleşmesi ehliyet işkolu sendikalarına ait. Konfederasyonlar toplu iş sözleşmesi bağıtlayamaz, toplu iş uyuşmazlığı çıkaramaz ve greve gidemez. Bunlar işkolu sendikaları yapabilir.

Toplu iş sözleşmesine taraf olamayan ve greve başvurmayan konfederasyonlara toplu iş sözleşmeleri açısından bağlayıcı protokol imzalama yetkisi verildi. Tek sorun konfederasyonların greve başvuramaması değil. Üye sendikaların iradesi aranmaksızın konfederasyona bağlayıcı protokol yapma imkânı tanındı. Bu düzenleme bir garabettir. İşkolu sendikalarının toplu pazarlık yetkisini boşa düşürmekte ve greve başvurmalarını imkânsız hale getirmekte. Bu düzenleme açıkça Anayasaya aykırı. 6356 sayılı Yasanın diğer maddeleri ile çelişkili. Ancak sonuç olarak protokol aksi bir yargı kararına kadar bağlayıcı.

Protokolün bağlayıcılığı protokolde yer alan konularla sınırlıdır. İşkolu sendikaların bu protokolde hüküm altına alınmayan konularda müzakere etmeleri hukuk tekniği açısından mümkündür. Ancak ücret ve parasal düzenlemeler konusunda bağlayıcı bir protokol varken diğer konularda sendikaların pazarlık gücü kalmaz. Ücretlerde anlaşma sağlandıktan sonra diğer konularda greve başvurulması söz konusu bile değil.
Bir dönemin kapanmasının anlamı Türkiye’de kamu işçileri toplu pazarlığının tıpkı kamu görevlileri toplu sözleşmelerinde olduğu gibi tepede konfederasyon düzeyinde ele alınması ve grevsiz bir şekilde yürütülmesidir. Böylece merkezi bir ücret disiplini sağlanmış olacaktır. Dahası işkolu sendikalarındaki merkez kaç eğilimlere ket vurulmuş olacak, olası yol kazaları sonucu greve çıkabilecek işkolu sendikalarının grevlerinin ertelenmesine gerek kalmayacaktır.

► Kamu işçileri arasında sınıf içi farklılaşmaya da işaret ediyorsunuz, bu ne anlama geliyor?
Şu anda üç farklı kamu işçisi var. Bu protokolün kapsamına giren ve belediyelerde kamu işçisi statüsünde çalışan eski kamu işçileri. Bu kamu işçilerinin kıdemi oldukça uzun ve ücret ve sosyal hakları uzun yıllardır devam eden toplu iş sözleşmesi düzeni nedeniyle diğer işçilere göre daha yüksektir. İkinci grup kamu işçileri 696 sayılı KHK kapsamında merkezi idarede kadroya alınan eski taşeron işçilerdir. Üçüncü grup kamu işçileri ise yine 696 sayılı KHK kapsamında kamu işçisi olarak değil belediye şirketlerinde işe alınan eski taşeron işçilerdir. Bu üç kategori arasında devasa farklar var. Merkezi idarede kadroya alınan eski taşeron işçilerin toplu iş sözleşmesi yapması 2020 ortalarına kadar yasaklandı. Bunlar her 6 ayda bir yüzde üç zamma mahkûm edildi. Ücretleri asgari ücret civarındadır. İmzalanan protokol ikinci ve üçüncü grup kamu işçilerini kapsamıyor. Onlar için 2020 yılı ortalarından sonra yeni bir protokol imzalanacak. İkinci ve üçüncü grupta er alan işçilerin sayısı 750 bini buluyor. Bunlar için imzalanacak protokol ve toplu iş sözleşmesi ile ücret ve sosyal haklarının birinci sınıfta yer alan kamu işçilerine ulaşması mümkün değil. Aynı işi yapan kamu işçileri arasında ciddi bir ücret farkı yaşanacak, kamu işçileri hiçbir dönemde olmadığı şekilde tabakalaşacak. Diğer bir ifadeyle ikinci ve üçüncü grupta yer alan işçilerin kamunu yeni taşeron işçileri olacak.

► Türk-İş Başkanının tutumu, açık mikrofondaki ifadeleri sendikal hareket ile iktidar ilişkisi açısından çok tartışıldı, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Konunun yanlış tartışıldığını düşünüyorum. Türk-İş başkanının mikrofon gafı ve siyasal iktidar ile ilişkileri buzdağının görünen kısmı. Bunlar elbette ciddi sorunlar ama mesele sadece Türk-İş başkanı değil. Daha derin. Bu protokol bir sendika hariç kamuda örgütlü bütün sendikalarca imzaladı. Dahası protokol kıdemi uzun ve ücretleri belirli bir düzeyde olan eski kamu işçilerinin büyük çoğunluğunca makul karşılanmış görünüyor. Hiçbir sendikadan tek bir itiraz cümlesinin yükselmemesi Türk-İş başkanından öte bir soruna işaret ediyor. Mikrofon gafı malumun ilanıdır. Şaşırtıcı bir tarafı yok. Atalay döneminde Türk-İş işçi hakları konusunda tek bir toplu eylem yapmadı ve hükümete karşı güçlü bir itiraz yükseltmedi. Bunun bir nedeni siyasal iktidar ile var olan siyasi mensubiyet, bir diğeri ise Hak-İş korkusudur. Özellikle kamu işçisi sayısının 300 binlerden 1 milyon 100 binlere çıktığı günümüzde Türk-İş hükümetle iyi geçinmeyi esas alıyor. Türk-İş geçmişte de bunu yapmıştı. Asıl tartışılması gereken sendikal hareketin yapısal sorunlarıdır. Sendikacıların davranışları bunların sonucudur.

► Kriz derinleşirken işçi sınıfının sendikal hakları tırpanlanıyor adete savunmasız bırakılıyor. İşçi sınıfı mücadelesi ve sendikal hareket için şimdi neredeyiz, mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siyasal iktidarın ve işverenlerin asimetrik gücü ve sendikaların zayıflığı ve isteksizliği nedeniyle sendikal alanda yapay bir çalışma barışı, adeta bir Roma Barışı yaşanıyor. Ancak içten içe artan bir huzursuzluk ve tepki var. Çok sayıda dağınık işçi eylemi ve direnişi ortaya çıkıyor. Kötü örnekler yanında iyi sendikal örnekler ve mücadele deneyimleri de artıyor. Bir yandan sendikaların üye sayısı artıyor ancak öte yandan bu artış kof sendikal yapılar üretiyor. Ciddi bir enerji birikiyor. Sınıf mücadelesi, sosyal mücadele her an süren ve hayatın çeşitli alanlarında kendini gösteren bir süreç. İşçilerin hak arama bilincinde körelmeler ve sendikalarda büyük tıkanıklar olsa da ümitsiz olmamak gerek.

► Sizce buradan çıkış imkânları neler, yeni bir sendikal mücadele açısından nasıl bir perspektife ihtiyaç var?
Günümüzde sendikaların büyük bölümü ile siyasal iktidar arasında güçlü sembiyotik ilişkiler söz konusu. Sendikal demokrasinin zayıf olduğu, kof örgüt yapılarına sahip sendikaların büyük bölümünün üyelerini harekete geçirme gücü zayıf. Konuşulması gereken mikrofon gafından önce sendikal hareketin yapısal sorunları ve sendikal harekete egemen olan zihniyettir. Yapısal sorunlar sendikaları adeta işçilerin erişemediği bir kaleye dönüştürüyor, sendika içi demokrasi şeffaflık ve hesap verebilirlik ortadan kalkıyor. Ortaya oligarşik yapılar ve kastlar çıkıyor. Siyasal seçimlerle işbaşına gelenlerin maaşı bilinirken, sendikal seçimlerle işbaşına gelenlerin ücretlerinin bilinmemesi bunun tipik örneğidir. Sendika içi demokrasinin gerçekten işlediği, şeffaf, katılımcı ve sınıfsal ve toplumsal sorunları temel alan bir sendikacılığa dönüş lazım. Sözün dar ve geniş anlamıyla “fabrika ayarlarına” dönmek lazım. Demokratik bir sınıf sendikacılığı anlayışına ihtiyaç var. Bu iş elbette zor ve zaman istiyor…