birgün

28° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 26.01.2020 10:26

Bir ülkede baskı artarsa özgür sanat da patlar

Sahnede otuzuncu yılını deviren oyuncu Berna Laçin, son yıllarda tiyatroya yönelik her geçen gün artan ilgiye ilişkin, “Baskı artarsa tiyatro artar. Dünyanın her yerinde böyledir bu. Bir ülkede baskı artıyorsa özgür tiyatro, özgür sanat patlar. Türkiye’de de böyle oldu. Tarih böyle” diyor.

Bir ülkede baskı artarsa özgür sanat da patlar

BURAK ABATAY

Oyuncu Berna Laçin tiyatro sahnesindeki otuzuncu yılını yeni bir oyunla kutluyor. Zehra İpşiroğlu’nun kaleme aldığı ve Berfin Zenderlioğlu’nun yönetmen koltuğunda oturduğu Hayal Satıcısı isimli tek kişilik oyun izleyicisiyle buluştu. Fallar, hayaller ve yaşamlar arasında sıkışan bir hikâyeyi aktaran oyun üzerine Berna Laçin’le buluştuk. Hem otuz yıllık deneyiminden yola çıkarak tiyatronun dününü ve bugününü hem de oyunu konuştuk.

► Öncelikle tiyatroda 30’uncu yılınız. Nasıl geçti?
Dile kolay bir 30 yıl. Güzel, dolu dolu geçti aslında. İyi ki yapmışım. Çok erken yaşta başladım tiyatroya. Amatör olarak 15’lerimde İzmir’de sahneye çıktım ama profesyonel olarak tiyatroya başlamam Yıldız Kenter’le oldu. 18-19 yaşlarındaydım, o yüzden 30 seneye biraz erken ulaştım. Henüz 40’ları bitirmeden otuzuncu seneyi kutlamak çok sık görebileceğiniz bir şey değil. Erken kalkan yol alır diyorum ben.

► Ama Yıldız Kenter bir şanstı, değil mi?
Bir şans demeyelim ona, çok büyük bir şanstı. Ondan sonra da şehir tiyatrolarına geçtim. 20 yaşımda kadroya geçtim. Kadroya geçen en genç insan bendim. Benim jenerasyonda bile hâlâ kadro bekleyen arkadaşımız var. Sonrasında ben o kadroyu istifa etmek suretiyle bıraktım. Şu anda o kadrodan emekli olacaktım çok güzel bir maaşım olacaktı. Hatta onca sene bir tek bir çift ikramiyeli falan güzel maaşım olacaktı. Şehir Tiyatroları’ndan da kadro almak o kadar zor bir şey ki. İstifa dilekçemi verdim ve özel tiyatro yapacağım ben dedim.

► Tabii tek gerekçesi bu değildir herhalde?
Şöyle, biz aslında ayrılan bir gruptuk. Tilbe Saran, Cüneyt türel, Cihan Ünal, Cem Davran ve ben. Seçimlerle birlikte kadroların bir anda çok değiştiği bir döneme denk geldik. O değişimle beraber birden Şehir Tiyatroları’nda da her şey alt üst oldu ve hep belli oyunlar, belli şeylere kıstırılacağının habercisi oldu. Ben de daha canıma göre tiyatro yapmak istiyordum. Repertuar kurulları değişti bir anda, çok gençtik ama içteki yapıyı görüyorduk. O zaman da konuşuldu, “Bundan sonra eserler şöyle böyle seçilecek” diye. Mesela orada bana sen şu oyunda oynayacaksın dediklerinde ben mecburcuydum. Her şeyde izin alman lazım, hiçbir şey söyleyemezsin. Konuşamazsın, imza veremezsin, bir kampanyayı imzalayamazsın. Hiç bana göre değildi. Biri bana bir şey yapma dedikçe onu yapmaya çalışan bir ruhum var. Aslında çok uyumlu bir insanımdır ama böyle damarıma basıldığı zaman iyice tersini yapma ihtiyacı duyuyorum. Aslan burcuyum belki ondandır.

BU ÜLKEDE HAYAT ÇOK PAHALI

► Geçtiğimiz haftalarda DT’de büyük bir kıyım yaşandı. Olup bitenleri nasıl izlediniz?
Her zaman kadroların çok şişik olduğunu da söyledim. Benim zamanımda da ben hep 3 oyunda birden oynadım. Benimle birlikte bir kadromuz vardı. Hep aynı 30 tane insan vardı hep onlar oynardı ama bakardın 250 kişi orada kadrodaydı. Her şeyi eğrisiyle doğrusuyla koymak lazım. Bizim insanımız çok garantici, illa herkes kadroya girmek istiyor, neden? Başka türlü tiyatro yapabilen bir sürü insan var. Gençler çok ciddi çok iyi işler yapıyor. Bu şu da değil tabii. Buraları yok edelim kapatalım ödenek olayını bitirelim. Bu da yanlış. Bir de devlet ödenekleri için diyorlar ya, “Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok.” Sanırsın bunu söyleyenler dünyanın her yerindeki tiyatroları görüyor. Bizim bildiklerimiz hangileri acaba? Devletin ciddi ödenekler yatırıp belli kadroları açıp ve ciddi prodüksiyonlara da para yatırması lazım. Ama ödenekleri o kadar az ki şu an, arkadaşlarımızla en büyük tartışma konumuz. Şu iki üç kişilik oyunların yakalarını bırakır mısınız ey şehir ve devlet tiyatroları? Sen Şehir Tiyatrosu’sun, müzikali sen yapacaksın ben yapamam. Benim öyle bir bütçem yok, ben o parayı çıkaramam. Çünkü ben halktan o parayı isteyemem çünkü benim halkımda o para yok. Olsa isterim ben de 250 pound, İngiltere’deki gibi. Ama ben nereye isteyeceğim, şu anki oyunlara bile gelemiyor insanlar. Biz 5 sene zam yapmadık insanlar haklı olarak zorlanıyor ve üzülüyorsun. Çünkü insanlar gelemiyor. Çünkü hayat çok pahalı bu ülkede.

bir-ulkede-baski-artarsa-ozgur-sanat-da-patlar-679843-1.
3-5 liraya oralara oyunlara gidiyor insanlar. Özel tiyatro yapan bizler için çok büyük haksız rekabet. Buna da tamamım. Ama o zaman sen git Shakespeare yap, büyük müzikaller yap, sen o zaman dev 40 kişilik kadrolar kur kostümler yap. ​

POLİTİKACILAR BİZDEN ÖĞRENECEK

► DT ya da ŞT ile nasıl rekabet edilir bu durumda?
3-5 liraya oralara oyunlara gidiyor insanlar. Özel tiyatro yapan bizler için çok büyük haksız rekabet. Buna da tamamım. Ama o zaman sen git Shakespeare yap, büyük müzikaller yap, sen o zaman dev 40 kişilik kadrolar kur kostümler yap. Benim yapamadığım işleri yap. Ya bırak 2-3 kişilik şeyleri de ben yapayım. Dünyanın her yerinde bu böyledir asıl. Herhangi bir politikacı çıkıp dünyanın hiçbir yerinde bu yok deyip bize öğretmesin çünkü biz biliyoruz. Varsa ihtiyaçları bize soracaklar biz onlardan öğrenecek değiliz şunca sene sonra. Dünyada bunun bir sürü alternatifi, formülü var. Bunu kimi zaman oynayana oynayacağı şekilde yaparsın, kadroyu daha sıkı tutarsın ama sen teknik kadroyu tutacaksın kendine. Oyuncular için sözleşmeli çalışmanın önünü açabilirsin. Ben de döneyim şehir tiyatrolarına, öyle bir rol koy. Senin bana ihtiyacın vardır, ben geleyim oynayayım. Senin bunun için bana bir ömür maaş ödemene de gerek yok. Ben bunlara da tamamım ama hani her şeyi kısalım kapayalımla değil. Yol ve yöntemin değişmesi gerekiyor. Bir çekirdek ekip kurar bunu korursun, sözleşmeli çalışacaksan da ona göre para vereceksin. Sizin sözleşmeli dediğiniz çalışanlara o kadar az para veriyorlar ki, sözleşmeli öğretmen gibi bir şey. Oyun başı ciddi bir para olacak, herkes onu alabilmek için uğraşacak, seçmelere girecek, o rolü hak etmek için çalışacak. Onu da sen tanıdığının çocuğuna verirsen hiçbir seyirci gitmez. Şimdi devlet kadrolarını dolduruyorsun, yengenin çocuğunu koy oraya iki tuşa basıyor. İş hantallaşıyor ama sahneye çıkınca öyle olmuyor o iş. Torpille dönebilecek bir işimiz yok bizim. Öyle olsaydı bu kadar oyuncunun hepsinin çocuğu star olurdu ama olmuyor işte. Çok büyük ödeneklerle büyük işler yapılmalı. Temel teknik kadrolarını tutup insanlarla anlaşmalılar. Dışarıdan yönetmeni getirtecek, yurtdışından da getirtecek.

► Tiyatrodan insanlarla sohbet ettiğimde iki tip insan görüyorum. İlki, DT ve ŞT kapatılsın. Diğeri ise hiçbir oyuncu güvencesiz ve kadrosuz çalıştırılmasın…
Ben ikincisine katılmıyorum. Memur zihniyetiyle hiçbir şeyin geliştiğini fayda geldiğini görmedim. Memuriyet bir süre sonra insanları “abi salla baş al maaş”a getiriyor. Dediğim gibi DT daha büyük işler yapmalı, bizim yapamadığımız şeyleri…

► Evet, uluslararası bir tiyatro festivalinde bir şey izliyorsun sonra dönüp memlekete bakınca o farkı görebiliyorsun…
Şöyle durumlar da oluyor. Mesela biz hangi salona el atalım, devlet tiyatrosu geliyor alıyor o salonu, devletleştiriyor. Salonumuz kalmadı. Böyle özel tiyatroların yaşaması mümkün değil. O zaman devletin tekelinde, birilerin canı nasıl oyun istiyorsa onun olduğu bir dünya haline gelir. Özgürce kimse lafını söyleyemez. Çünkü devlet veriyorsa maaşını, lafına sözüne karışır arkadaş.

► Son yıllarda tiyatronun büyük bir sıçrayışına şahit oluyoruz. Oyun, sahne, seyirci sayısının niceliği ve niteliği noktasında büyük bir sıçrayış var. Böyle bir şey nasıl oldu?
Hep böyleydi. Baskı artar, tiyatro artar. Dünyanın her yerinde böyledir bu. Bir ülkede baskı artıyorsa özgür tiyatro, özgür sanat patlar. Türkiye’de de böyle oldu. Tarih böyle. Neden Rus edebiyatçıların o dönemki eserlerine bayılıyor? İnsanlar en karanlık dönemde yazıyorlar da ondan bu kadar iyiler. Tuhaf bir şey ama sanata bazen böyle faydası oluyor yaşadığın zorlukların. Daha çok şey görüp daha çok şey söyleme ihtiyacı duyuyorsun. Konfor alanından çıkma ihtiyacı hissediyorsun ve çıktıkça yaratıcılık artıyor. Bu hep böyle.

► Peki, siz mesela bu 30 yıllık tiyatro hayatınız boyunca değişimi nasıl izlediniz?
Şimdi şöyle, her zaman şunu demeyi çok severler: Tiyatro bitti. Dönem dönem böyle başlıklar atarlar. Hiçbir zaman bitmedi. Her zaman tiyatro seyircisi vardı ve her zaman tiyatro etkili bir araçtı. Bilmem kaç bin yıldır bir şey varsa o şey bir yere gitmez. Televizyon gidebilir ama bir şey insanlık tarihi kadar eskiyse gitmez. İnsanla beraber var olmuş bir şey. Son zamanlarda biraz da bu kadroların gelmemeleriyle gençler bu sefer dedi ki biz de gidelim özel bir şeyler yapalım. Tamam, 500 kişi doldurmayalım ama küçük küçük salonlar açalım. Biz artık onların istediğini yapmaktan sıkıldık deyip başka bir yol açtılar. Bence çok güzel oldu. Ayrı bir renk geldi. Bir sürü küçük salon açıldı, deneysel şeyler yapıldı. Oradan bunu daha büyütenler oldu. Onun için şu an çok renklendi.

► Hayal Satıcısı fikri nasıl gelişti?
5 senedir boyacıyı oynuyorduk. Zaten yeni bir oyun yapacaktım. O sırada fark ettim ki, bu sene benim 30’uncu senem. Zehra İpşiroğlu’nun Duygu Asena Ödülü almış kitabından uyarlama bir oyun olan Hayal Satıcısı ile karşılaştım. Tek kişilik oyun olması sebebiyle, “Acaba yapabilir miyim?” diye düşündüm. Hazır kondisyon da yüksekken başladım.

► İzleyici neler bulacak oyunda?
Uzun bir metindi baya. Bir yandan çok güzel tarafları var ama bir yandan da riskli bir metin. Sürekli kadınları taşlıyor. Kadınları kötülüyor mu, erkin dilini tekrar mı ettiriyor diye düşündüm. Toplumsal bir şey söylemek istedim. Ama parmak sallayarak didaktik bir şey yapmak istemedim. Bu metin de çok elverişliydi. İpşiroğlu’nun da izniyle metin üzerine biraz çalıştık. Berfin Zenderlioğlu ile buluştuk ve oyunu yaptık. Kız kardeşlerin gücü! Işıkçı, fotoğrafçı, müzisyen, asistan, yazar, yöneten, oynayan… Herkes kadın oyunda. Hiçbir pürüz çıkmadı hazırlık aşamasında. Gerçekten kadın eli değmiş bir iş oldu. Hayatıma kadın eli değdi ve hoşuma gitti. Çok çalıştık. Tempolu bir oyun oldu. Yarış arabası gibi gidiyor oyun. Seyirci gülüyor, ağlıyor ve 75 dakikada oyun bitiyor. Ben bu kadar hızlı tempolu bir şey izlemedim.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız