Google Play Store
App Store

Tacim Çiçek'e göra yazmak aynı zamanda düşünceyi derinleştiren, anlamı berraklaştıran ve okuru bilinçli kavrayışa davet eden bir süreç. Çiçek, ayrıca yazarlığın sorumluluğuna ve edebiyatın dönüştürücü gücüne dikkat çekiyor.

"Bir yazarın sözünü sakınmadan konuşma ve yazma hakkı vardır"

Ali Ekber ATAŞ

Eleştiri, deneme, öykü ve roman alanlarında üretimleriyle edebiyat dünyasında kendine özgü bir yer edinen Tacim Çiçek, yazarlığı yalnızca metin üretme işi olarak görmeyen isimlerden biri. Ona göre yazmak aynı zamanda düşünceyi derinleştiren, anlamı berraklaştıran ve okuru daha bilinçli bir kavrayışa davet eden bir süreç. Yazarlık serüveninden eleştirinin işlevine, yazma disiplininden günümüz edebiyat ortamına kadar pek çok konuyu konuştuğumuz bu söyleşide Çiçek, yazarlığın sorumluluğuna ve edebiyatın dönüştürücü gücüne dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyor.

-Yazarlık yolculuğun nasıl başladı?

Okuma ile başladı. Yerli ve yabancı yazarların eserlerini okudukça, sevdiğim bazı yazarların dünyalarına imrendim. Benim için okuma yalnızca bir alışkanlık değil, adeta zihinsel bir beslenme biçimidir. İlk kez bir kütüphaneye sınıf öğretmenimizle gitmiştik. Öğretmenimizin sınıfa getirdiği kitapları içten bir sesle okuması ve bizlere ödünç vermesi benim için yeni bir dünyanın kapısını açtı. O günlerde kendimi penceresiz bir ev gibi hissederdim; kitaplarla tanıştıktan sonra içimde pencereler açıldığını, o pencerelerden ışığın içeri dolduğunu hissettim. Her kitap, sanki bilgisizliğin karanlığını kıran bir ışık balyozu gibiydi. Bu yüzden iyi bir okur olmanın yazmanın en önemli koşullarından biri olduğuna inanırım.

-Yazmaya karar verdiğinde ilk adımı nasıl atarsın? Konu mu seni çağırır, yoksa sen mi konuyu ararsın?

Çoğu zaman değişir. Yazmaya değer bir konu önce içimde görünür olmayı bekler. Bunu toprağa atılan bir tohuma benzetirim. Tohum önce görünmez bir biçimde gelişir, beslenir ve zamanla filiz verir. Yazacağım konu da benzer biçimde önce içimde çimlenir. Araştırmalar, okumalar ve gözlemlerle onu beslerim. Sonra yazılmaya hazır olduğuna karar verdiğimde kaleme alırım. Bazen konu beni çağırır, bazen de ben konuyu ararım; fakat asıl belirleyici olan disiplinli çalışmak ve yazma sürecini içselleştirmektir.

-Yazarlarda “sorumluluk” kavramını nasıl tanımlarsın?

Kimseye nasıl bir yazar olması gerektiğini söyleyemem; herkes kendisinden sorumludur. Ancak bana göre en tehlikeli yaklaşımlardan biri “ideolojisizlik ideolojisi”dir. Çoğu zaman tarafsızlık maskesiyle ortaya çıkar ve egemen ideolojiye hizmet eder. Bir yazarın sözünü sakınmadan konuşma ve yazma hakkı vardır. Çünkü yayımlanan bir metinde yapılan yanlış, binlerce okuru etkileyebilir. Yazarlığın tehlikesi de burada yatar. Bu nedenle yazarın en önemli sorumluluğu, gerçekliğe karşı dürüst olmak ve yazarlık ışığını yüreğini sızlatan gerçeklerin üzerine çevirmektir.

-Türkiye’de eleştiri kültürünün yeterince gelişmediği söylenir. Nasıl değerlendiriyorsun?

Eleştiri, bir yapıtın doğru ve yanlış yönlerini ortaya koyma çabasıdır ve benim için esas olan yapıtın kendisidir, yazarın kişiliği değil. Bir metnin sahiciliğini belirleyen şey dil ile kurgu arasındaki ilişkidir. Dil okura bir lezzet sunarken kurgu da metni ilgiyle sürdürmemizi sağlar. Eleştiride temel ölçütüm, metnin bana duyumsattıklarıdır. Bu anlamda eleştiri benim için “bağcı dövmek değil, üzüm yemek”tir. Ne yazık ki ülkemizde hem bazı yazarlar hem de bazı okurlar eleştiri konusunda yanlış bilgilere sahip. Oysa eleştiri, edebiyatın gelişmesi için vazgeçilmez bir alandır.

-Günlük yazma rutinin var mı?

Hayranı olduğum bazı yazarlar gibi düzenli bir yazma rutinim yok ama düzenli bir okuma alışkanlığım var. Yazacağım konu içimde olgunlaştığında adeta bir trans hâlinde çalışırım. Günler ya da aylar sürebilir bu süreç. Yazdıktan sonra metni sayfa sayfa, bölüm bölüm yeniden gözden geçiririm. En zorlayıcı taraf ise metnin gerçekten tamamlanıp tamamlanmadığı konusundaki kaygıdır. Bu noktada güvendiğim okur dostlarımın görüşleri bana yardımcı olur.

-Bugüne kadar yayımlanan kitapların içinde senin için özel bir yeri olan var mı?

Kesin yanıt vermek zor. Çünkü yayımlanan kitaplarımı bir ailenin çocukları gibi görürüm. Nasıl ki bir anne baba çocuklarını birbirinden ayırmazsa ben de kitaplarımı ayırmam. Hepsi benim için özel ve önemlidir. Yine de yeni doğan bir bebeğin aile içinde ayrı bir sevinç yaratması gibi, son romanım Bela Mıknatısı benim için biraz daha taze ve kıymetli sayılabilir.

-Üzerinde çalıştığın yeni bir roman var mı?

Son aşamasına geldiğim bir roman var: Dengesiz Peri. Yazma tıkanıklığı yaşayan bir yazarın hikâyesi üzerinden ilerleyen bir anlatı. Bunun yanında okuma tutkusunu merkeze alan başka bir anlatının tohumu da içimde büyüyor. Ne zaman görünür hâle gelir, bunu şimdiden kestirmek zor. Yazarlık biraz da böyle bir süreç; bazı hikâyeler insanın içinde uzun süre bekler, zamanı geldiğinde kendini yazdırır.

Tacim Çiçek’le yaptığımız bu söyleşi, edebiyatın yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda düşünsel bir sorumluluk alanı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Onun sözlerinde, yazarlığın temelinde yatan şeyin disiplinli bir okuma, içten bir sorgulama ve gerçekliğe karşı dürüst bir duruş olduğu açıkça görülüyor. Bu yaklaşım, Çiçek’in metinlerini yalnızca edebî bir üretim değil, aynı zamanda düşünsel bir çağrı hâline getiriyor.