Bir zamanlar.. Syriza..

27.09.2015 11:31 BİRGÜN FİKİR
Kimse “ne benzerlik var; Syriza çarpışmadı, teslim oldu” demesin! Kavga henüz bitmedi; üstelik bu “Avrupa ve Avro kavgası”nda yalnız bırakılmış Yunan halkı henüz teslim olmuş da sayılmaz

> TANER TİMUR

20 Eylül’de Yunan seçmenleri yine seçim sandıklarına gittiler ve Ocak ayında iktidara taşıdıkları Syriza’ya yeniden “evet!” dediler. Ne var ki Pazar günü güven tazeledikleri iktidar partisi, artık sekiz ay önce oy verdikleri Syriza değildi. Aynı lideri izlese, aynı bayrağı taşısa, aynı şarkıları mırıldansa bile. Yürekler soğumuştu.
İki Syriza arasındaki fark, Parti’nin son iki ay içinde yapmış olduğu beklenmedik U dönüşünden kaynaklanıyordu. Etkisi de gecikmedi. Parti’ye hayat veren bir sürü büyülü isim artık seçim listesinde yoktu. Parti’den istifa etmiş ya da kovulmuşlardı. Seçim mitinglerinde de Syntagma Meydanı hiçbir zaman Ocak ayındaki kadar coşkuyla dalgalanmadı. Seçmenler daha az oranda (Ocak’taki % 63,6 yerine, % 56,5) sandığa gitmiş ve gidenlerin de % 35,5’u – biraz da kerhen- “Syriza” demişti. Kayıp, oylardan çok (% 1), gönüllerdeydi. Syriza’ya yeniden oy verenler arasında, “günlerce ağlayarak” sandığa gittiğini söyleyenler az değildi.
Galiba bu koşullarda asıl kazanan da Syriza değil Troyka olmuştu. Troyka, üçlü hakem heyeti: AB Komisyonu, AB Merkez Bankası ve İMF. Ellerinde kırmızı kart (Grexit), bu kez “radikal solcu” bir iktidara empoze ettikleri -son altı yılda dokuzuncu- kemer sıkma politikasını daha rahat uygulayacaklarını umuyorlardı.

• • •
Aslında teslimiyet süreci, 13 Temmuz’da “Brüksel Muhtırası” ile başlamıştı. Bir ay sonra, 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan gece de bu Muhtıra bir “darbe”ye dönüştü. O akşam Yunan Parlamentosu’nda toplanan 300 milletvekilinin 222’si, gürültülü bir oturumdan sonra ülkeye 86 milyar avroluk üçüncü “yardım planı”na “evet” demişlerdi. Çoğunluğu Syriza üyesi olan bu milletvekilleri, karşılık olarak da, Troyka’nın -daha önce şiddetle reddettikleri- bütün taleplerini kabul ediyorlardı. Üstelik daha da ağırlaştırılmış formüller altında!..
Oylamada “hayır!” diyen 64 milletvekilinin otuz kadarı Syriza üyesiydi ve aralarında –Troyka ile müzakerelerin çetin cevizi- eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis de vardı. Çoğunluk ancak üç muhalefet partisinin (Pasok, Yeni Demokrasi, To Potami) oylarıyla sağlanmıştı.
Bu noktaya nasıl gelinmişti?

• • •
Galiba bölgemizde hemen her ülkenin kendi koşullarına göre bir “darbe” geleneği var. Bu bazen top ve tüfekle, bazen para kasalarıyla (!), bazen de muhtıralarla yapılıyor.. Yunanistan’da “Albaylar cuntası” çoktan unutulmuş durumda; ordu artık darbe yapmıyor; bunun yerine, AB patronları Yunan Hükümeti’ne ara sıra bir “muhtıra” veriyorlar ve Yunan Meclisi de toplanıp hararetli tartışmalar sonunda bu “muhtıra”yı bir “darbe”ye dönüştürüyor. Çaresizlik içinde; yıllar önce Mrs. Tatcher’in dediği gibi, “başka seçenek yok!” düşüncesiyle.. Ve her “darbe”den sonra da ülkenin borçları artıyor, refah seviyesi azalıyor, işsizler ordusu kabarıyor.
Oysa Yunan halkı, Ocak ayında, tam da bu kısır döngüyü kırmak, bu uğursuz “muhtıra” geleneğine son vermek için Syriza’yı iktidara getirmişti. Şimdi ise yanıldığı anlaşılıyordu. Ve Tsipras’ın ateşli nutukları hala kulaklarda çınlarken, tarih bir kez daha tekerrür ediyor, ülke bir “darbe” daha yiyordu. Üstelik halk 5 Temmuz’da Syriza ve tarihi liderine % 62 destek vererek “ Diren Tsipras!” dedikten sadece bir hafta sonra! Tam da Syriza liderinin bu referandum zaferiyle bir “ulusal kahraman” mertebesine yükseltildiği sırada.. Kendisine çağdaş bir Che gözüyle bakıldığı, zaten bir oğluna da Ernesto adını verdiğinin hatırlandığı günlerde..

• • •
Aslında AB oligarklarını çıldırtan ve “Syriza küstahlığı”na son vermek için harekete geçiren husus da bu referandum olmuştu. Borçsuz yaşayamaz hale gelmiş bir ülke, sıkılmadan alacaklılara meydan okuyor, üstelik benzer ülkelere de kötü örnek teşkil ediyordu. Artık bu durumda önceki şartlardan daha da ağırlarını içeren bir muhtırayı hak etmişlerdi. Ve Muhtıra verildi.

• • •
İşin acıklı tarafı Tsipras ve ekibi de bu kötü sürprizi öngörememiş, zamanında bir “B Planı” hazırlayamamıştı. Belki onlar bile Troyka’nın bu kadar acımasız olabileceğini düşünememişlerdi. Ve bu karmaşada, Hükümet AB Meerkez Bankası’na vadesi gelen borcu nasıl ödeyeceğini düşünürken, halk da panik içinde bankaların önüne yığılmaya başladı.
Aslında bankaların durumu da iyi bilinmiyor, dört büyük kuruluşun milyarlarca avroluk ek sermayeye ihtiyaç duyduğu haberleri yayılıyordu. Sonunda bankalar kapandı ve ATM’lerden para çekimleri 60 avroya kadar kısıtlandı. 20 Temmuz’da, üç hafta kapalı kaldıktan sonra, bankalar açıldığında, Hükümet teslim olmuş, durum nisbeten sakinleşmişti.

• • •
Durum sakinleşmişti, ama Muhtıra da Yunanistan’ı vesayet altına alan hükümlerle doluydu. Emeklilik yaşının yukarıya (67 yaşa) çekilmesi; KDV alanının genişletilmesi ve oranın yükseltilmesi; sivil hukuk reformu; özelleştirmeler; çalışanların grev ve kolektif müzakere hakkı; toplu işten çıkarma koşulları; sütçü, fırıncı, eczacılar için pazar günleri çalışma izni gibi konularda Syriza yönetiminin daha önce direndiği bir sürü “öneri” bu kez dikte ediliyor ve bunları takvime bağlayan bir kontrol sistemi kuruluyordu. Neo-kolonyal nitelikli bu anlaşmaya göre, Hükümet, tüm reform tasarılarını Meclis’e ya da halk oyuna sunmadan “AB kurumlarıyla görüşüp, anlaşacak” ve ancak bundan sonra oylamaya gidilecekti.

• • •
İşte bu “Kartaca Barışı”nın temel felsefesi buydu ve Anlaşma kemer sıkma ilkesine dayanıyordu. AB oligarklarının bu ilkeye ne kadar bağlı oldukları da özellikle “emeklilik” konusunda Muhtıra’ya ekledikleri bir cümlede somutlaşmıştı: “(Yunan Hükümeti), emeklilik konusunda iddialı (ambitieuses) reformlar yapmakla ve Anayasa Mahkemesi’nin 2012 yılında emeklilik reformunu ilga eden kararının mali sonuçlarını tam olarak telafi edecek politikalar belirlemekle yükümlüdür”.
Görüldüğü gibi AB demokrasisinin de “kırmızı çizgileri” vardı ve Fransız iktisatçı Jacques Sapir’in sözleriyle, Yunan Hükümeti’nden Anayasa Mahkemesi’nin ilga ettiği bir kararı telafi etmesi bekleniyordu. Böylece “kemer sıkma mantığının bir egemen devletin Anayasasından daha önemli olduğu” fikri de açıkça ortaya konmuş oluyordu. 2008 krizini izleyen yıllara damgasını vuran “bu kemer sıkma mantığı”, diyor Sapir, “Pierre Laval’ın Fransa’da, özellikle de Brüning’in Almanya’da veya McDonald’ın Büyük Britanya’da en katıksız mantık içinde izledikleri kemer sıkma politikasıdır; 1930’ların bu trajik figürleri, bu politika ile 1929 Krizi’nin sonuçlarını vahimleştirdiler”. (J. Sapir ; blog RussEurope, le 13 juillet 2015).
Bugün 29 krizinin sonuçlarının ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Yunanistan ile ilgili ilk sonuç ise, en somut ifadesiyle, ülke borcunun GSMH’nın % 173’ünden % 201’e çıkması olmuştu. Harcamaları « Anlaşma » ile daha da kısılan bir halkın önümüzdeki yıllarda bu borcu nasıl ödeyeceği tam bir muamma haline geliyordu.

• • •
Financial Times gazetesi, bir başyazısında (22 Eylül) “hakkında ne söylersek söyleyelim; Tsipras seçim kazanmasını biliyor” diyor. Yanlış da değil; unutmayalım ki Tsipras bir yıl içinde iki seçim, bir de referandum kazandı. Yine de bu liberal gazete bile Atina’da son seçimlerle varılan noktayı beğenmiyor. Ve Yunan politikasının, “cömert vergi muafiyetlerinden yararlanan armatörleri de içeren zengin oligarşik sınıfı” ile, geleneksel sağ ve sol kanatlardan oluşan Batı Avrupa siyaset tablosuna uymadığına işaret ediyor. “Başlangıçta, Syriza, reform için bu oligarşiyi hedef aldı; diyor FT; fakat pratikte onlara karşı neredeyse hiçbir şey yapmadı. Tsipras’ın yaz çalışmasını zengin bir gemi sahibinin villasında geçirme ve işine bir helikopterle gitme kararındaki sembolizm aslında her şeyi anlatıyor”.
Gerçekten de her şeyi anlatıyor ve liberalizmin İncili’i sayılan bir gazetede “radikal sol” lidere verilen bu “sınıf kavgası” dersi, kulaklarımızda biraz da kara mizah gibi çınlıyor.

• • •
Aslında Tsipras’ın U dönüşü daha seçimlerden önce partisini bölmüş ve istifalara yol açmıştı. Ortada gerçekten de garip bir durum vardı. Tsipras, vatandaşlarına hiçbir açıklama yapma ihtiyacı duymadan seçim kararı alıyor ve seçmenlerini bu kez 5 Temmuz oylamasını tamamen yok sayacak yönde oy vermeye davet ediyordu. Üstelik bu kararı en yakın dava arkadaşlarını ağır bir dille suçlayarak, tüm müzakereleri yürüten Varoufakis’i istifaya zorlayarak alıyordu. Çünkü korkmuştu; Grexit’ten, Avro’ya karşı bir komplodan kuşkulanıyordu; Drahmi’ye dönüşün ülkeyi felakete sürükleyeceğine inanıyordu.

• • •
Oysa kimi Yunanlılar da “korkunun ecele faydası yoktur” düşüncesi içindeydiler ve çok farklı bir dil kullanıyorlardı. Bunlardan, iktisatçı (ve üniversite rektörlüğü yapmış) Marie Negreponti-Delivanis’e göre ülkeyi “sağduyunun ortadan kalktığı bir saçmalıklar tiyatrosu”na çeviren bu karar, asla Yunan ekonomisini kurtaracak nitelikte değildi. “Hiç kuşku yok ki, diyordu Negreponti-Delivanis, bu kararlar, Yunanlıları varlıklarını satmaya zorlayarak, kamu sektörünü yok ederek, borç taksitlerini ödeyemeyen ev sahiplerini acımasızca sokağa atarak, işçilerin topluca işten atılmasına yol açarak, işçileri ve emeklileri sefalete sürükleyerek, piyasa üzerindeki en ufak bir kontrol izini silerek ve kolonyal bir borç rejimi ufkunda her türlü ulusal gurur ve egemenlik şekline veda ederek ülkeyi ulusal, iktisadi ve demografik bir yok olmaya götürecek” nitelikte kararlardır. (Le Monde, 2 Eylül).

• • •
Aynı görüşü paylaşan birçok Syriza kurucusu seçimleri beklemediler; partilerinden ayrılıp yeni bir parti kurdular. Bunlar arasında, 1941’de Akropol’dan Nazi bayrağını indiren ulusal kahraman Manolis Glezos da (93) vardı. Seçimden bir gün önce yaptığı söyleşide, kurucusu olduğu Parti’nin daha iktidara gelir gelmez değişmeye başladığını hissettiğini, kendisinin de daha 20 Şubat’ta AB ile imzalanan ilk sözde anlaşmaya karşı çıktığını söylüyor ve seçmenleri Syriza’ya “hayır!” demeye davet ediyordu. Tsipras, seçmenlerin 5 Temmuz’daki “hayır” oyunu, bir haftada “evet”e çevirmişti ve bu bir ihanetti. Ulusal kahraman, Yunanlıları “özgürlük ve adalet savaşı”na devama ve yeni kurmuş oldukları “Halkın Birliği” partisine oy vermeye davet ediyordu. (Fabien Perrier ile söyleşi; Télérama, 19 Eylül).
Ne var ki 20 Eylül’de Halkın Birliği Partisi % 3’lük seçim barajını aşamadı; Glezos ve arkadaşları bu savaşı kaybettiler. Kaybedenler arasında AB’nin günah keçisi Yanis Varoufakis de vardı. Ve “müzakereleri” başından itibaren yürüten bu bakan, uzun bir söyleşide (Le Monde, 22 Eylül), olayların gelişimini çok daha somut bir şekilde anlatıyordu.

• • •
Maliye Bakanı Varoufakis aslında AB temsilcileri ile doğru dürüst hiçbir görüşmenin yapılamadığı kanısındaydı. Avro bölgesi maliye bakanları (Eurogroupe) ara sıra bir araya geliyor, fakat onlar da kendisini hemen Troyka temsilcilerine havale ediyorlardı. O kadar ki yapılan görüşmelerden kendi parlamentolarını dahi haberdar etmiyorlardı. Zaten resmen “Avro grubu” diye bir kurum da yoktu. Troyka ise Yunan reformlarını adeta askıya almış, yasal dönüşümleri müzakerelerin sonuna ertelemişti. Bu yüzden ülkede vergi reformu bile yapılamamıştı ve Yunan Hükümeti haksız yere suçlanıyordu. Asıl kavga başka plandaydı ve Yunan borçlarının ödenmesi bile önceliğini kaybetmişti.
Asıl kavga, AB’de para birliğini kontrol kavgasıydı ve daha çok Almanya ile Fransa arasında cereyan ediyordu. “Kemer sıkma” fetişizminin baş temsilcisi Schaüble’nin asıl hedefi Fransa’ydı ve bu kavgada Yunanistan da piyon olarak kullanılıyor, vesayet altına alınarak benzer gelişmeler önlenmek istiyordu.
Bu kavga sonunda Alman-Fransız rekabetini aşacak ve tüm Avrupa’yı istikrarsızlığa sürükleyecek bir potansiyel taşıyordu. Bunun temelleri de daha başta, Avro kurulurken atılmıştı. Maastricht Anlaşması, sanki para birliği otomatik olarak siyasal birlik de getirecekmiş gibi yanlış bir varsayım üzerine kurulmuştu. Şimdi yaşanan “para kavgası” bu yanlışlığı net bir şekilde gözler önüne seriyordu.
Ne var ki Yanis Varoufakis bu vizyoner görüşlerini ne Tsipras’a, ne de daha sonra seçmenlere anlatabildi ve meclis’e giremedi. Yine de, “kavgadan kaçmam” diyor ve “sonuna kadar savaşacağını” söylüyor.

• • •
Seçimler yapıldı; Syriza yine kazandı. Seçim Hükümeti’nde, aylarca AB bakanlarına kök söktüren kravatsız Yanis Varoufakis’in yerini kravatlı Georges Chouliarakis almıştı. Yeni Hükümet’te, onun da yerini Brüksel görüşmelerini başarılı bir şekilde yürüten Euclide Tsakalotos’un alacağı anlaşılıyor. AB oligarkları –şimdilik?- memnun; fakat fırtına gerçekten de dindi mi?
Bunu söylemek zor görünüyor; çünkü fırtınaya neden olan halk talepleri karşılanmadı ve yakın bir gelecekte de artarak devam edeceğe benziyor. İlginçtir ki Yunanistan’da Tsipras’ın dil değiştirdiği günlerde, Avrupa’da çok daha ağırlıklı bir ülkede de İşçi Partisi’nin başkanlığına Syriza’nın devrimci söylemini benimsemiş nir lider geliyordu. Jeremy Corbyn’in bir avro sorunu yok, fakat ülkesi Büyük Britanya, Yunanistan’dan çok daha etkili bir konuma sahip. Bakalım AB oligarkları kısa zamanda onu da dize getirebilecekler mi?
İşte böyle. Bir yanda devrimci umutlar, öte yanda da acı toplumsal gerçekler! Ve bizler de, aynı finans oligarklarının kuşatması altında, «Komşu»da olanı biteni Türkiye penceresinden seyrediyoruz.

• • •
Seyrediyoruz, ama anlıyor muyuz? Yıllardır milliyetçi önyargıların süzgeciyle baktığımız «Komşu»nun dertlerini, «aslında bunlar bizim de dertlerimiz» diye benimsiyebiliyor muyuz? Hani herkesin dudağında olan şu « empati » sözcüğünün anlamını geröekten biliyor muyuz ?
Doğrusu Yunanistan’daki gelişmelere hiç de yabancı kaldığımız söylenemez. Kimiziz Syriza’yı alkışladık; kimimiz de «bu palikaryalarla bu iş yürümez!; bir şey yapamazlar!» diye hareketi daha başından mahkum ettik.
Ya şimdi ?
Şimdi ortaya çıkan tabloya bakarak, «bu sonuncular haklı çıktı» diyebilir miyiz?

• • •
Yıllardır Türkleri Yunanlılara, Yunanlıları da Türklere anlatmaya çalışan Herkül Milas, benim gibi Syriza’yı alkışlamış olanlara bakarak, ‘olmadı’ diyor; ‘Türkler yine Yunanlıları anlayamadı’. Neden? Çünkü bir « mitos » yarattılar ve «İhtiyaca uygun biçimde hayal edilen bir komşu üzerinden” kendi ideolojilerine bir kazanç sağlamaya çalıştılar. Aslında Syriza’ya oy verenler “krizle birlikte yaşam düzeyinin gerilemesine tepki gösteren” karmaşık bir kitleydi. Ve “bu koalisyonu halk içinde Marksist solun yükselmesi olarak algılamak, bir mitosa inanmak demekti”. Oysa “Mitos gerçeklere toslayınca bitiyor. Tsipras bile U dönüşünü yaptı”. (Zaman, 14 Temmuz).

• • •
Böyle söylüyor Milas; kısaca, “gerçekçi olalım” diyor; “Mitos”ların peşine takılıp sonra da düş kırıklığına uğramayalım!
Güzel de gerçekçiliğin ölçüsü nedir?
Haksızlığa isyan eden ve oligarşiye karşı ayaklanan insanlara, “susun oturun; zayıfsınız, ezilirsiniz!” demek mi “gerçekçilik” olacaktı? Yaklaşık yüz elli yıl önce ayaklanan Paris’li Komüncülere bile kimse bu dili kullanmadı. Üstelik onların koşulları çok daha umutsuzdu. Prusya ordusu ile kuşatılmışlardı ve Bismarck da kendi ordusuna yaptırmak istemediği kırımı Fransızlara yıkmak için, esir alınmış asker ve subayları, pazarlıkla, gruplar halinde serbest bırakıyordu. Komüncüler çarpıştılar ve kahramanca öldüler. Hepsi Blankist ya da Proudhon’cu idi; aralarında hemen hiç Marksist yoktu. Ama destanlarını ilk önce Marx yazdı.

• • •
Kimse “ne benzerlik var; Syriza çarpışmadı, teslim oldu” demesin! Kavga henüz bitmedi; üstelik bu “Avrupa ve Avro kavgası”nda yalnız bırakılmış Yunan halkı henüz teslim olmuş da sayılmaz. Sadece, olayların son derece hızlı geliştiği bir anda, dönen dolapların tam da ne olduğunu anlayamadan, adeta bir panik-atak içinde, Tsipras’ın ve ona bağlı kadroların peşine takıldı. Bakın liberal yazarlar bile, Syriza seçmenlerinin her şeye rağmen eskinin kokuşmuş partilerini iktidar yapmadığını, ağlayarak olsa da Syriza’ya oy verdiklerini yazıyorlar. “Yunanistan’ın Saga’sı bitmiş olmaktan çok uzak” başlıklı yazısında (WST, 22 Eylül) Y. Palaiologos, “bu son seçimin gösterdiği tek bir şey varsa, o da Tsipras’ın korkunç hatalarına rağmen halkın eski yönetici partileri iktidara getirmemesidir” diyor. Ve –burasını da biz ekleyelim- aynı politikalar aynı acıları doğurmaya devam ettikçe, aynı seçmenlerin her gün biraz daha eski oligarklara benzeyen yöneticilerini başlarından atacakları da kuşkusuz görünüyor. Bu durumda tüm demokratlara düşen de, herhalde “burjuva gerçekçiliği”ni bir yana bırakarak bu kavgada “güçlü”lerin değil, “haklı”ların yanında yer almak olmalıdır.. Çünkü bir toplumda en haklı konumda olanlar, hakkı en çok yenilmiş olanlardır.. Güçlüler tarafından..