Bize yalan söylediler

31.05.2015 13:50 BİRGÜN PAZAR
Ne olursa olsun, Gezi ruhu bu ülkede dolaşmaya devam edecektir

Sibel Köklü @sibelkoklu1

Kalabalık kendiliğinden yola çıkmış, Sıraselviler Caddesi’nden Taksim’e doğru yürüyor. Kimse kimseyi tanımıyor aslında ama herkes tanıdık. Kahvede otururken gördüğümüz gençler, işsiz oyuncular, tiyatrocular, yıkılıp otel yapılacağı söylenen hastanenin doktorları, yüzlerini televizyon ekranlarında görmeye alıştığımız ünlü sanatçılar, mahallenin elektrikçisi, kahvecisi, caminin eski imamının oğlu, hep beraber yürüyoruz. Herkes yalnız gelmiş gibi, kimse yanındakiyle konuşmuyor ama müthiş bir güven duygusu var hissedilen. Herkes yanındakini kendinden görüyor, dost biliyor. Ara sıra ön taraftan arkaya doğru dalga dalga yayılıyor sloganlar. Herkes bıçak kemiğe dayanmış gibi bağırıyor, iş olsun diye değil. Yerler dün gece atılmış gaz bombalarının boş kapsülleriyle dolu. Polis görünmüyor ortalıkta ama herkes biliyor ki biraz ileride duruyorlar. Meydana çıkmamızı, parka ulaşmamızı engellemeye çalışacaklar. O sırada kalabalığın gittiği yönden koşarak üzerimize doğru gelen iki genç bağırıyor; ‘Durun, gitmeyin. Bize yalan söylediler. Parkı açtık demişlerdi ama açmamışlar. Polis bize saldırdı, halka tuzak kurmuşlar…’

Dehşetle açılmış gözleri biber gazından kıpkırmızıydı. Boyunlarında belli ki hiçbir işe yaramamış deniz gözlükleri vardı. Gözlerine sıktıkları Talcid, boyunlarına doğru beyaz izler bırakarak akıyordu. İşte apolitik denen ve ağaçlar için ayaklanan Gezi gençliğinin ülke gerçeğiyle yüzleşmesi böyle oldu.

Oysa bize söylenen yalanlar yeni değildi, daha önce çok görmüştük. Misal, 90’lı yıllarda üniversiteyi basan çevik kuvvet, ’Hadi çocuklar dışarı çıkın, söz veriyoruz bir şey yapmayacağız’ dediğinde… Polislerin oluşturduğu koridordan geçerken kolunuza bacağınıza, kafanıza inen tahta coplara bakıp ‘Hani söz vermiştiniz, bir şey yapmayacaktınız, neden vuruyorsunuz?’ diye sorduğunuzda… Çevik kuvvet amirinin gülerek yüzünüze baktığı o anda… Devletin ceberrut yüzüyle tanışalı çok olmuştu. Yeni kuşaklar da tanışacaktı elbet…

Ama kalabalık yolundan dönmedi. Yürüyüş korteji biraz bozulur gibi oldu, insanlar yoldan ayrılıp kaldırımda yürümeye, kendilerini güvenceye almaya çalıştı. Sonunda meydana çıktılar ve polisin gazlı saldırısına uğradılar ama Gezi Parkı’na girmekten vazgeçmediler. Sonraki 15 gün boyunca, direniş kırılana kadar da parktan çıkmadılar.

O 15 günü çoğumuz ütopya olarak tanımladık. Kısa sürse de başka bir hayatın mümkün olabileceğini görmüştük. Ama polisin parkı boşaltmak için orantısız güçle saldırmasına, hedef gözeterek ateş açmasına dayanamadık, direnemedik. Zaten nerde görülmüş tomanın, gaz bombalarının karşısında deniz gözlüğü ve işportadan alınmış maskelerle durulduğu?

Yine de sormadan duramıyor insan, o eğlenceli dil, baş edilemeyen mizah, o ölüme karşı yürüyen cesaret, ‘sen tek, biz hepimiz’ diyen kolektif duruşa ne oldu?

Gezi’den sonra sokak eylemlerinin durmasının en büyük sebebi ‘bunların vicdanı yok, iktidarlarını kaybetmemek için her şeyi yaparlar. Hepimizi gözlerini kırpmadan öldürürler’ duygusunun açıkça konuşulmasa da fark edilmeye başlaması oldu. Bir tür kırılma yaşandı.

Gezi’den çok şey kazandık. Gezi ile çok kişiyi de kaybettik. Gezi olmasaydı hukuksuzluk ve adaletsizliğe karşı mücadele, dayanışma, yan yana durma, boyun eğmeme gibi mefhumlar bugünkü anlamlarını taşımayacaktı. Ama misal, Mehmet, Ethem, Abdocan, Medeni, Ali İsmail, Ahmet, Hasan Ferit, Berkin ve kaybettiğimiz diğer canlar yaşıyor olacaktı. Gezi olmasaydı belki de İç Güvenlik Paketi gündeme gelmeyecek, pakete karşı düzenlenen eyleme katılan Nuh Köklü o yoldan geçmeyecek, kartopu oynarken öldürülmeyecekti.

Belki’lerin, keşke’lerin sonu yok tabi… Şu bir gerçek ki 2013’ün Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında fark var. Bu iki yılda iktidarın baskıcı uygulamaları ve güvenlik tedbirleri arttı. Bireysel özgürlükler ve savunma hakkı geriledi. Herkes bir anda olağan şüpheli oldu.

Herkesin Gezi’si kendine, herkes şüphesiz kendi hikayesini anlatacak. En azından biz yaşadığımız sürece Gezi isyanı unutulmayacak.

Biliyoruz ki şu ahir ömrümüzde görüp göreceğimiz devrimdir Gezi… Plansız, hesapsız, muktedirlere halkın kendiliğinden gerçekleştirdiği bir itirazdır. Belki de bu ülkedeki en masum, çocuksu, samimi, tabiri caizse temiz eylemdir. Üç-beş ağaç için başlamıştır gerçekten, sonra karşısındaki geri adım atmayan inadı görünce kararlı bir hal almış, direnişe dönüşmüştür. Gezi isyanı kimsenin kendisi için bir şey istemediği – söz konusu olan ağaçlar ve korunması gereken bir parktır- ama herkesin aslında kendi yaşam tarzını, hayat hakkını savunduğu kollektif bir eylemdir. Bu isyanı eşsiz kılan ve adeta destanlaştıran da işte budur.

Ne olursa olsun, Gezi ruhu bu ülkede dolaşmaya devam edecektir. Belki metal işçilerinin direnişinde, belki kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinde, belki de doğanın kıyımına karşı duran kent savunucularının eyleminde…

Bugün sandıklar açılıp oylar sayıldığında, belki de Gezi ruhunun seçim sonuçlarına karıştığını göreceğiz. Belki de büyük usta Nazım gibi umutla diyeceğiz ki;

‘Ve elbette ki, sevgilim, elbet,

Dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,

Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle, işçi tulumuyla

Bu güzelim memlekette hürriyet...’