birgün

24° AZ BULUTLU

ARŞİV 23.09.2011 15:37

Bizim büyük, güzel ve kavruk sefilliğimiz

2 gündür Adana’da sinema dolu bir zaman geçiriyorum. Festivalde ilk seyrettiğim film Nuri Bilge filmlerinden tanıdığımız...

2 gündür Adana’da sinema dolu bir zaman geçiriyorum. Festivalde ilk seyrettiğim film Nuri Bilge filmlerinden tanıdığımız Muzaffer Özemir’in Yurt filmi oldu. Tam bir Tarkovski estetiğiyle film, depresyondaki bir mimarın çocukluğunun cenneti Gümüşhane’ye yolculuğunu anlatıyor. HES konusu üzerinden doğanın bozulması olunca konu, filme doğal olarak da buna göre hazırlanıyoruz. Yani daha baştan haklı ve doğru bir yönelimi var. Ama yine de etkileyici kadrajları ve yolculuğuyla etkilemeyi biliyor denilebilir. Özellikle de finale doğru Stalker referanslı köpekli ana karnına çekilme ve uyku sahnesinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Doğa’dan gelelim Nuri Bilge Ceylan’ın beklenen filminin Türkiye Galası’na. 18. Adana Altın Koza’nın beklenen filmi Bir Zamanlar Anadolu’yu 21 Eylül günü neredeyse izdiham diyebileceğimiz bir izleyici kitlesi karşıladı. Filmin öncelikle afişi çarptı beni. Yazılarımı okuyanlar bilir Yeni Türkiye Sineması’nda sırttan görüntü bolluğundan bahsetmitim defalarca. Anadolu filmi de geniş bir vadiyi ve bozkıır seyreden köylü bir gençkızın arkadan görüntüsü. Hafif önyargıya kapılsam da filmi seyredince o kızın nereye baktığını fazlasıyla anlamış oldum. Bize bakıyor, bir bozkır gibi kavruk çaresizliğimize, Bir Zamanlar Anadolu’ya yani… Hep içine kıvrıldığımız güzel ve sefil yalnızlığımıza, ülkemize dair…
 
Devlet ve Tabiat
Ceylan’ın son filmi Üç Maymun hakkında Buz Göz tanımını kullanmıştım. Kastettiğim özellikle alt sınıfları, bulaşmadan, risk almadan, kayar gibi izleyen, manzaraya dönüştüren bakıştı. Öncelikle şunu söyleyeyim Bir Zamanlar Anadolu’da filmi tümüyle aşmış bunu ve istisnasız Türkiye sinemasındaki yeni bir uğrağı ya da devrimi temsil ediyor. Evet, mutluyum, Behzat Ç. yazısında vurguladığım gibi, Kavruk Sinema geliyor artık… Kemal Tahir’in kulakları çınlasın… 157 dakika gibi çok riskli bir süreye rağmen koltuklarımıza yapışıp kalıyoruz. Tabii prostatı olanlar için aynı şeyi diyemeyeceğim (filmde bu mevzuu da önemli) hiç ara verilmiyor. Ceylan’ın filmi bir cinayet üzerinden savcının, komiserin, doktorun, şoförlerin ve askerlerin olduğu bir devlet heyetinin tek gecelik bir keşif sürecini anlatıyor. Yani devlet üzerine bir film anlayacağınız… Bizim büyük devletimiz ve acıklı küçük insanlığımız (ki aynı zamanda büyük insanlığımız) üzerine bir anlatı. Yani devlet yapılar dışında aslında hasta çocuğunu düşünen yorgun komiser (ki Yılmaz Erdoğan gerçek oyunculuğunu bulmuş, her kasabanın komiseri olmuş), suçluluk duygusuyla didinen savcı, boşanmış mutsuz bir adli doktor, ezik, işgüzar astsubay, aynı köylü, geveze, kurnaz adliye şoförleri ya da fırsatçı sevimli, misafirperver muhtar… Devlet bu kadar basit, aksak ve insani işte… Bizim hikâyemiz gibi. Devletin İdeolojik Aygıtları bu kadar güzel ve insani anlatılırdı. Althussere selam; Gelecek Uzun Sürer adını aldığı Özcan Alper’e de elbette.

Tan ağarırken: Blok Zaman
Ceylan, dünya sinemasında da örneği var mı bilmiyorum ama tek bir blok zaman üzerine çalışmış. Tek mekânlık filmleri biliyoruz, filozof Deleuze üzerinden Hareket ve Zaman Sinemaları’nı da çok tartıştık. Ama bu kadar uzun süreyi hayatın sadece bir diliminde anlatan filmle karşılaşmadım açıkça… Filmin bu yönü kuramsal tartışmalarını bekliyor. Yani filmin neredeyse hepsi gece ve sabaha doğru tan kızıllığı arasına sıkıştırılmış. 18. yüzyılda  filozof Leesing, sanat eleştirisini kuran ünlü kitabı Lacoon’da, sanatın“ayrıcalıklı anlar” ürettiğini yazmıştı. Ayrıcalıklı An’lar hayatta olan ya da olmayan, ama sadece sanatın yeniden üreteceği duygulanımlardı. Leesing sinemayı görebilseydi işte “tam bu!” derdi eminim. Filmin açılış sahnesi unutulmaz. Orta Anadolu’da yol kenarında bir oto lastikçi bütün dağınıklığıyla, rakı içen yorgun adamlar, sarı, sinekli ışıkların aydınlattığı bir mekân ve hızla geçen bir kamyon… Herkesin otobüs camlarından izlediği kasabaların yalnızlığı… Ceylan uzun süresine rağmen filme trajik-komik siyebileceğimiz diyalogları ustaca sokuyor… Üstelik de ölümün göründüğü en iğreti sahnelerde. Ceylan’ın diğer filmlerinde gördüğümüz kasvet artık yok olmuş, en kasvetli durum bile kavunu çalıp, bagaja cesedin yanına sotalayan şoför kadar güldürüyor bizi. Filmin en güzel krişendosu ya da Godard’ın diliyle İkon imajı ise, bu ülkenin 90’lı yıllardan bildiği Domuzbağı… Çift taraflı bir çaresizliği anlatan bu sekans ise izleyene düşünmek için sürpriz olsun… Evet Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğinde yeni bir evrende… Sadece şunu söylemek istiyorum… Aslında film Neşet Ertaş türküsüyle sabah ağarırken bitmeliydi, arabaların ufaldığı o ıssız ve kavruk bozkırda… Kasabaya ve otopsiye hiç gelmemeliydik… Çünkü o otopsiyi gece boyunca biz içimizde yapmıştık zaten; ve gerek olmayacağını söyleyecektik… Zaten biliyoruz ne gerek var ki?

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız