Bizim payımız sadece organizasyon
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

Süper Kupa finalini, tatil beldesi Güre’de, toplu halde maçın seyredildiği Ali Baba Aile Çay Bahçesi’ndeki TV’de seyretmem sanırım İnönü Stadı kadar olmasa da oldukça renkli simalarla seyretme şansına sahip olmama neden oldu.



Maçın başlamasıyla başlayan tempo, çay bahçesinde kendini hissettirmeye hemen başladı da ben bu kadar uluslararası boyutta futbola düşkün bir gruba sahip olduğumuzu bilmemekle beraber, hem şaşırdım hem de mutlu oldum!

Özellikle Chelsea akınlarına çay bahçesinin yarısından fazlasının heyecanla eşlik etmesi inanılmaz bir tepkinin ortaya çıkmasına neden oluyordu.

Tabii buna anlam vermek de mümkün değildi! Londra’dan tatile gelmedikleri çok net belliydi de gerekçeyi gerçekten çok merak ettim.

Neyse devre arası artık benim için bir fırsat teşkil ettiği için, fırsattan yararlanıp önümdeki Chelsea (!) taraftar grubuna sorma şansı yakaladım.

“Neden Chelsea’yi destekliyorsunuz?” diye sordum.

“Abi nasıl desteklemeyelim ilk yarı 4.00 maç sonuna 4.30 Chelsea’ye oran veriyor.”

Ben de “Peki, Chelsea de tanıdığın herhangi futbolcu var mı” diye sordum.

“Yok abi nerede… Sadece eniştem Chelsea’li ama ben onun için de tutmuyorum Chelsea’yi” dedi.

Bu diyalog, en azından bende oluşan mutlu ve içten kaygılarımın yersiz olduğunu ispatlamış oldu.

Şimdi, Balıkesir’in bir ilçesinde bu kadar kitlenin böyle bir maça böyle ilgi göstermesinin sebebinin iddaa olması, futbolla yüzleşmemiz bakımından acı bir gerçek olarak ortada duruyor.

Futboldan beklenti ve amaç ile araç arasındaki gerekçelerinin toplumdaki karşılığı oldukça net belli. Buradan yukarı doğru sirayet eden süreç, ortaya çıkardığı krizlerin ve ‘rant’ kurgusunun temelini net ortaya koyuyor.

Seyirci grubunun futboldan beklentisinin kişisel çıkar olmasının yansıması, haliyle tepki verilmeyecek kadar arsızlaşmış bir hovardalık oluyor.

Araçlaştırılmış bir futbolun kurgusu üzerinden artık kimsenin kalkıp teknik, taktik ve yönetsel anlamda içerik analizi yapmasına hiçbir şekilde gerek yok.

Buradan stada gelirsek, çarşamba akşamı Liverpool ve Chelsea maçına birçok kulüp başkanı, antrenör, futbolcu ve yerel seyirci gitti. Maçtan hepsinin kendi payına düşeni alacağı birçok parametre bulunuyordu, merak konusu olan kimin ne aldığı veya neyi alamadığıdır.

Her iki kulübün kurumsal yapıları acaba Fikret Orman tarafından merak ediliyor muydu? Mesela, Pulusic’in Dormund’da sıfır maliyetle yetişip 64 milyon avroya Chelsea’ye satılmasının nasıl bir yönetsel başarı olduğunu merak ediyor muydu? Ve bu kurguyu sağlayanın Klopp olduğunu biliyor muydu? Liverpool’un kendi kurumsal yapısına en uygun antrenör olarak onu seçtiğinin temelinin bu olduğunu sorgulayabilmiş miydi?

Chelsea’nin artık kurumsal kurgusuna dönerek bir yapılanmayı sağlaması gerektiğini ve sadece başarı odaklı olmanın kulüp için tek taraflı fakat uzun vadede büyük sıkıntılar yaratacağını görmüş müdür? Ya maçı seyreden antrenörler? Terim, Güneş, Yanal, Avcı…(umarım gitmişlerdir) Takım kurgusunun bir kurumsal prensip olduğunu ve bu prensipler doğrultusunda sistemleştiğini sahadaki oyun kurgusunda, özellikle her iki takımın da bunu başarıyla uyguladığını görmüşler midir?

Bölgesel oyun planlarının ve taktiksel bütünlüğün nasıl uygulandığını ve buna uygun en iyi futbolcu yapısının nasıl oluştuğunu görmüşler midir?

Maçı seyreden futbolcuların, oyun temposunun yüksekliğini ve her oyuncunun taktiksek savunma ve hücum planına nasıl sadık kaldıklarını ve topu kaybetmemenin değerini anlamışlar mıdır? Ve Beşiktaş seyircisi, bir takıma sahip olmanın değerini çok iyi bildiklerinden eminim.

Ama, bir takıma sahip çıkmanın sadece stat içinde değil aynı zamanda saha dışında da ve özellikle yönetsel zaaflar içinde batağa batan bir kulübün oradan çıkıp eski günlerini yakalamasında nasıl katkı yapılması gerektiğini Liverpool taraftarından takip etmişler midir?

Bu sorular bitmez…

Gerçek olan; artık bizim takımlarımızın bu seviyelere çıkmasının mümkün olmadığıdır. Ve bundan sonra bize düşen ise, sadece final organizasyonlarını almak için kulis yapmak olur.