birgün

7° PARÇALI AZ BULUTLU

Bodrum bir savaş alanı

Buradaki bazı güzel koylar, müteahhitlerin ağzını sulandırıyor kuşkusuz

BİRGÜN PAZAR 07.06.2015 12:01
Bodrum bir savaş alanı
Abone Ol google-news

BELİT ÖZÜKAN- @ozukanbelit

Deli gözleri.. Hem güzel, hem deli, hem de sürmeli.. bodrum-bir-savas-alani-50147-1.
Militan bir ışık var gözlerinde ve de kaleminde.
Buna karşın yumuşacık sesi ve endamı..
Mine Söğüt, mesleği terk etmiş bir gazeteci, kalemine kendini adamış bir edebiyatçı ve duyarlılıklarını satırlarına döken bir köşe yazarı. Ve tabii ki bir Gümüşlük tutkunu. Bundan sonra her hafta bir Gümüşlük tutkununu konuk alacağım röportaj serisinin ilki olmayı nezaketle kabul etti ve de hadi dürüst olayım, bir usta olarak da bana çokça yardım etti. Bakışlarıyla delen, sesiyle pansuman yapan bu kadının, hem aklı hem yüreği hem de varlığı güzel ve hepimize gerekli. Bize Gümüşlük’ü, gündelik siyaseti, medyanın halini ve kendi dünyasını anlattı..

Gümüşlük’e ilk ne zaman geldin?
17 yaşımdayken, arkadaşlarımla çıktığım ilk tatili Gümüşlük’te yaptım. Yıl 1986’ydı. Daha geldiğim gün, “Ben burada yaşamak istiyorum” dedim. Gümüşlük biraz öyledir. Ya çok seversin ya da hiç. Denizi kötüdür, eğlencesi yoktur, merkeze uzak ve küçüktür. Tatil ya da yaşamak için bir çok insanın aradığı şey burada bulunmaz. Gümüşlük’te yaşamak için burayı gerçekten sevmeniz gerekir. O da, burayla başka türlü bir bağ kurmakla mümkün olur.

Peki neydi seni buraya çeken ?
Burası çok küçük bir koy. Bir ucundan bakınca diğer ucunu görürsün. Doğal güzelliğinin yanı sıra toprağa gömülü de olsa altında koca bir tarih saklıdır. Onu hisseder ve büyüsüne kapılırsınız. Bir boşluk, temizlik, ilkellik ve zamansızlık duygusu verir. Ben de ilk gelişimde bunu sezinleyip, bu zamansızlık duygusuna çarpılmıştım.

Ne zaman yerleştin?
Bahadır’la 2000 yılında çalışıp biriktirdiğimiz ilk parayla şu an evimizin olduğu araziyi aldık. Yaşar mıyız yaşamaz mıyız bilmeden, düşünmeden. Devamlı yaşamak gibi bir hayalimiz de yoktu fakat evi yaptıktan sonra ikinci yazda buraya geldik ve dönemedik. Biz aslında buraya yerleşmedik, biz burada kaldık. 2008 yılıydı.

Şehirden sahil kasabalarına neden kaçılır, İstanbul’un nesinden bunaldın? Buranın çeken gücü yanında, şehrin de bir itici gücü var mıydı?
Bu aslında bir metropolden sahil kasabasına kaçış hikayesi değil. İstanbul zor ve ağır bir şehir ama ben İstanbul’u seviyorum. Ben şehirli biriyim ve şehrin kirli, ağır, zor yerlerinde yaşamayı seçtim ve bundan beslendim. Ama sonra burayla ilginç bir bağ oldu. Buradaki hayatın daha “iyi kalpli” olduğunu görünce dönemedim. İstanbul’dan kaçmadım, buraya kapıldım.

Peki seni burada bunaltan, sıkan hiçbir şey yok mu?
Doğduğunuz yerden böyle bir yere göçtüğünüzde büyük şeyler beklememeniz gerekiyor. Sizin hayatınız hep nasılsa, böyle yerlerde de ona göre şekilleniyor. Buranın beni huzursuz eden şeyi ancak benim kendi yanımda getirdiğim huzursuzluk olabilir.

Gazeteciliği bıraktın. Şimdi köşe yazıyorsun. Bir yandan da roman yazıyorsun. Nasıl bir fark var?
Bir fikri önden söylemek büyük sorumluluk benim için. Edebi bir metin yazarken okuru düşünmezsiniz ama gazeteye yazdığınız zaman okuru düşünmek zorundasınız. Başlangıçta bu benim için çok tedirgin edici bir şeydi. Aslında hâlâ ediyor ama buna alıştım hatta sevdim bile!

Gazeteciliği neden bıraktın?
Haber merkezlerinde muhabir olarak çalışıyordum o dönemde ve aranan gazeteci profiline hiç uymuyordum. Bugünkü rezil medya sisteminin temeli o günlerde atılmaya başlamıştı. Ben ve benim gibi olanlar kısa sürede ya sistem tarafından elendi ya kendileri bıraktı ya da zor koşullarda, geri planda, çalışmak zorunda kaldılar.

2010 yılında 3 darbe döneminin, medya kalemlerini nasıl etkilediğine dair “Darbeli Kalemler” kitabını kaleme aldın. Şimdi de benzer bir medya kirliliği döneminden geçiyoruz. Medya iktidar ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun?
Medya her zaman bir takım patronların medyasıydı ve iktidarlarla iyi kötü ilişkisi olmuştu. Fakat patron ne yaparsa yapsın temelde çalışanlar tarafından hep korunmaya çalışılan etik bir anlayış vardı ve bu etik genelde sol değerlerle beslenirdi. Şimdi değişen çalışanların da patron gibi düşünmeye terbiyelenmesi...

Bu terbiyenin kırbacı ne peki?
Tabii ki para... Eskiden gazeteciler bu kadar büyük paralar kazanmazdı, kazanamazdı. Önce en solcu gazeteciler bile yüksek maaş uğruna sendikasızlaşmaya boyun eğdiler. Sonra yaptıkları işin bedelini düşünmeden “patron” gazetecisi olmayı kanıksadılar. Böylece bu sistemin içinde kendi kendilerini öğütmüş oldular. Yoksul bir ülkenin zengin gazetecileri, yazarları, sanatçıları olduğunuzda, durup bir düşünmeniz gerekiyor. Biz önce yoksullukta birleşmeli, sonra birlikte zenginleşmeliyiz. Eğer bir köşe yazarıyla bir matbaa çalışanı ya da muhabir arasında çok büyük bir gelir uçurumu varsa kötü bir ülkede yaşıyoruz, bir günahın parçası oluyoruz demektir.

Soralım o zaman, peki bu hükümetin en büyük günahı ne sence?
Günah değil ama ciddi bir sorun diyelim: Ülkeyi dini referanslarla yönetme hevesi... Günah diyemiyorum çünkü bu heves onlar için kötü bir şey değil. Bu iktidarın rengi baştan beri belliydi.

Ama akla Somalar, Uludereler, Reyhanlılar geliyor..
Bunlar Türkiye’de bu hükümete özgü şeyler değil ki. Önceki hükümetlerin dönemlerinde de sayısız insan hakları ihlalleri yapıldı. Fakat biz bu pislikleri temizleyeceğimize, yeni pislikler üretecek bir iktidara destek verdik.

Peki günahlar bir yana, iktidarın kullandığı dil hakkında ne düşünüyorsun?
İcraatları kadar dilleri de bize çok ağır ve yabancı. Misal, bir Cumhurbaşkanının kendisine arkasını dönen kadınlarla ilgili söyledikleri tüylerimi diken diken ediyor. Cinsellikle ilgili şaka yapabilen bir Cumhurbaşkanı benim için ideal bir Cumhurbaşkanıdır. Ama cinsellikle ilgili küstahlık yapanı aklım almıyor, kanım donuyor.

Hadi Gümüşlük’le bitirelim.. İlk geldiğin zamanlarla bugünkü Gümüşlük arasında ne fark var?
Tüm Bodrum yarımadası gibi kalabalıklaştı ama sanırım diğer yerlere göre daha yavaş oldu bu. Bunu sit alanı olmasına borçluyuz. Gerçi 1’inci dereceden 2’ye, 3’e düşürmeye çalışanlar var. Buradaki bazı güzel koylar, müteahhitlerin ağzını sulandırıyor kuşkusuz. O açıdan burası bir savaş alanı.

Peki bu güzel köyde bunca dost, arkadaş ve güzelim doğanın içinde nasıl disipline olup çalışıyorsun?
Olamıyorum ki. Çok zor çalışıyorum burada gerçekten. Hiç disiplinli bir insan da değilim. Bu yüzden çalışacağım zaman masamı duvara çevirip, kendimi odaya kilitliyorum. Sanılmasın ki burada huzur olduğu için, oturup kolayca yazıyorum..

Tevekkeli son kitabının üzerinden 4 yıl geçti. Ne zaman gelecek yeni roman?
Seni buraya annem mi yolladı? O da geçen gün aynı şeyi söylüyordu. Başladım. Önümüzdeki sonbahara yeni kitabım geliyor diyeyim de bari bitirmek zorunda kalayım. Baktım bitiremedim, topu sana atar, yalan haber derim (gülüyor).

***

En sevdiğin çocukluk oyunu?
Seksek

Seni bu aralar en çok ne mutsuz ediyor?
Her dönem aynı şey: Fırsat eşitsizliği

En son neye ağladın?
3. sayfadaki insan trajedileri beni hep çok ağlatır.

Sence birine verilecek en kötü ceza nedir?
Ceza yanlısı değilim, ayıp bulurum

Bu ara ne okuyorsun?
Can Kozanoğlu/Yalan Yıllar

Can erik mi dondurma mı?
Tatlıysa can erik

İnsan en çok neden utanmalı?
Birini dolandırmaktan

En beceriksiz olduğun konu ne?
Ev işleri

Yalnızlık mı kalabalık mı?
İkisi de (İkizler burcuyum)

Bir kelime/cümleyle Gezi?
Mantıklıydık, imkansızı istiyorduk.

En sevdiğin slogan?
Bırak evi bok götürsün

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun