birgün

22° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 03.07.2020 04:00

Bozuk makinelerin portresini yapmak

Makine sesindeki değişimlere duyarlı kulaklar vardır. Onlar için makinenin işleyişindeki küçük değişimler, ileride çıkabilecek arızayı önceden haber veren işaretlerdir. Babamın kulakları bu türdendir. Buzdolabının çalışmasındaki aritmiyi fark ettiğinde, geceleri yatağından kalkıp buzdolabını dinlediğini bilirim. Ritmindeki düzensizliğe katlanamamış, yeni buzdolabını eskiciye satmış, yerine yenisini almıştı. Ömrünün çoğu dokuma fabrikasında dokuma tezgâhları arasında geçmişti. Fabrikaya dışarıdan gelen biri, makinelerin çıkardığı sesleri kuru gürültü olarak algılayabilir; ama babam için bu gürültü, bir organizmanın sağlıklı çalışıp çalışmadığını anlamak için ayırt edilmesi gereken organlarının ritimleriydi. Bir hekim gibi, steteskopunu fabrikanın sırtına dayar, organların çıkardığı sesleri dinlerdi. Bir organizma olarak fabrika, organlar ve ritimlerinin çokluğunu içerir. Makinelerin mekanik ritmi, işçi bedenlerinin organik ritmi, kapitalist üretim ilişkilerinin ritmi, metaların ritmi ve elbette paranın ritmi. Tam bir ritimler cümbüşü. Bu ritimlerden biri aksadığında mega-makine durabilirdi.

Babam bir ustabaşı olarak makineler kadar bedenlerin ritmini de dinlerdi. “Beden farklı ama akortlu ritimlerden bir pakettir” (Lefebvre, Ritimanaliz, Sel). Kendi bedenlerinin organik ritmine uyup başka bedenlere bağlanan, mega-makinenin mekanik ritmini aksatan işçileri uyarır, olmadı işten çıkartılmalarını sağlardı; tıpkı aritmik buzdolabını evden çıkarması gibi. Mega-makine tıkır tıkır işlemeliydi; işleyişinde ortaya çıkan aritmi ileride büyük sorunlar yaratabilirdi. Ve babam saatleri çok sever, evinin duvarından duvar saati, kolundan kol saati eksik olmaz. Her şeyi paraya dönüştüren mega-makinenin temel ritmini, yine bir makine olan saat oluşturuyor çünkü. Emek ve üretim, saatin tiktaklarına gömülmüştür. Ve bu kapitalist makine bir yıkım makinesidir; yeryüzünün yıkımıyla beslenir. Ve her tik ve tak, yeryüzünün bedeninden bir parça koparır.

Yıkım makinesi tıkır tıkır çalışmıyor elbette; aksıyor ve her aksadığında aksaklığı giderenler, makineden en çok canı yananlar oluyor. Canı yananlar, yanan canlarının acısını makineye daha çok bağlanarak dindirmeye çalışıyor. Ve sonunda hayatın tamamı devasa mekanik bir makine gibi gözükür gözlerine. Yeryüzünün farklı ritimlerini makinenin mekanik ritmine göre yargılamak ve saatin tiktaklarıyla uyumsuz, aritmik bedenleri ıskartaya çıkarmak. Babamdan biliyorum, en tahammül edemediği, ritmi bozulmuş, hasta denilen bedenlerdir. Hayal pınarlarımız kurumuş; makinenin ritmi dışında başka bir ritim olabileceğini hayal edemiyoruz; zamanın saat zamanı, mekânın fabrika mekânı olmadığı bir hayat. Biliyorum itiraz edeceksiniz; artık ne mekân, fabrika mekânı, ne de zaman, saat zamanı; zamanı ve mekânı bayağı esnettiler. Babam modern zamanların fabrika insanıydı, bizlerse postmodern zamanların kafe insanları. Ama her ikimiz de makineye bağlanmadan edemiyoruz. Babam makineye bağlanmak için fabrikaya gitmek zorundaydı, bizim ise istediğimiz yerde bağlanma özgürlüğümüz var. Özgürlüğü, makineye nasıl bağlandığımıza göre tanımlıyoruz.

Bağlanmakta özgürüz. Fakat neye bağlandığımız önemli. Bir organizmaya mı yoksa bir bedene mi? Organizmaya bağlandığımızda organizmanın organına dönüşüyoruz. Antonin Artaud biliyordu: “Organizmalar bedenin düşmanları”. Babamın bağlandığı mega-makine, bedenin düşmanı bir organizmaydı. Bir de Deleuze ve Guattari’nin kavramsallaştırdığı arzulayan makineler vardır. Arzulayan makineler “yalnızca bozuldukları zaman çalışır” (Anti-Oedipus). Organizmanın despotik ritminden koptukları zaman çalışan makineler. Bir organizmanın yeri ve işlevi tanımlı organları olmayı bırakmış ve başka bedenleri arzulamaya başlamışlardır. Olmadık bağlantılar icat ederek despotik ritimden uzaklaşır ve farklı ritimler yaratabilirler. Lefebvre soruyor: “Henüz var olmayan birinin, o birinin var olmasına yol açacak portreyi yapmak mümkün müdür?” Mevcut olanın portresini yapmak kolay, despotik ritimle salınan bedenlerin. Oysa makineler çoktan bozuldu; bozulan ve beklenmedik bağlantılar icat eden, farklı ritimlerle salınan bedenler çoğalıyor. Var olmalarına yol açacak portreyi yapabilir miyiz?

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız