Britanya’da seçimler ve yılan hikâyesine dönen Brexit

14.11.2019 01:25 DÜNYA
Bu seçimleri ilginç ve heyecanlı kılan faktör İşçi Partisi’nin performansında kilitleniyor. İşçi Partisi dışında diğer tüm partiler Brexit ekseninde öneri sunuyor. İşçi Partisi ise bu konuda daha dolaylı bir yol gösterirken işin merkezine sosyal meseleleri yerleştiriyor

Dr. Emre Eren KORKMAZ / Oxford Üniversitesi

Yılan hikâyesine dönen Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkışı 31 Ekim’de de gerçekleşmeyince 12 Aralık tarihinde genel seçimlere gidilme kararı alındı.
Britanya’nın en başarısız başbakanları arasında olan ve kendi isteği ile girdiği seçimden çoğunluk hükümetini kaybederek çıktığı halde koltuğunu koruyan Theresa May, mayıs ayı sonunda ülkeyi AB’den çıkartamayınca istifa etmek zorunda kaldı ve çoktan unutulan bir siyasi figür haline geldi. İstifasının ardından uzun bir yaz tatilinin ve Muhafazakâr Parti kongresinin ardından başbakan olan Boris Johnson ise Eylül ayından itibaren Britanya’nın ne olursa olsun 31 Ekim’de AB’den ayrılacağı sözünü verdi ama o da başarısız oldu. Yalnızca AB ile kotardığı ve May’in anlaşmasının bir benzeri olan anlaşması reddedilmekle kalmadı, aynı zamanda “anlaşmasız/sert Brexit yanlısı” ekibin sözcüsü olan Boris Johnson ve sert brexitçi kabinesine karşı meclis anlaşmasız ayrılığı yasaklayan bir yasayı da yürürlüğe soktu.

Sadece mecliste değil partisinde de azınlıkta yer alan Boris Johnson bu muhalefeti aşmak için meclisi teamüllere aykırı şekilde 1.5 ay öncesinde kapamayı denedi, kraliçeden izni alıp meclisi tatile soktu ama bu kez Yüksek Mahkeme bunu reddetti, meclis yeniden açıldı ve anlaşmasız ayrılığı reddeden yasa da bu sürede geçti. Kraliçenin “tarafsızlığını” korumak adına da sanki kendisi politikadan bihaber hayır işleriyle meşgul bir figürmüş gibi Johnson’un kendisine yalan söylediği ve kraliçenin kandırıldığı öne sürüldü.

Dünyada çok az başbakana nasip olacak şekilde, bu kadar fazla başarısızlığı iki ay gibi kısa bir süre içine sığdırma başarısını gösteren Boris Johnson bu kez Brexit’ten çıkılamamasının suçunu meclise attı ve genel seçim kararını verdi. Çoğunluk hükümeti kurup 31 Ocak’ta artık çıkılacağını ilan etti.

Genel seçimler öncesi siyasi partilerin konumlarına geçmeden önce üç konuya vurgu yapmakta fayda var:

Theresa May veya Boris Johnson’ın temsil ettiği Brexit’e yön veren siyasi akıl esasen anlaşmasız ayrılıktan yana bir ekip. Bu nedenledir ki neredeyse 3.5 yıldır bir anlaşmaya yanaşılmadı. Anlaşma imzalamak isteyen bu süreyi bekleyip son günlere sıkıştırmazdı. Johnson’un son anlaşma taslağı da esasen hiçbir şey yapmadı eleştirisini bertaraf etmek ve “bakın, AB bize saygı duymuyor, bizi kendilerine bağımlı kılmak istiyor” diyerek “onurlu” çıkış için bahane olacaktı. Bunun en önemli nedeni ise anlaşma imzalandığı takdirde 2 yıllık bir geçiş sürecinin olması ve Britanya’nın hâlâ AB içinde kalmaya devam etmesiydi.
İkincisi, bu anlaşma sadece bir boşanma anlaşması. Bu bile 3.5 yıldır sonuçlanmadı. Bu yasalaşsa 2 yıllık süreç içinde AB ile Britanya’nın bir ticaret anlaşması imzalaması gerekiyor. Ama bu boyutta bir anlaşmayı iki yıl içinde imzalamak gerçekçi değil.

britanya-da-secimler-ve-yilan-hikayesine-donen-brexit-649165-1.

Üçüncü konu ise AB’de kalalım diyenler zaten net bir blok. Ama ayrılalım diyenler arasında sert ve ılımlılar var. AB’den ayrılmayı istese de yakın ilişkiler kurulmasını, İsviçre, Norveç veya Kanada gibi bir modelin bulunmasını, AB pazarına daha rahat girme imkânı arzulayan Brexitçiler de var. O nedenle mecliste hükümetin anlaşmasına muhalefetin yanı sıra ciddi bir Muhafazakâr Partisi vekili de karşı çıkıyor.

Genel seçimlere 1 aydan kısa bir zaman kaldı. Anketlerde Muhafazakar Parti yüzde 35-40 aralığında, İşçi Partisi yüzde 25-30 aralığında Liberal Demokratlarsa yüzde 14-17 aralığında görülüyor. Ancak bir önceki seçimde anketlerde Muhafazakâr Parti Corbyn’in İşçi Partisi’nden 25 puan önde görülüyordu ve May de buna güvenerek muhalefeti ezmek için erken seçim kararı almış, 1 ay içinde yapılan kampanya sonucunda her iki parti de yüzde 40’ar oy almıştı. Seçim sistemi sayesinde Muhafazakârlar Kuzey İrlandalı DUP’den destek almak zorunda kalmıştı.

Burada esas sürpriz faktörü “Corbyn The Campaigner” (Kampanyacı Corbyn). Yoksa seçimler gayet sıkıcı ve formalite bir süreç olabilirdi. Meclisteki asık suratlı konuşmalarının zıddına Corbyn’in mitinglerde, mahalle ziyaretlerinde yüzünde güller açıyor ve en etkileyici konuşmalarını sokaklarda yapıyor. Bir önceki seçimde gençlerin stadyumlarda, konserlerde söyledikleri Corbyn’e uyarladıkları marşın etkisi çok büyük olmuştu.

Muhafazakâr Parti tüm söylemini “verin çoğunluğu, alın Brexit’i” üzerine kurmuş durumda. Amacı Brexit’e oy veren yüzde 53’ün büyük çoğunluğunu alıp hükümeti kurmak. Nigel Farage’ın Brexit Partisi muhafazakârlardan İşçi Partisi’nin güçlü olduğu yerlerde kendilerine destek vermesini ve özellikle AB karşıtı işçileri İşçi Partisi’nden koparmayı önermişti. Muhafazakar Parti ile resmi anlaşma olmasa da Farage 11 Kasım’da açıklama yaparak muhafazakarların hâkim olduğu 317 bölgede aday göstermeyeceğini ilan etti.

Ancak muhafazakârların temel sorunu kendi kitlesinin önemli bir bölümünün de AB yanlısı olması. Örneğin Oxford muhafazakâr bir şehir ama ayrılığa karşı. Bu kesimin Liberal Demokratlara kayması mümkün. LDP’nin Yeşiller ve Galler’deki Plaid Cymru partisi ile ittifak yapıp AB yanlılarıyla karşıtlarının başabaş olduğu 60 şehirde ortak aday göstermesi de İşçi Partisine oy vermeyecek bir kesim muhafazakârın Liberal Demokratlara oy vermesine neden olabilir.

Liberal Demokrat Parti ise gerçek AB yanlısı parti olarak Brexit’i çöpe atma sloganıyla seçimlere giriyor. Ayrıca sert bir şekilde muhafazakârlardan çok İşçi Partisi’ni ve Corbyn’i hedef alıyor. İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti tabanındaki AB yanlılarından oy almaya çalışıyor. Ancak iktidardan çok muhalefeti eleştirmeleri ters tepebilir, bu yönde çok eleştiri alıyor. Ayrıca muhafazakârlarla eski başbakan David Cameron döneminde kurdukları koalisyonun uyguladığı neoliberal “kemer sıkma tedbirleri” ve öğrenci harçlarını yıllık 9 bin pounda çıkarmaları nedeniyle de büyük tepki topluyorlar. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde İşçi Partisi’nden daha fazla oy alması nedeniyle bu başarıyı yenilemek isteseler de genel seçimlerin içeriği ve geleneksel parti aidiyetleri AP seçimlerinden çok daha farklı oluyor.

İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi de bu seçimleri İskoçya’nın bağımsızlığı için bir tür referanduma çevirme amacında. Şayet yüksek bir oy oranına ulaşırsa yeni bir referandum için meşru bir zemin olacağı inancında. Aynı zamanda AB yanlısı bir tutumla kendilerini Westminister’dan ayırma derdindeler.

İskoçya Ulusal Partisi’nin bağımsızlık, Liberal Demokratların ise AB yanlısı stratejisi tutarsa en büyük zararı İşçi Partisi görecek. Şayet Brexit Partisi ve muhafazakârlar da etkili şekilde İşçi Partisi’nin geleneksel olarak hâkim olduğu ama AB karşıtı bölgelerde etkili olursa Corbyn açısından durum ciddi derecede sıkıntılı görünüyor.

Bu anlamda bir ay önemli bir dönem ama Corbyn’in söylemlerinden ve İşçi Partisi’nin hareketliliğinden bu yönde bir kaygı pek görünmüyor. Hatta seçim ilanından hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarında LDP’nin yüzde 3’ünün İşçi Partisi’ne geri döndüğü ve yükseliş trendine girdiği basına yansıdı.
İşçi Partisi’nin Corbyn önderliğinde sunduğu program klasik bir sosyal demokrat program olsa da mevcut koşullarda bir alternatif olarak kendisini konumlandırıyor. Corbyn’in son 40 yıldır aynı çizgiyi devam ettirmesi, sosyalizm ve barış temalı programından geri adım atmaması, Filistin’e olan desteği ve açık, şeffaf tutumu ana akıma alternatif bir seçenek sunuyor. Parti manifestosunda demiryollarının, su ve elektrik şirketlerinin kamusallaştırılması, sağlık ve eğitime yatırım yapılması, öğrenci harçlarının kaldırılması, çalışma koşullarının geliştirilmesi ve göçmenlerin desteklenmesi sözünü vermesi ve milyarderleri hedef alan bir söylem tutturması ilgi çekiyor. Bu seçim kampanyasında şu ana kadar öne çıkan bir diğer vaat de yoksulluğa ve iklim krizine karşı 400 milyar poundluk bir harcamanın yapılmasıdır. Bu arada İşçi Partisi’nin vekil listeleri arasında kazanılacak bir yerden ilk kez Alevi kadın aday olarak Feryal Clark’in seçilmesi de bekleniyor.

Corbyn’in temel sıkıntısı ise Brexit konusunda net bir tutum sergilememesi. Corbyn’in geleneksel olarak geçmişten bu yana AB’ye karşıt ve eleştirel bir söyleme sahip olması ve geleneksel parti tabanının önemli bir kısmının neoliberal politikaların, kapatılan fabrikaların-madenlerin ve tasarruf tedbirlerinin sorumlusu olarak AB’yi görüp ayrılık lehine oy vermesi, buna karşın bilhassa Londra gibi metropollerdeki parti tabanında AB yanlısı kesimlerin ağırlıklı olması daha dikkatli bir pozisyon almasına neden oluyor.

Corbyn uzun süreli ısrarlara karşın açıkça AB’de kalınmasını önermedi. Sunduğu öneri AB’de çıkılırken Gümrük Birliği’nde kalınması üzerineydi. Yeni bir referandum için yapılan kampanyanın en yoğun ve güçlü döneminde de açıkça ikinci bir referandumu desteklemedi ve bunun yerine genel seçim çağrısı yaptı. Bu seçim döneminde ise partinin Brexit politikası, referandum sonuçları gereği AB ile yeni bir müzakere sürecinin yapılması, 6 ay içinde varılacak anlaşmanın yeniden halk oylamasına sunulması ve halk isterse AB’de kalınması, istemezse anlaşma temelinde AB’den ayrılması üzerine kurulu.

Uzun zaman sonra İşçi Partisi ikinci referandumu savunmaya başlarken bu kez Liberal Demokratlar genel seçim sonucunda iktidara gelirlerse Brexit’i doğrudan iptal edeceklerini, 2016 referandumunu tanımayacaklarını ilan etti.

Bu seçimleri ilginç, heyecanlı ve bilinmez kılan faktör ise İşçi Partisi’nin performansında kilitleniyor. İşçi Partisi dışında diğer tüm partiler Brexit ekseninde bir öneri sunuyorlar. İşçi Partisi ise bu konuda daha dolaylı bir yol gösterirken işin merkezine sosyal meseleleri koyuyor ve 2017’deki kampanyanın benzeri bir çalışma yapıyor.

Britanya toplumu gerçekten Brexit konusunda kutuplaşmış mı yoksa toplumsal meselelerin çözümlenmemesinin bir sonucu, tepkisi olarak mı Brexit kararını verdi? Yapılan bazı çalışmalar toplumun genel olarak Brexit konusundaki kısırdöngüden bıktığı ve gündelik, temel meselelerin çözümüne odaklanılmasını beklediğini, bu sorunlar çözüldüğü takdirde AB üyeliğinin öneminin arka planda kaldığını öne sürüyor. Bazıları ise işin merkezinde Brexit’in olduğunu savunuyor. Bu seçim de bunun bir oylanması olacak. İşçi Partisi bu yaklaşımıyla İskoç Ulusal Partisi ve LDP’nin aleyhinde yükselebilir veya seçmenini kaptırabilir.
Son iki haftada yaşanan bir dizi gelişme ise ana akım politikada bu yönde kaygıların arttığını gösteriyor. Önce ABD Başkanı Donald Trump, Nigel Farage ile yaptığı radyo programında açıkça Corbyn’i eleştirip ona karşı ittifak yapılmasını önerdi. Trump’un Britanya seçimlerine bu şekilde müdahalesi tepki çekti. Ardından Telegraph gazetesinde Boris Johnson’ın çağrısı yayınlandı ve Johnson, Corbyn gelirse milyarderlerden alacağı ekstra verginin ve kamulaştırmaların Stalin’in Gulaglarına eşdeğer bir tutum olduğunu öne sürdü. 7 Kasım tarihinde Jewish Chronicle adlı Yahudi toplumunun bir gazetesi Yahudi olmayan vatandaşlara çağrı yaparak Corbyn’e oy verilmemesini, onun anti-semitist olduğunu, Corbyn iktidara gelirse Yahudilerin ülkeyi terk etmek zorunda kalacağını iddia etti. Aynı gün İşçi Partisi’nin önemli figürlerinden Ian Austin Corbyn’in anti-semitist olduğunu ve başbakanlık yapmaya uygun olmadığını iddia ederek partiden istifa ettiğini duyurdu ve insanları muhafazakârlara oy vermeye davet etti. Meşhur bir Blairci olan Austin aynı zamanda göçmen karşıtı söylemleri ve Irak ve Suriye’ye yönelik askeri işgallere verdiği destekle biliniyor.
Özetle şayet Brexit oylaması toplum açısından politikacılar kadar özel ve hayati bir önemde değerlendiriliyorsa İşçi Partisi’nin oyları düşebilir ve LDP iki partili sistemi kırabilir. Bu durumda AB yanlısı ve karşıtı pozisyonların seçimle değişmesi beklenmediği için ikinci bir referandum yeniden bir çıkış olarak ortaya çıkabilir. Bu durumda Corbyn’in popüleritesi sorgulanırken İskoç bağımsızlık hareketi ivme kazanabilir. Ancak İşçi Partisi’nin taktiği başarılı olursa ve yıllardır devam eden muhafazakar yönetime karşı olan tepkiyi bir araya getirebilirse o zaman yeni gelişmelerin önü açılabilir. Seçimlerin bir diğer olası sonucu da Britanya’nın AB’de kalmaya yeniden karar vermesi için en ciddi olasılığın açığa çıkmasının mümkün olmasıdır. Tek parti hükümetinin kurulamaması veya Brexit karşıtı partilerin çoğunluğu elde etmesi durumunda yeni bir referandum ile süreç tersine çevrilebilir.