birgün

2° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN KİTAP 19.11.2021 13:18

Bu dönemin trajedisi yazılacak

Selim Erdoğan’ın yeni romanı, günümüzde daha da belirginleşen iletişim problemleri, liyakatsizlik, ego ve güç savaşları içinde sıkışıp kalan varoluşu ve hakikati mizahi bir üslupla ele alıyor.

Bu dönemin trajedisi yazılacak

AYSU ALTUNAY

Selim Erdoğan’ın ‘Sabotaj, Anadolu’da Hazin Bir Komplo Öyküsü’ İthaki Yayınları’ndan okurlarıyla buluştu. Kitabı üzerine sohbet ettiğimiz Erdoğan, “Bu dönemin trajedisi bu dönem geçtikten çok sonra yazılacaktır. Pisliğin içinde yaşıyorken pisliği anlatmazsınız ki zaten gerek de yoktur. Mizah, kaybolan o kurumsal referansları yeniden yaratma çabasıdır. Hatta yeniden yaratmaktır” diyor. Erdoğan’ın romanı özgün kurgusu ve sunduğu perspektifle okurlarını fark ettirmeye, yeniden düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor.

Öncelikle Selim Erdoğan kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
1970 İzmit doğumluyum. Çocukluk ve ilk gençliğim İzmit’te geçti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Uzun yıllar sermaye piyasalarında çalıştım. Bilimden felsefeye, edebiyattan müziğe dağınık bir ilgi alanları paletim var. Bu dağınıklık canımı en çok sıkan şeylerden biriyken iş yazmaya gelince işimi çok kolaylaştırıyor. ‘Denizatı Vadisi’ adlı kitabım 2012’de NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Bir sonraki yıl ‘İkibinseksendört’, ‘Gofer Ağacı’ ve ‘Trinidad’ın Dönüşü’ adlı kitaplarım aynı yayınevi tarafından yayınlandı. 2019’da ‘Kurbağa Adası’ İthaki Yayınevi’nden çıktı. ‘Kurbağa Adası’nın Kanal İstanbul tartışmalarının başladığı günlerde yayınlanması çok ilginç bir tesadüftür…

Romanınızda günümüz sorunlarına mizahi ve ironik bir dille ışık tutuyorsunuz. Mizah ve ironiyle harmanlamanızın özel bir nedeni var mı?
Elbette var. Eğer tuttuğunuz her şey elinizde kalıyorsa, gerçeklikle ilgili kurumsal referanslar tükenmişse, ortalık yalan haber ve komplo teorilerinden geçilmiyorsa, dünya gündeminden kopuk paralel bir evren yaşıyorsanız, bu ortamı en iyi mizahla anlatabilirsiniz. Bu dönemin trajedisi bu dönem geçtikten çok sonra yazılacaktır. Pisliğin içinde yaşıyorken pisliği anlatmazsınız ki zaten gerek de yoktur. Mizah, kaybolan o kurumsal referansları yeniden yaratma çabasıdır. Hatta yeniden yaratmaktır. Hakikate bağlı sağduyunun can simididir. Ben hâlâ buradayım çığlığıdır. Akıl sağlığınızı korumaktır. Mizah bir manifestodur… Yalnız değilim çünkü mizah var demektir. Bunun dışında mizah edebiyatın olmayana ergi yöntemidir. Bir argümanı sonuna kadar götürüp saçmaya vardırmaktır. Sonuca gülersiniz. Çünkü komiktir. Toplumsal delilik ortamlarında mizah gerçeği, hakikati bulmanın ya da göstermenin yöntemidir.

Romandaki kahramanların birbirleriyle iletişimleri de oldukça dikkat çekici. Herkes konuşuyor ama hiç kimse birbirini gerçekten duymuyor, dinlemiyor… Görünürde bir iletişim var ancak işin özünde anlama-anlamlandırma yok… Bunun sizdeki karşılığı nedir?
Günlük hayatta, televizyonda ya da internette çok rastlanan bir durum bu… Dinlemek ayıptır bizim toplumuzda. Dinlemek pasif kalmaktır. Esas olan konuşmak hatta bağırarak konuşmaktır. Hakikatin ne olduğu kimseyi ilgilendirmez. Kimse hakikatin peşinde değildir. Zaten biliyordur. O yüzden dinlemez. Kendini onaylayanı sever, onaylamayanı ikna edemezse nefret eder. Savunduğu şey ne olursa olsun kendi kimliğinin parçasıdır. Ondan vazgeçmek, kimliğinden vazgeçmek gibidir. Hiçbir kanıt hiçbir argüman işe yaramaz. İnandığı şeyle çelişiyorsa görmezden gelir ya da komplocu bir yaklaşımla sahte olduğunu yine hiçbir şeye dayanmaksızın söyler.

Liyakatsizlik, içi boşaltılmış ego ve güç istencinin beraberinde getirdiği söylem ve kurallar dikkatli bakıldığında bilgisizlikle örülü yanlış bir tarih oluşturabilir mi? Bunun tehlikeli tarafları nelerdir?
Toplumsal şizofreniye neden olur en başta. Şizofren hastası gibi paralel bir dünyada yaşar toplum. Bu paralel dünyanın merkezindedir. Bütün dünyanın ortasındadır. Herkesin gözü üzerindedir ve açık kolluyordur. Dost yoktur o dünyada. Herkesin amacı ülkenin istikrarsızlaşması ve parçalanmasıdır. Çünkü eskiden çok güçlüdür bu ülke. Dünyaya hükmetmiştir. Büyük bilimsel keşiflerin tohumları burada atılmıştır. Sayıları, dili, matematiği, optiği keşfetmiş sonra batılılara çaldırmıştır. Ama o muhteşem geçmiş er ya da geç geri gelecektir. Zaten bunu bildikleri için bin bir oyun oynanmaktadır ülke üzerinde. Ne yazık ki bu düşüncelere sağından solundan katılan milyonlar yaşıyor bu ülkede ve siyasi iktidarlar bu şizofreni dünyayı, toplumu manipüle etmek için çok iyi kullanıyorlar.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Başta eğlence. Sonra bir şey üretmek, sonra okuyucu yankılarından gelen o hoş sedayı dinlemek. Yazmak kompoze etmektedir. Tasarlamaktır. Anlam yaratmaktır. Elbette kendini ifade etmektir. Isınmış bir dünyada kalabalık, Boğaz, Kanal İstanbul ve denizler arasında sıkışmış bir İstanbul’u hiçbir makalenin anlatamayacağı yoğunluk ve kuvvetle anlatmaktır mesela. Komplo teorilerinin boğduğu zihinleri mizahla ifşa etmektir.

Dünyayı nasıl görüyor-yorumluyorsunuz? Distopyalar mı yoksa ütopyalar çağında mıyız?
Çoğunluk distopyalara doğru gittiğimiz konusunda hemfikir. Eski kitaplar yeniden moda oldu. Yenileri yazıldı. İşin açıkçası etrafa bakınca tersini söylemek gerçekten zor. ‘Kurbağa Adası’ da böyle hislerden doğmuştu. Çin ve Amerika yine aralarında anlaşabilirler ama küresel ısınma diye bir şey var. Bunun yaratacağı kıtlık, su ve salgın hastalıklar var. Nitekim bugünkü nesiller Covid-19’la pandemi nedir öğrenmiş oldu. Geçmişte iyimserliği, ütopyaları yaratan neydi o halde? İlk akla gelenlerden biri bilimsel keşiflerin ve kimi teknolojilerin arka arkaya gelmesiydi. Bir yandan elektrikle aydınlatılmaya başlayan sokaklarda motorlu taşıtların sayısı artarken diğer yandan geliştirilen aşılarla nüfus patlaması yaşanıyordu. İşin ironik tarafı, bu örneklerde ütopyayı yaratan nedenlerin bugün distopya nedeni olarak sayılması. Evet, nüfus tek başına küresel ısınmanın nedeni değil belki ama bugünkü insanın karbon ayak izi bin yıl öncesinden yüzlerce kat daha büyük. Yeni ütopyalara hangi gelişmeler ilham olurdu güzel bir soru olurdu ama.

Hayal gücü ile gerçeklik arasında sizce nasıl bir köprü var? Bu bağlamda edebi bir metin yazmayı düşünenlere ne önerirsiniz?
Öncelikle dil bağlantısı var. Dil, gerçek dünyada gerçek sorunlarla boğuşan insanlar tarafından geliştirilen büyülü bir araç. Ama bunun da ötesinde dili geniş anlamda, sözcüklerden de öte her türlü obje ve kavram olarak alıyorum ben. Hayal ederken kullandığınız kütüphane, kazanılmış bir kütüphanedir. Doğuştan gelmez. Konuşma dilini de insan hakları gibi soyut kavramları da enerji tüketip sizi bir yerden başka bir yere hızla götüren her türlü aracı da gördüklerinizden, okuduklarınızdan öğrenirsiniz. Doğal olarak kütüphaneniz ne kadar büyükse, o kadar çok malzemeniz vardır. Yaratıcılık konusu başka bir mecranın konusu belki ama bahsettiğim kütüphanenin zenginliği önemlidir. Dolayısıyla yazmak isteyenler bu kütüphaneyi zenginleştirmeli.