Bunalımın siyasi sonuçları üzerine
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
Sıradan bir ekonomik krizden değil, kapitalizmin bunalımından geçmekte olduğumuz ortadadır. Otuz yıl önce “başka seçenek

Sıradan bir ekonomik krizden değil, kapitalizmin bunalımından geçmekte olduğumuz ortadadır. Otuz yıl önce “başka seçenek yok” sloganıyla “ulusal” sınırlar içinde sermayenin önüne konmuş olan engelleri “serbest piyasa” veya neo-liberalizm yaftaları altında adım adım tasfiye ettiler. Yirmi yıl önce de sermayenin dünya çapındaki sınırsız hegemonyasına, küreselleşme terimi aracılığıyla saygınlık kazandırmaya çalıştılar. Serbest piyasa ve küreselleşme ikilisini, yoksulluğu, azgelişmişliği, eşitsizliği yok edecek büyülü bir anahtar olarak pazarladılar. Sonunda bir bilanço çıkarıldı ve “cennetin anahtarları” olarak sunulan modelin, kapitalizmin altın çağıyla (1950-1975 ile) karşılaştırıldığında, birkaç ülke istisnası dışında her yerde büyüme oranlarını aşağıya çektiği; istisnasız her coğrafyada eşitsizlikleri ve sömürü oranlarını artırdığı belirlendi. 2008-2009 bunalımı ise, kapitalist sistemin egemen ve yönetici sınıf ve katmanlarının çok yoğun bir çürüme içinde olduklarını ortaya koydu.
Bu olgular ve saptamalar, kapitalizmin meşruiyetinin dayanaklarını ortadan kaldırmıştır ve krizi bir sistem bunalımı haline getirmiştir. Bu algılama yaygınlaşınca, kapitalizmin aşılması gündeme gelecektir. Egemen çevreler de durumun, tehlikenin farkında. Sistemi hedef alan, köktenci bir eleştiri söyleminin oluşmaması, sistem-dışı siyasi akımların yeni bir dalga halinde yeşermemesi için özel çaba sarfediyorlar.
Sistemi hedef alan bir muhalefet, ara-aşamalardan geçmeden yeşeremez. Önce ekonomik bunalımın kısa dönemli siyasi yansımalarını izlemek gerekir. Büyük ekonomik bunalımların siyasete taşınması tek yönlü değildir. Bir önceki büyük bunalımın siyasi yansımalarını hatırlayalım: 1929’u izleyen on yıl içinde Almanya, İtalya, Doğu-Orta Avrupa faşizme sürüklenmiş; Fransa, Halk Cephesi ile, ABD ise “New Deal” sayesinde emekten yana dönüşümlere yönelmişti.
İki kriz yılında (2008-2009’da) gözlenen siyasi değişimler hangi doğrultudadır? Metropol ekonomilerinde sistem-karşıtı hareketlerin önem kazanması henüz gündemde değildir. Radikalleşmeyi emperyalist sistemin çevresinde aradığımızda, Latin Amerika öncelik taşıyor. Zira, 21. yüzyılın başlarından itibaren sermayenin tahakkümüne sınıf-tabanlı muhalefet çizgileriyle karşı çıkan ve bu direnmeyi iktidara taşıyan deneyimlerin çoğu, o coğrafyada gerçekleşmektedir. “Başka bir dünyanın mümkün olduğu” algılamasını geleneksel-sol çizgilerle birleştiren Latin Amerika’daki siyasi hareketlerin, uluslararası bunalım koşullarındaki kaderi bu bakımdan önemlidir.
Dünyada olup bitenleri yakından ve anti-emperyalist bir perspektiften izleyen ünlü sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, temmuzda Honduras’ta gerçekleşen darbeyi, Latin Amerika’daki siyaset rakkasının ABD desteğiyle sağa savrulmasının başlangıç tarihi olarak yorumlamıştı.
Honduras’taki gelişmeler Wallerstein’in kötümser öngörüleri doğrultusunda gerçekleşti. Başlangıçta Latin Amerika’nin (sağcılar dahil) tüm hükümetlerinin tepkisini izleyerek darbeye karşı çıkan Obama yönetimi, daha sonra tavır değiştirdi; darbecilerin yaptırdığı Başkanlık seçiminin meşruiyetini kabul etti ve Honduras’ın sola dönük bir yol izlemesinin önünü tıkadı.
Sonraki aylarda “Latin Amerika’da siyaset rakkası sağa mı savruluyor?” sorusuna ışık tutacak üç seçim yapıldı. Şili’deki Başkanlık seçiminin ilk turunda sağ cephe yüzde 44 oyla, orta-sol Concertacion cephesinin yüzde 30’luk oyuna fark yaptı. 17 Ocak’ta yapılacak ikinci tur seçimlerde sosyalist Bachelet’nin, Başkanlığı sağcı Pinera’ya devredip devretmeyeceği, ilk turda oyların yüzde 26’sını toplayan iki solcu adayın seçmenlerinin tavrına bağlıdır. Ayrıca, Şili’deki Concertacion cephesi, Latin Amerika solculuğunun en ılımlı kanadında yer almaktadır ve 2009-2010 Başkanlık seçimlerine Hıristiyan-Demokrat Parti’den (eski Başkan) Eduardo Frei’i aday göstermişti. Bu bakımdan, dönek komünistlerle Hıristiyan-Demokratları birleştiren İtalya’daki Demokrat Parti oluşumuna benzemektedir.
Buna karşılık Bolivya ve Uruguay’daki Başkanlık seçimleri radikal solun zaferleriyle sonuçlandı. Sınıf çatışmalarının bir hayli keskinleştiği Bolivya’da Evo Morales, bir önceki seçimlerdeki yüzde 54’lük oy oranını yüzde 64’e çıkararak kesin bir zafer kazandı. Üstelik, Morales’in Sosyalizme Geçiş Hareketi, 130 üyeli parlamento çoğunluğunu da 72’den 88’e çıkararak üstünlüğünü pekiştirdi.
Uruguay’da ise yeni Başkan, kırk yıl öncesinin Tupamaros hareketinin gerillalarından biri olan Jose Mujica’dır. Askeri dikta döneminde 14 yıl hapis yatmış olan Mujica, tüm sol partileri kucaklayan Geniş Cephe’nin adayı olarak sağcı adaya dokuz puanlık bir fark yaptı ve Uruguay’daki sol yönetimin artan bir destekle devamını sağladı.
Öyle görülüyor ki, Wallerstein’in kötümser öngörülerinin aksine, Latin Amerika’da siyaset rakkası henüz sağa savrulmamıştır. Krizlere ve emperyalist hegemonyaya dinci reflekslerle yanıt veren veya bu reflekslerle baş etmeye çalışan Müslüman dünyasını (ve giderek bu dünyaya benzeyen Türkiye’yi) bir yana bırakırsak, Çin ve Hindistan’daki (belli ölçülerde de Güney Afrika’daki) gelişmeler büyük önem taşıyacaktır. Bu ülkelerdeki halk mücadelelerinin iktidarlara yansıması, kapitalizmin krizinin siyasi sonuçlarını da biçimlendirecektir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız