Burhan Sönmez, yeni kitabı Labirent'i anlattı: İktidarlar sadece geçmişi çalmaz yeni bir geçmiş de verir

09.12.2018 09:59 BİRGÜN PAZAR

Mehmet Emin Kurnaz

Modern zamanların yabancılaşma olgusuna karşı “Geçmişimle birlikte varolmayı seçerdim” diyor Burhan Sönmez. Son romanı ‘Labirent’i geçtiğimiz ay İletişim Yayınları’ndan çıkaran Sönmez ile Labirent’in kahramanı Boratin üzerinden ‘bellek, hafıza ve toplum’u konuştuk.

► Boratin’in başarısız intihar girişimi sonrası evvelki yaşamını aradığı bir bilmece olarak Labirent, bireyin yabancılaşma olgusuna dair izlekler taşıyor. Bir şok yaşamasak da modern zamanlarda hepimiz bir Boratin değil miyiz?
Evet, hepimiz öyleyiz, ama kimse kendisini öyle görmüyor. Aldous Huxley yaklaşık yüz yıl önce Cesur Yeni Dünya’da yazdı bunu. İnsan, artık bir nesnedir. Kapitalizmin ilk dönemiyle birlikte bir metaya dönüşmüştü, şimdi nesneleşerek, metalık değerini bile yitirdi. Gerçek olmayan bir hayatı gerçekmiş gibi yaşamak, işte bize sunulan alternatif. İşin tuhaf yanı, insan bu “gerçekmiş gibi” halinden mutluluk duyuyor. Kederlenmeyi bile unuttuk. Depresyon ve stres, kederin ve hüznün yerini aldı. Sevinçlerden söz etmeye ise dilimiz varmıyor. Yeni bir yaşam fanusunun içinde soluk alıp veriyoruz. Derdin mi var, çaresi kolay, eğlenceli bir TV programı açıp izle. Strese mi girdin, çaresi var, alışverişe gidip rahatla. Buna itiraz etmek için önce bu gerçekliğin farkına varmak gerek. Peki bu gerçeklikten, labirentten çıkış var mı, yoksa çıkış bulmak imkansız mı? Bunu anlamanın tek yolu, çıkış aramaya niyet etmek, bunun için yola çıkmaktır.

Kent, mimariyle anlatılan yeni bir dünyadır
► Romanda bir kara anıt gibi intiharlarla özdeşleşen Boğaziçi Köprüsü ve ayrılıklar ya da kavuşmalar noktası olarak Haydarpaşa Garı iki önemli metafor olarak duruyor. Özellikle ‘Haydarpaşa Gar yangını’ toplumsal hafızamızda yitirdiklerimizin bir sembolü mü?

Kent, mimariyle yaratılan yeni bir dünyadır insanlık için. Mimari, kentin kültürünün ve geçmişinin, yani belleğinin haritasını oluşturur. İstanbul’da iktidarların “kentsel dönüşüm” siyasetiyle oynadıkları şey bunların toplamıdır, yani hem kentin kendisi, hem geçmişimiz, hem de belleğimizdir. Son dönemlerde dünya genelinde gelişen kent mücadeleleri yani kentte yaşamı savunma mücadeleleri, toplumun geçmişini savunma mücadelesiyle ve bireyin kendi belleğini savunma mücadelesiyle iç içedir. Modern hayatın ve yeni mücadele zeminlerinin bizi getirdiği yer burası. Kente karşı işlenen suçlar, varlığımıza karşı işlenen suçlardandır ve bunun en büyük failinin de iktidar ve sermaye grupları olduğunu biliyoruz. Yurttaşlar da pek çok açıdan bu toplu yağmanın parçası oluyor. Kapitalizm böyle işliyor, büyük pastayı kocakafalar alırken, geri kalan büyük kalabalığa da küçük pasta için savaşmayı öneriyor. Basit bir denklem gibi görünüyor, ama medyasından modasına kadar modern iktidar biçimleri öyle karmaşık çalışıyor ki, bu denklemi tersine çevirmek zor görünüyor. Bu zorluğa rağmen seslerini yükselten insanların önemi giderek daha iyi anlaşılıyor.

burhan-sonmez-yeni-kitabi-labirent-i-anlatti-iktidarlar-sadece-gecmisi-calmaz-yeni-bir-gecmis-de-verir-540001-1.

► Roman, zaman figürü ile Tanpınar’ın ‘Ne İçindeyim Zamanın’ şiiri gibi işlerken; Boratin, saatçi ile girdiği diyalogda saatin yanında en büyük ikinci icat aynadır diyor. Romanda zaman ve aynadan mürekkep bir bütünlük söz konusu. Peki saatçinin anlatmadığı üçüncü icat nedir desek?
Bu sanki saatçinin her müşterisine oynadığı bir oyunmuş gibi görünüyor. Müşterilerine bir hikâye anlatıyor, onların boynuna bir soru asıyor ve sonra onları sokağa, hayatın içine salıyor. Bu açıdan, okurlara yöneltilmiş bir soruya dönüşüyor bu. Herkesin bu soruya cevabı ayrıdır. Okurlar, benim daha baştan cevabı bildiğimi sanarak bana soruyorlar. Cevabı bilmiyorum, dediğimde, sır vermekten kaçındığımı sanıyorlar. Ben de orada, saatçinin hikâye anlattığı biriyim sadece. Kendimce cevap aradım, bazen bulduğumu sandım, ama bulduğum bir cevabı oraya koymaktansa, her okurun kendi cevabını bulmasını tercih ettim. Labirentte, sorulara kulak verilerek ve tedirginlik hissedilerek yol alınır.

► Boratin ile benzer yaşlarda intihar eden iki müzisyen; Kurt Cobain ve Yavuz Çetin. Köprüden atlayarak yaşamına son veren Yavuz Çetin, Boratin’in yarım kalan yok olma arzusunun bir temsili mi?
Her ölüm, herkes için ölümdür, sanki müzisyenler için bu daha fazla böyledir. Bir müzisyenin “erken” ölümü diğer müzisyenlerin onun adına da yaşamayı sürdürmesi, müzik yapması demektir. Çünkü o erken ölüm, dediğiniz gibi, yaşayanların ölüm arzusunu bir açıdan tatmin etmiştir. Bir kez ölündüyse, daha çok yaşamak gerekir. Ama Boratin böyle hissetmez sanki, nedense canına kıymaya çalışır. Ancak başarısız olduktan sonra, arzusu tatmin olmuştur. Bundan sonraki gayreti, geri kalan benliğiyle (ya da benliksizliğiyle) ne yapacağını anlamasıdır. Anlamak ise bu hayattaki en zor şeylerdendir. Hep başkalarını anlamaya çalışır ve başkalarının da bizi anlamasını bekleriz. Labirent bunu tersine çevirir. Önce, “kendimizi anlamak mümkün müdür?” sorusu asıl soru gibi görünür, ama ondan ötesi gelir: “Kendimizi anlamaya çalışmak gerekir mi?”

İnşa edilen bellek…
► Boratin’in duvardaki afişlerde sultan olarak gördüğü ‘başkan’ figürüne baktığımızda, iktidar, bir taraftan toplumsal hafızayı sermaye lehine Haydarpaşa gibi anılarda yok ederken öte yandan aynı tarihin başka kahramanlık figürlerine ihtiyaç duymuyor mu?

Toplumsal bellek dediğimizde işte burası öne çıkıyor. İktidar, insanın yalnızca geçmişini ele geçirmekle kalmaz, ona yeni bir geçmiş de vermeye çalışır. Yeni bir tarih ve yeni adlar, bunun parçasıdır. Türkiye’nin son yüz yıllık tarihi esasında bir “bellek mücadelesi” tarihi olarak gelişti. Her iktidar, her toplumsal grup kendi bellek coğrafyası için uğraştı, uğraşıyor. Yakın dönemde bu daha da yoğunlaştı. İstanbul’un Fethi’ni daha dün olmuş gibi anımsamamızı isteyen iktidar, her gün ölen işçilerin veya kadınların durumunu görmezden gelmemizi, mesela 1 Mayıs’ı veya 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nü unutmamızı istiyor. Her gün önümüzde olan “gözaltındaki kayıpları” ve Cumartesi Anneleri’ni unutmamızı istiyor. Otele dönüşen Sultanahmet Cezaevi’ni, eski Beyoğlu’nu, Haydarpaşa Garı’nı unutmamızı istiyor. Ama ulusal ve dinsel söylemlerin tarihi figürlerini ve tarihi anlarını sabah akşam ortaya çıkarıyor ve yaşayan belleğimizi onların üzerine inşa etmeye çalışıyor. Bellek ve kent, sıradan bir alan değil, iktidarın geleceğini garanti altına aldığı yerdir. Siyaset de, günlük hayat da, mutluluk ile mutsuzluk da buradan besleniyor. Yurttaşların kendi kentlerine aktif olarak sahip çıkması bu yüzden istenmiyor.

► Biraz genele yönelirsek, bugün sanat, özellikle de edebiyat, popüler kültürün kuşatması altında. Bu kuşatma içinde nitelikli olanı nicel olandan nasıl ayırabiliriz?
Sanat tarihinin çoğu döneminde bu tür eğilimlere, yani popüler ürünlerin hakimiyetine rastlanır. Son dönemlerde bu yeniden bir yükselişe geçti. Buna eleştirel yaklaşmak gerek, ama kendi alanımızı tümüyle yitirdiğimiz duygusuna da kapılmamalıyız. Edebi ürünlerin niteliğini en iyi koruyan şey, okurdan okura aktarılan dil ve paylaşılan duygudur. Kitaplar orada yaşar. En azından şunu biliyoruz, ticari kültürün egemenliği daima geçici olmuş, geleceğe kalan, sonraki kuşaklara ulaşan ise edebi, sanatsal eserler olmuştur. Zaman, daha doğrusu kültür zamanı, bizden yanadır. Bunu bilmek, ilk elden bize bir güven duygusu verir. Kültürde ticariliğin hükümranlığını önleyemesek de orada kendimize farklı bir alan açabiliriz, bunun mümkün olduğunu her dönemdeki örnekleriyle biliyoruz.

***

burhan-sonmez-yeni-kitabi-labirent-i-anlatti-iktidarlar-sadece-gecmisi-calmaz-yeni-bir-gecmis-de-verir-540002-1.Yurtdışında insanlar ülkenizi merak ediyor

► Romanlarınız farklı dillere de çevrildi, yurtdışında karşılaştığınız tepkiler nasıl oldu?
Dünyanın diğer ülkelerinden yazarlar farklı dillere çevrildiğinde nasıl tepkiler oluyorsa, ben de benzer tepkilerle karşılaşıyorum. Anlattığımız hikâye ne kadar yerel olursa olsun, roman dediğimiz edebi eser evrensel bir ruh taşır. Bu yüzden, buradaki bir okulda öğrencilerin sorduğu sorular ile mesela İtalya’daki bir lisede öğrencilerin sorduğu sorular birbirine benziyor. Buna ek olarak, yurtdışında insanlar yazarın hayatını merak ediyor, ülkesini merak ediyor ve şu son dönemlerde bizdeki siyasi gelişmeleri merak ediyor. Bir noktadan sonra, edebiyata dair sorularla siyasete dair sorular iç içe geçiyor. Ben ilk zamanlar bunun bize, yani Türkiyeli yazarlara yönelik bir şey olduğunu sandım, ama zamanla gördüm ki herkes buna muhatap oluyor. Mesela geçen hafta Fransa’daki bir söyleşide, bir Amerikalı ve bir Fransız yazarla birlikteydik. Yalnızca bana değil Amerikalı ve Fransız yazarlara gelen sorular da politikayla iç içeydi, savaş, göçmenler, ırkçılık meseleleri konuşuldu. Günümüzde yazarların uluslararası platformlarda yalnızca saf edebiyat meselelerini konuşabilmesi neredeyse imkânsız hale geldi. Birkaç ay önce İngiltere’de Margaret Atwood’un bir söyleşisine gitmiştim. Kitap adlarını çıkarsanız, sanki bir siyaset uzmanıyla yapılmış söyleşiye benziyordu ve yazar bundan hiç gocunmandı. Her soruya doygun cevaplar vererek, edebiyatçının hayatın bütününe nasıl bakması gerektiğine dair de bir çerçeve çizdi.