Bütün eserlerimin çıkış noktasında Türkiye vardır

24.04.2016 09:52 BİRGÜN PAZAR
“Kültür sanata değer veren, akılcı çocuklardan oluşan bir kuşak hayalimiz”

ÖZLEM ÖZDEMİR- info@ozlemozdemir.net / @ozlemozdemir
​Fotoğraflar: PINAR ERTE / www.pinarerte.com

butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130623-1.Fazıl Say ilk kez çocuklar için bir albüm hazırladı. Adnan Saygun, İlhan Baran, Muhiddin Dürrüoğlu ve Fazıl Say’ın eserlerinin olduğu albümde çocuklara eserler hakkında bilgi de veriliyor. Annesi, “Fazıl benim değil Atatürk’ün armağanıdır” dermiş. Bu albüm de, ülkemizde resmi olarak kutlanması yasak olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle çocuklara armağan gibi. Fazıl Say ile albümü, çalışmalarını ve albüme yakışır düşüncesiyle onun çocukluğunu konuştuk.

Çocuklar için ilk defa bir albüm yapıyorsunuz. Nedir sebebi?
Ben Türk bestecileri serisine başladım. İçinde kendi eserlerim de var. 3-4 kuşak Türk eserlerinin olduğu bir seri yapacağız ve bunu yıllara yayacağım. Bu serinin içinde Türk bestecilerinin çocuklar için yazdığı bir sürü eser var. Bu eserleri çocukluğumdan beri bilirim ve çaldım. Bunlar iyi kayıt edilir ve iyi anlatılırsa, bu müzik bile her çocuğun ilgisini çekecek ve dünyasına girebilecek diye düşündüm. Yeter ki akılcı bir yolla çocuklara müziği tarif edelim. Bunu da başardık gibi görünüyor. Hakikaten raflarda yerini aldığından beri de çok satanların başında yer alıyor.

Albümde bir de anlatıcı var. Çocuklara önce o eserle ilgili bilgi veriliyor sonra da siz çalıyorsunuz. Biraz masal dinlemeyi hatırlattı bana.
Aynen. Klasik müzik dinlerken kafalarda soru işaretleri kalıyor ya bazen, onları bir anlatıcıyla baştan yok edebiliriz. Çocuk “Sessiz Sabah” dinliyor örneğin, sessiz bir müzik diyorsunuz, ya da “Afacan Kedi” de bir kedi oyun oynuyor diyorsunuz, çocuk kedi tekir mi sarman mı diye düşünüyordur. Bence 6-14 yaş grubunun daha iyi anlayacağı bir albüm ama daha çok alıcılar 6 yaş altından, hatta bebekler de var.

butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130624-1.Kapaktaki kızınızın çizdiği renkli at resmini de seviyorlardır.
Evet. Kızım Kumru’nun çizdiği renkli atlarını sosyal medyaya koyardım, çok sevilirdi. Dedik ki, birini kapak yapalım.

Mutlu olmuştur herhalde?
Anne babasına onları yansıtmıyor. Çocuklar biliyorsunuz anne babasına başka türlü davranıyor. Ama arkadaşları arasında sevindiğini, gururlandığını tahmin ederim.

Ressam mı olmak istiyor?
Ata binen bir kız, resim de bir yandan hobisi.

İçinde çocukların boyayabilmeleri için başka resimler de var.
Onları albümün tasarımını yapan Toygun Özdemir çizdi. Aslında sadece at çizimleri Kumru’nun.

Albüm amacının altında; çocuklar geleceğin yetişkinleri, onları nasıl yetiştirirsek gelecek de öyle şekillenir fikri de yatıyor olabilir mi?
Aynen öyle. Şimdi 20. yüzyılda yaşamış değerli Türk müzisyenlerinin eserlerini kalıcı kılıyoruz, bütün bu projeden bahsediyorum, benim çaldığım kayıtlarda ebediyen yaşayacaklar. Çocukların geleceği meselesine gelince; kültür sanata değer veren, akılcı, belki müzisyen olmayacak müzikle ilgili olan çocuklardan oluşan bir kuşak tabii hayalimiz. Amaç; kültür sanata ilgi duyan, Doğu ile Batı arasındaki sentezleri anlayabilen ki, bu müziklerin hepsi öyledir, dolayısıyla bir kimliğe kavuşan çocuklar, doğru. Çocuklara bir yönlendirme var mı diye soruyorsanız, işin doğalında var diyelim.

Albüm 4 müzisyenin eserleriyle 4 bölümden oluşuyor. İlk operacımız Adnan Saygun var, Atatürk ona ilk operayı besteletmişti. Saygun’un öğrencisi İlhan Baran, Baran’ın öğrencileri Muhittin Dürrüoğlu ve siz varsınız. Birbirine bağlı 4 müzisyeni bir araya getirmişsiniz.
Tabii tabii, bir aile gibi. Bir yandan da bu, bugün 20. yüzyılda Atatürk’ün yarattığı kültür devrimlerinden oluşan bir ağaç. Herkes birbirinin dalı aslında. Ne Fazıl Say uzaydan ufoyla indi ne de Adnan Saygun. Bu bir sosyal bir durum, kurumsallaşmanın önemi vardır, kişilerin şahsi emeklerinin başarıları vardır. Televizyonlarda sadece pop arabesk var, klasik müzik diye bir kalmadı bence. BirGün ve Cumhuriyet dışında gazetelerde kültür sanat haberi yok. Benim de ismim Fazıl Say olduğu için, muhaliflikten gelme beni, programlara almama tavrı var. Resmi değilse de birinin albümü çıkınca aldığı davetler farklı, benim farklı, bu bir gerçek.

Dünya çapında bir müzisyeniz ama kendi ülkenizde bunları yaşıyorsunuz…
Ama bu bir dönem. Burada milyonlarca insan benim durumumda.

Uygarlığı, çağdaş Cumhuriyet’i temsil eden herkes ve her şey hedef mi alındı?
Yok sayılmak isteniyor, dolayısıyla da hedef demek doğru.

Hayatım köprü kurma gayreti üzerinedir
butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130620-1.

Yılın büyük çoğunluğu yurt dışındasınız. Yılda nerelerde, kaç konser veriyorsunuz?
Her yıl 120 konserim var. Bu zamanımın üçte ikisi konserlerde geçiyor demek. Orkestrayla olan konserlerin provaları var, uçak yolculukları var… 120 konserin geçen yıl 30 kadarı Türkiye’deydi. Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Amerika’da, Japonya’da, Çin’de, Kore’de, yani 5 kıtada konser veriyorum. En yoğun olarak Avrupa, muhtemelen 70’i Avrupa’dadır, 30’u Türkiye’dedir, geri kalan da diğer ülkelerdir.

Seyircisiyle en yoğun ilişki kurduğunuz ya da en çok ilgi gördüğünüz yer?
Salonlarımız dünyanın her yerinde dolu, büyük bir ilgi ve talep var. Herhalde ben en çok konser veren sanatçılardan biri oldum son yıllarda. Bestelerim de ilgi görmeye başladı. Geçtiğimiz günlerde Dresden ve Frankfurt’ta “Mezopotamya Senfonisi” konseri vardı, çok güzel eleştiriler çıktı.

Ne diyorlar?
Günümüzde Ortadoğu’daki problemleri de derin bir şekilde anlatan anlatan bir eser diyorlar. O eserde Theremin diye elektro manyetik dalgalarla, olmayan şeylerden sesler bulan bir enstrüman var, o melek rolünde çünkü melek gibidir sesi. O meleği niye kullandığımı anlattığımda insanlar etkilendi. Çünkü melek, şu karışıklığa, şu vahşete en iyi çözüm gibi kullanıldı. Metafiziğe, meleklere kimsenin inandığından değil ama kimsenin aklına başka bir çözüm gelmiyor.

Bu kadar çaresiziz belki?
Çaresiz bir durumdayız... Ortadoğu, Mezopotamya, 6 bin yıllık kültür, aynı zamanda insanlık tarihinin başladığı bu bölge; hep savaşlarla, törelerle, terörle anılıyor.

Müziğinizi başından beri hep kendi topraklarınızdan beslenerek geliştirmeyi tercih ettiniz.
Bütün eserlerimin çıkış noktasında Türkiye vardır. Senfonilerimde İstanbul, Mezopotamya; oratoryolarımda Nazım Hikmet, Sait Faik, Metin Altıok gibi şairler var. Kişiler, bölgeler, olaylar… Kimi zaman Gezi Park gibi, Ankara Katliamı gibi, Sivas olaylarını anlatan “Ses” eseri gibi… Türkiye’nin etnik müziklerinden, halk müziğinden, ritimlerinden, Türk Sanat Musikisinden hep bir esinlenme vardır. Hatta Mevlevi, Alevi gibi dini müziklerden, zikirlerden İstanbul Senfonisi’nde vardır. Kültürdür müzik. Geçtiğimiz dönemlerde nerelerde neler yapılmış, besteci olarak bilmek ve günümüz tarihine de aktarmak zorundayız. Bu bizim köprü kuruculuğumuz olmalı.

Bir anlamda görev gibi?
Bence İstanbul Senfonisi’nin dünya çapında büyük başarısı orada yatıyor. Bir bölümünde insanların hayatlarında hiç bilmedikleri 7/8’lik vuruşlarla zikir var, bir bölümünde Sulukule kültüründen 9/8’lik çok hızlı oynak müzikler var. Bu, o kültürün alınıp, benim tarafımdan yeniden bestelenip, aynı müzikleri kullanmadan dünyaya açıklanması demek. Çocuklar için albümünde de bakın aslında bu öz var, bu Türk bestecilerinin özü çünkü.

Bütün Avrupa Türkiye’de olup biteni biliyor
butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130621-1.

Kültürümüzü dünyaya taşıyan bir elçi gibisiniz. Bu ülkenin çağdaş yüzünü temsil ediyorsunuz. Öte yandan ülkede değişen çok şey var. Yurt dışında ülkeye bakışta değişen neler gözlemiyorsunuz, size neler soruluyor?
Bütün Avrupa Türkiye’de olup biteni biliyor. Öyle bir iletişim çağındayız ki, Türkiye’de çıkan bir yazı on dakika sonra Almanya’da da tercüme edilip çıkabiliyor. Tayyip Erdoğan Belçika’da bir laf ediyorsa, onu Konya’nın bir ilçesindeki adam 1 dakika sonra duyuyor. Bunları insanlar nasıl yorumluyor diyeceksiniz? Türkiye’deki bölünmüşlüğün, yapılan kimi haksızlıkların, karmaşanın ve bu kötü gidişatın Avrupa’da ve dünyada herkes farkında. Gezi Park olaylarını bütün dünya CNN’den 1 ay boyunca canlı yayınla izledi. Herkes her şeyin ne olduğunun farkında, orada bir sorun yok. O nedenle kimseye bir şey anlatmak zorunda değilim, herkes her şeyi biliyor.

butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130625-1.Anadolu’ya gelelim, pek çok yere gidiyorsunuz. Sosyolojik yapı değişiyor, seyircide değişiklik var mı?
Anadolu’da turnelerinde seyircimiz hep arttı bizim. 2000’lerin başında ben Doğuş’un sponsorluğunda Anadolu’yu gezmiştim, dolayısıyla orada çok cüzi bir bilet fiyatı vardı. İzdiham vardı. Şimdi arkamızda bir sponsor firma yok, olmayacak da. Her şeyi kendimiz organize ediyoruz, salonları kendimiz kiralıyoruz, piyanoyu, tekniği kendimiz götürüyoruz. Dolayısıyla bu bilet fiyatlarına yansıyor. Yine de izdiham var, yine de dolu! O yüzden ben Türkiye’de bizim sayı kaybettiğimizi düşünmüyorum. Benim yaptığım müziği seven ve değer veren kitlenin gittiğini, yerine başka bir kitlenin geldiğini de düşünmüyorum. Türkiye’de sosyal yapılanmalar; Batılı Türkler, İslamcı Türkler, Kürtler, ezelden beri vardı. Şimdi daha şekilsel olarak ve birbirine düşmanlaştırılmış olarak var maalesef. Ama Türkiye’nin sentez yüzünü temsil eden, Doğu Batı arasında yaşayan sosyal çevrede büyük bir değişiklik yok, orada bir sayı kaybı da yok. Zaten onların verdiği oylar da bütün seçimlere yansıyor.

Ülkesinin dertlerini dert eden birisiniz ama sizi üzüyor bu ülke, ne deseniz başınız ağrıyor, sponsor bulamıyorsunuz vs. Dünyanın her yerinde çalmış ve istediğiniz gibi yaşayabilecekken yine de önce memleket midir?
Bu bahsettikleriniz bu döneme özgü bir şey. Ama bizim bütün sevdiklerimiz, anılarımız burada. Burada öğrenim gördüm, akrabalarım, çocuğum, annem babam bu ülkede, en yakın dostlarımız bu ülke için bir şeyler yapıyor... Dolayısıyla bir şey kendi düşündüğünün tam tersi gidiyorsa, aktif olarak da bir şeyler yapmak zorunda kaldığımız dönemler oldu, hâlâ da oluyor. Çünkü öylesine ters bazı şeyler bizim yaradılışımıza, yaşam anlayışımıza ve barış anlayışımıza. Batı ile Doğu’nun kültürlerinin köprüleri, benim hayatımın doğal özü. Ben bir Türk sanatçısıyım, Mozart’ı, Beethoven’ı Anadolu’daki insanlara çalmaya ve anlatmaya çalışıyorum, belki de hayatlarında ilk kez dinliyorlar ve tanışıyorlar. Veya Mezopotamya’yı, İstanbul’u, Hayyam’ı, Hopa’yı veya Aşık Veysel’i de bütün dünyaya ve bilmeyen insanlara anlatmaya çalışıyorum. Bu bir köprü kurma gayretidir. Bu da benim doğalımda olan bir şey. Besteci, icracı olarak hayatım bunun üzerine geçti. Bu barış ve köprü anlayışına hiç uymayan, diyalog aranmayan şeyler oluyor. Bu siyasi de olabilir sosyal de olabilir ama sosyal olması daha acı. Bir politikacı yanlış da yapabilir ama binlerce insanın yanlış yapması daha ağır. Böyle bir durumda başınıza bir şeyler gelebilir, davalar döneminden geçtim, hâlâ da geçiyorum. Yapacak bir şey yok. Ama bize çok büyük zarar vermedi, hapse girmedim… Neyse kazandık da o davaları…

Notaları renklerle öğrendim
butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130622-1.

Kısaca sizin çocukluğunuzdan ve ailenizden de bahsedelim. Dedenizin adı da Fazıl Say’mış.
Dedem Fazıl Say matematikçiydi. Devlet bursuyla Almanya’da eğitim görmüş. İstanbul Erkek Lisesi’nin de müdürüydü. 1952’de vefat etti, ben onu görmedim. Babam ondan çok bahsetti.

Babaannenizle derste mi tanışmışlar?
Babaannem felsefe hocasıydı. İkisi de hocalık yapıyorlar ve Hasan Ali Yücel’e çok yakınlar. Çok eğitimci ve aydınlanmacı bir dönem, o dönem. Dedemle İstanbul Erkek Lisesi döneminden önce tanışmışlar. Sanırım dedem babaanneme üniversiteden önce ders vermiş.

Babanız Ahmet Say’ı biraz anlatır mısınız bize?
1935 doğumlu, o da Almanya’da eğitim görmüş. Müziğe başlamış ama bırakmış, piyano çalmış çocukken. Babam bir yazardır, edebiyatçıdır. Yayıncılık yaptı, dergiler çıkardı. Türkiye Yazıları dergisi Türkiye tarihinin en önemli sanat dergilerinden biriydi, sonra müzik yayıncılığına başladı. Müzik ansiklopedileri yazdı, Müzik Tarihi, Müzik Öğretimi, Müzik Sözlüğü gibi kitaplar hazırladı ve bütün bunları kendi başına yaptı. Ve onları 30 yıldır Anadolu’nun her yerinde müzik eğitim kurumları, konservatuarlar, kurumlara gidip kendisi satıyordu. Daha bu yıl biz bıraktırdık. Müzik eleştirmenliği de yaptı son 20 yıl içinde, gazeteler ve dergilere yazıyor, üretkenliği devam ediyor.

Almanya’da gazetecilik okumuş ama buraya döndüğünde denklik sağlanmadığı için öğretmenlik yapmış.
Türkiye’ye dönünce askerlik için Bingöl’e gidiyor ve orada kendi isteğiyle 5 yıl ilkokul öğretmenliği yapıyor. Ve oradan hikâyeleri anlattığı çok güzel bir kitabı vardır. “Bingöl Hikâyeleri,” eski adıyla “Güneşin Savrulduğu Yerden”. Bence çok güzel hikâyeler, biraz mitolojik biraz efsaneler gibidir. Okumanızı öneririm.

butun-eserlerimin-cikis-noktasinda-turkiye-vardir-130626-1.Dolayısıyla dünya görüşünüze babanız ve büyüdüğünüz o bol misafirli ev katkı sağlamış olmalı?
Doğru. Bizim eve hem Türkiye Yazarları dergisi ve hem babamın çevresi, dolayısıyla aklınıza gelebilecek tüm edebiyatçılar gelirdi. Ve kalırlardı da. Aziz Nesin, Yaşar Kemal İstanbul’dan geldiklerinde Ahmet Say’ın evinde kalırlardı. Ankara’daki ekip; sürekli Tavukçu meyhanesine gittikleri Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Metin Altıok’tu. Benim çocukluğum onlarla geçti. Orada bizi sandalyelerde uyutuyorlardı. 1970’lerin Ankara’sı... Benim onların şiirlerini bestelemem sadece onları tanıdığımdan, çocukken onların şiirlerini okuyup anladığımdan değil; sonradan keşfediyor insan, onların hepsi ölmüştü ben onların şiirlerini bestelediğimde. “İlk Şarkılar” ve “Yeni Şarkılar” bütün o dönemi kapsayan albümlerdir. O şairlerin şiirlerini besteledim ve Türkiye çok sevdi o albümleri, ikisi de yılın en çok satan albümleri oldu. Halk çok büyük ilgi gösterdi şiirlerin bestelenmesine. Şarkı sözü denilen ve Türkiye’de artık iyice yozlaşmış konudan sonra herkese iyi geldi. İşte ben o çocukluk dönemimi, “İlk Şarkılar” ve “Yeni Şarkılar” la anlattığımı düşünüyorum. Şimdi de “Çocuklar İçin” albümü ile başlayan ve devam edecek seri ise, benim sanırım, konservatuardaki anılarım. 6 yıl Ankara Devlet Konservatuarında okudum. Adnan Saygun’u, İlhan Baran’ı tanırdım. Bence o seri de, anılarımla kendi tarihimi ve Türkiye’nin 20. yüzyıl tarihini anlatmak olacak.

Nasıl bir çocukmuşsunuz? İlk resitalinizi çok küçük yaşta vermişsiniz.
İlk resitalimi verdiğimde 8 yaşındaydım. Ankara Sanatseverler Derneğindeydi, güzeldi, her yıl 2-3 konserim oluyordu. Çocuk yaşta çalıştıklarımı çalıyordum. Ama çok da oyuncu bir çocuktum, hep maç yapardım. Konservatuarda bile Muhittin ile ikimiz hâlâ maç yapardık.

Notaları renklerle öğrenmişsiniz.
Evet, 3 yaşındayken notaları renklerle öğrendim. Şimdi eser çalışırken notaları analiz etmek için hâlâ renkleri kullanırım.

Ekonomik imkânlar yetersiz olduğundan, babanız ilk piyanonuzu alabilmek 3 ayda bir hikâye yazmış ve kazanmış. Kaç yaşındaydınız?
5 yaşındaydım, 1975 yılı. Milliyet’in yarışmasına katıldığı “Kocakurt” öyküsüyle kazandığı parayla almış sanırım.

12 yaşında konservatuara özel yetenekle alınıyorsunuz. Sonra da bursla Almanya’ya gidiyorsunuz ama orada mutlu olmamışsınız sanırım?
Evet. 8 yıl kaldım Almanya’da. 95’te bir genç konser sanatçıları yarışmasında birinci oldum ve hemen Amerika’ya taşındım.

New York, Fazıl Say’ı dünyaya tanıtacak yolun ilk adımı diyebilir miyiz?
Evet. O yarışmadan sonra benim konser hayatım başladı, 1 yıl sonra ilk CD’mi yaptım, Mozart’tı, ‘bestseller’ oldu. 1 yıl sonra Bach CD’si çıktı ve o CD’lerle adım duyuldu.

Sizin bir de caz merakınız var. Hatta Kanada’da jüri üyeliği yapmışsınız.
Evet, cazı severim. Montreal Caz Festivali yarışmasına katıldım. Onların meşhur bir yarışması var, orada 2007 ve 2008’de jüri başkanı oldum, festivale de 5 kere katılmışlığım var.

En sevdiğiniz besteci diye bir ayrımınız var mı?
Öyle bir şey diyemeyiz. Yorumcular o sırada ne çalıyorsa onunla meşguldür, ona aşıktır, bir ilişki gibi. 46 yaşındayım, hayatım boyunca binlerce eser çaldım, dolayısıyla bir ağacın yaprakları olarak düşündürtmeye başlıyor insana. Mozart’ın bütün eserlerini kaydettim, en çok eserini çaldığım besteci Mozart bu durumda. Bu yıl Debussy ve Chopin kaydettim. Hepsinin kendi özelinde önemli şeyler vardır. Bu hâlâ dipsiz bir kuyudur ve biz müzisyenler öğrenmeye devam ederiz...

2016’nın devamındaki çalışmalarınız neler?
Türkiye’de iki önemli etkinlik var: 4 Haziran’da Ankara Bilkent Odeon’da benim “Çanlar” adlı eserim çalınacak. Kurduğum Nazım Hikmet Korosu ve Carmina Brana var programda, güzel olacaktır o konser. Bir de 24 Ağustos’ta Turgutreis D Marin’de Genco Erkal ve Nazım Hikmet Korosu ile birlikte Nazım Oratoryosu olacak. O da 10 bin kişiye ulaşacağını düşündüğüm bir organizasyon. “Çocuklar İçin” albümünün tanıtım etkinlikleri devam edecektir. Aradaki faaliyet sayısının artacağını düşünüyorum. Tabii terör olayları müziği ve kültür sanatı çok etkiledi geçtiğimiz 6 ay, iptaller, ertelemeler oldu, biz de yaşadık. Yurt dışındaki çalışmalara gelince; Mayıs ayında ilk kez Brezilya ve Kolombiya, Güney Amerika turnem var. Haziranda büyük bir Paris konseri var. Yazın festivaller olacak. Çin’den ve Japonya’dan bir eser siparişi var, onlar eserleri yazılmış konserler, Temmuz’da o iki ülkede yeni eserlerim çalınacak. Yıl sonunda bir daha Çin ve Japonya turnesi var. Aralık başında da Amerika’da Orfpheus Oda Orkestrası ile birlikte Carnegie Hall’da bir konserim olacak, o benim için yılın en önemli konserlerinden biri.

Bu yaşam biçiminiz, peki size kalan zamanda nasıl mutlu ediyorsunuz kendinizi?
Ben film seyretmeyi severim. Dostlarımla, arkadaşlarımla oyun oynarız. Kitap okurum, son zamanlarda insanlık tarihi kitaplarına merak saldım. Bir yandan da yoğun bir tempoyla yeni eserler üzerinde çalışıyorum, onları kafaya vücuda sokmak, bir yandan sayısı neredeyse her günü bulan konserler için ruhu sakin tutmak lazım. Yorgunluğa, hastalığa rağmen, kolay olmayan ama sevdiğim şeylere de zaman ayırdığım bir hayatım vardır benim hep.