birgün

28° PARÇALI BULUTLU

Büyü olmayınca film küçülür

Feminist bakış açısının romantik komedinin ılımlı sularında kurban edildiği filmlerden biri daha...

KÜLTÜR SANAT 28.09.2015 10:04
Büyü olmayınca film küçülür
Abone Ol google-news

The Intern-Stajyer filminin hikâyesinde 70 yaşında, dul Ben Whittaker emeklilikten ve hiçbir işe yaramama duygusundan bunalır. Oyuna tekrar geri dönmek için karşısına çıkan bir fırsatı kullanır ve genç, yetenekli Jules Ostin’in, online moda sitesi şirketinde, yetişkin-stajyer statüsünde işe girer. Filmin hikâyesi genç girişimci Jules ile eski toprak deneyimli ve emekli Ben arasındaki ilgi çekici ilişki ile sınırlı kalsaydı çok daha iyi olurdu. Ne yazık ki yazar/yönetmen Nancy Meyers esas hikâyeyi, anlam taşımayan sahneler, ana konudan bizleri uzaklaştıran yan hikâyelerle, adeta çıkmaza sokmuş. Üstelik bunu da filmi haddinden fazla uzun tutarak yapmış. Yönetmen Meyer, aynı zamanda anne olan Jules’un iş dünyası ve ailesi arasındaki zorlu mücadelesini anlatırken, feminist bir bakış açısı sunmaya çalışmış. Bu kayda değer mesele de haliyle romantik komedinin ılımlı sularında kurban edilmiş.

BEN VE JULES

Stajyer, içinde romans olmayan bir romantik komedi filmi. İki ana karakter de buna göre şekillendirilmiş. Kimileri dört gözle emekliliklerini bekler. Onlar için emeklilik keyifli yeni bir sürece açılan kapıdır. Bazıları için ise durum bunun tam tersidir; kendilerini işe yaramaz hissederler ve ne yapacaklarını bilemedikleri uzun ve boş günlerin içinde sıkılırlar. Ben Whittaker (Robert de Niro) karakteri için çalışmak yaşamaktan ziyade var oluşu ile ilgili. Bu yüzden emekli olduğu işinden sonra kendisini büyük bir çaresiz boşluk içinde hissetmesi, Ben için kaçınılmaz. Jules (Anne Hathaway)ise genç yaşında büyük bir fırsat yakalamış ve küçük şirketi kısa zaman içinde çok büyümüş. Bu başarıdan sonra eşi evde çocuk bakarken kendisi iş dünyasının büyük ligleri arasında bir savaşa başlamış... Jules ve Ben arasında cinsel çekimin olmadığını kanıtlamak için yönetmen çok uğraşmış ve başarıya da ulaşmış. Film başladıktan kısa bir süre sonra aklınızdaki bu ihtimali çıkarıyorsunuz rahatlıkla. Gerçi otel odası sahnesinde böyle bir ihtimal beni tekrardan ürpertmedi değil, neyse ki öyle bir şey olmadı. Hikâyenin romans tadı Jules’un eşi Matt ile arasındaki süregelen problemle geçiştirilmiş. Zaten filmin en sıkıcı ve hatta bayat kanadını bu yan hikaye oluşturuyor. Üstelik kocası rolündeki Anders Holm uzun zamandır gördüğüm en kötü performansı sergilemiş olabilir.

USTA OYUNCULAR

Film hakkında konuşuyorsak bunun tek sebebi aslında başrollerdeki iki başarılı oyuncu. Gerçi usta aktör de Niro bu filme kendini pek vermemiş gibi duruyor. Hakkında son zamanlarda söylenen, oyuncunun oto pilot modunda olduğu, bu filmde kendini göstermiş. Film boyunca dudakları kısık ve ihtiyatlı gülümsemesi ile etrafta dolaşıyor gibi. Gerçi Robert de Niro’nun oto pilotluğu bile seyirlik diyebilirim. Hatta benim için iki saatlik bu filmin en izlenilir kısmı Niro’nun kendini tekrar eden bu sevimli mimikleriydi. Bir de tabi moda dünyasında geçen filmlere en çok yakıştığını düşündüğüm, animasyonla yaratılmış bir güzelliği olan Anne Hathaway’i izlemek te keyifliydi. Devils Wear Prada filmindeki kadar olmasa da, oyuncunun bu filmdeki gardırobu da şahaneydi. Bu sahnede ne giyecek, diye merak ederek izlemek bana ayrı bir kişisel keyif verdi açıkçası.

MEYER'İN KADINLARI

Nancy Meyer’in kadın karakterleri biraz hatalı oluyor. Bunun sebebi yönetmenin kadınlarını riske sokmak istememesi sanırım. Kadınlara ait önemli bakış açılarına sahip olan filmlerinde bu ortayı bulma, ılımlılık hali yüzünden bu kadınların hiçbiri akıllarda kalamıyor. Yönetmenin en iyi filmlerinden olduğunu düşündüğüm; Diane Keaton ve Jack Nicholson’lı Something’s Gotta Give, Meryl Streep-Steve Martin ve Alec Baldwin’li It’s Complicated filmlerinde bu bakış açısını ve kadınların ılımlaşma halini görmek mümkün. Feminist bakış açısı ile Stajyer filmi bir tebriği hak ediyor ancak bu bakış açısından doğan hikâye o kadar da keyifli bir sinema ortaya koymuyor. Jules’un hırslı bir şekilde iş dünyasında var olma çabasının karakterine negatif yönde yansımaması için oldukça uğraşılmış. Jules’un bu aşırı hırsının onun bu nevrotik hali sempatik dozda tutulmaya çalışılmış. Ancak o zaman da hatları tam belli olmayan bir kadın karakteri daha ortadan kalkmış.

THAI CHI

Filmin problemi, esas konusu olan Ben ve Jules ilişkisini kısa sürede tüketip, zirveye ulaştırıp kalan uzun bir dilim boyunca bizi hiç ilgilendirmeyen sahne duraklarına uğraması. Mesela Jules’un annesinin evine gizlice girilip, laptopunun gizlice alınmaya çalışıldığı sahne en acemi filmlerde bile kullanılmayacak bir sahne. Film boyunca anneyi bir kez bile görmüyoruz. Jules’un hayatında önemli yeri olduğunu birkaç kez anlıyoruz ama bu sahne çok gereksiz ve bağlamsız. Brooklyn Prospect Park’ta Thai Chi sahnesi de gerçekten pek anlamsızdı. Her şeyin çözümü Thai Chi’de mi demek istedi film. Her şeyden öte, bir filmin finali, final olduğunu dahi hissettiremiyorsa nasıl iyi bir film olabilir. Oyuncuları dışında bir şey sunmayan, büyüsü, esprisi, dramı olmayan bu filmi izlemeseniz de olur

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol