Buyurun masaya…

21.11.2019 08:24 EKONOMİ

GÜLÜMHAN GÜLTEN/Konuk Yazar

Önümüzdeki yılın asgari ücretini belirlemek için görüşme masası muhtemelen Aralık’ın ilk haftası kurulacak. Yani az bir zaman kaldı.

Asgari ücret tartışmalarının başlayacağı bu dönemde işveren ve iktidar temsilcilerinin her türlü milli hassasiyet ve beka hatırlatmalarını masaya sürmesi ve krizin yükünü paylaşmaya dönük vurguları bolca kullanması şaşırtıcı olmayacaktır.

Acaba masanın diğer tarafında oturan “emeğin sesi” sendikaların alacağı karşı tutum şaşırtıcı olabilecek mi? Müzakere masasında hem asgari ücretin ne olacağının hem de ekonomik ve siyasi kriz ortamında önümüzdeki dönem yaşanması muhtemel toplumsal çalkantının belirleyeni emek temsilcilerinin tutumu olacak.

Kendisi de ücretli, emekçi olan ya da emekten ve haktan yana duran ya da aydın sorumluluğu taşıyan herkesin sürece bir biçimde dahil olması, meseleyi dert etmesi, süreç boyunca sorgulayıcı olması önem taşıyor.

Türkiye’de 7 milyondan fazla kayıtlı işçi asgari ücretle, 2 milyonun üzerinde işçi de asgari ücretin altında çalışıyor. Türkiye’ye özgü bir sorun, ortalama ücretin de asgari ücrete yakın olması… Asgari ücrete yapılan artış, hemen herkesin ücretini de etkiliyor.

Hepimiz, resmi tüm veri setleri ve hesap oyunlarından sıyrılarak berrak bir zihin ve fikir aydınlığı içinde olmalıyız.

Örneğin, 2020 artış oranının hesaplanmasına, öncelikle mevcut durumdan değil, insan onuruna yakışır yaşam koşulunu sağlayacak, “yaşama maliyeti” neyse onun esas alınarak başlanması bir taleptir.

Bir işçinin “yaşama maliyeti” rakamları bilimsel kurumların açıkladığı ve yaşamak için tüketilmesi gereken asgari et, yumurta, ekmek, su, vb miktarlarından oluşan gruplara göre belirleniyor. Ekim ayı itibariyle bu rakam, 2.500 TL’nin üstündedir. Ücret artış hesabını yaşama maliyeti rakamıyla başlatmakta diretmek önemli.

En az bunun kadar kritik bir başka konu, “yaşama maliyetine” yıllık enflasyon artışı yerine, mutlaka “ortalama enflasyon” oranında artırılmasını savunmamız gerek.

Neden?

Yılbaşından bu yana geçirdiğimiz on ayın enflasyonu yüzde 10.6 ama yıllık enflasyon yüzde 8.5. Olacak şey mi? Evet olacak şey. Ama gerçek hayatta yaşanan böyle mi? Hayır elbette değil.

Ama bu yöntem, kabaca, bu yılın Ekim ayını geçen yılın Ekim ayıyla kıyaslıyor. Geçen yıl o tarihte fiyat artışı yüksekse, bu yılın aynı tarihini kıyasladığında ona göre daha düşük çıkıyor. Buna da baz etkisi deniyor. Ortalama enflasyon ise geçen yılın 12 ayında aynı fileye harcadığın tutarla, bu yılın 12 ayında aynı fileye ortalama ne harcadığını kıyaslıyor. Örneğin Ekim’de ortalama enflasyon, TÜİK tarafından bile yüzde 16.81’in altına inemedi. Halkın hissettiği, etkilendiği enflasyona en yakın resmi veri de bu.

Bir de şunu da unutmamalı, TÜİK enflasyonla aynı gün, bazı vergiler, harç ve cezalarda yapılacak artış oranını da açıkladı. Kamunun kendi alacakları için kullanacağı zamma referans “yeniden değerleme oranı” yüzde 22.58 oldu. Yani diyor ki, toplayacağım vergileri, harçları en az yüzde 22.58 oranında artıracağım ki, zarar etmeyeyim.

Gayet uygun görünüyor

O halde, hesaplamada “yaşama maliyeti” rakamına, en az bu oranda artış uygulansın, üzerine de refah payı… Mesela tartışma buradan başlasın.
Onlar masaya oturmadan bizler, ekonomik ve matematiksel gerçeklerle iç tutarlılığı olan uygun rakamı konuşmaya başlayabiliriz. İnsan onuruna yakışacak bir yaşam koşulunu sağlamak üzere, belirlenecek asgari ücretin tartışılmasına, en az 3.100 TL’lik ücret düzeyiyle başlanabilir.

Bunun altında herhangi bir ücretin insan onuruna uygun bir yaşam sürdürmeyi sağlamayacağını, dolayısıyla kabul edilemez olduğunu bilerek…

Hadi buyurun başlayalım.