Buz kıran bir grevi hatırlamak

14.11.2018 12:21 ÇALIŞMA YAŞAMI

ZAFER AYDIN

Malumu ilam pahasına da olsa söylemek gerekir ki, 12 Eylül öncesinde işçilerin sahip olduğu ekonomik ve demokratik haklar bugünle kıyas kabul etmez bir düzeydeydi. İşçiler bu hakları, işgal, direniş gibi eylemlerin yanı sıra, Anayasal ve yasal olarak tanınan grev silahını etkili biçimde kullanarak elde ediyorlardı. İşyerlerinde işverenler “oyunbozanlık” ettiği zaman da işçiler “hak grevi” silahını ateşleyebiliyordu. İşçilerde grev eğiliminin, grev bilincinin yüksek olması hakların kazanması ve korunması yolunda önemli bir dayanak oluşturuyordu.

Sonra o meşum gün geldi, Ordu yönetime el koydu. Darbenin başı Kenan Evren meydan meydan dolaşıp, profesör maaşıyla, işçilerin ücretlerini kıyasladı. Meydanları dolduran bindirilmiş kıtaların çılgınca alkışları altında, işçi haklarının ekonomiye verdiği zararları anlattı. O konuşurken darbenin tedbir mekanizmaları da devreye girdi. Grevler yasaklandı, toplu iş sözleşmeleri Yüksek Hakem Kurulu’nun inisiyatifine, insafına terk edildi. İkramiyeler sınırlandırıldı, kıdem tazminatına tavan getirildi. 1983 yılında sendikal yasalar çıkarıldığında ise işçilerin kaybettiği hakları geri alabilmesinin önüne , onlarca engel konuldu. Hak grevi yasaklandı, yasal olarak tanınan ekonomik grev hakkı ise sınırlama ve kısıtlamalarla neredeyse boş bir silah haline dönüştürüldü. Yasa yetmedi, tüzük ve yönetmeliklerle grev yerinde asılacak pankarttan, barınılacak çadıra, çalınacak davula kadar herşey, ince ince yasak ve sınırlamalara tabi tutuldu. Sendikal çevrelerde, bu yasalarla grev yapmanın olanaksız olduğuna dair bir kanaat hakim olmuştu. O dönemin faliyette olan tek işçi konfederasyonu Türk-İş’te hakim olan bu kanaati bir sendika başkanı veciz bir biçimde ifade etmişti: “Hepimize geçmiş olsun, bu yasalarla grev de yapılmaz, hak da alınmaz.”

1980 ile 1986 arasında işçiler ekonomik olarak önemli kayıplara uğramış, satın alma güçleri gerilemiş olmasına rağmen, grev eğilimi düşüktü. Ufak bir kaç girişimi saymazsak, kimse greve cesaret edemiyordu. 1986 Netaş grevi, böyle bir ortamda cesaretin, kararlılığın ve sınıfa güvenin eylemi olarak gündeme geldi. 1963 yılında Kavel’de yasağa rağmen grev yaparak, grev silahını etkinleştiren metal işçileri, bu kez de adı var kendi yok bir hakkı kullanılabilir hale getirmek üzere kolları sıvamıştı. DİSK ve DİSK üyesi sendikaların faaliyetlerinin 12 Eylülce durdurulduğu bir ortamda bağımsız Otomobil-İş çatısı altında toplanan Maden-iş üyesi Netaş işçileri devraldıkları gelenek ve bilinçle, 2650 işçinin çalıştığı, İstanbul Ümraniye’de kurulu fabrikada, 18 Kasım 1986’da greve başladılar. 12 Eylül sonrasının ilk büyük grevi yürütülmesi, sonuçlanması ve elde edilen haklar bakımından çeşitli tartışmalara konu olsa da, tartışılmayacak tek yanı, grev silahını yeniden kullanılabilir hale getirilmesinde, grev bilincinin gelişmesinde, grev eğilimin yükselmesinde kritik bir moment, bir atlama taşı olmasıdır. Netaş grevi, 1987 yılında Petrol-İş’in 63 işyerinde uyguladığı Kiplas grevi, 1989 Bahar Eylemleri, 1991 Maden grevi gibi eylemler için esin kaynağı işlevi gördü. Netaş grevi tarihte ön açıcı, bir nevi buzkıran, yol açan bir grev olarak yerini aldı.

Nazım Alpman, “ Emeğin Şövalyeleri” adıyla bu tarihi grev üzerine bir kitap yayınladı. Gazeteci Nazım Alpman, eski bir Netaş işçisi, Maden-İş Sendikasının örgütlü olduğu yıllarda Netaş’da işçi temsilciliği ve baştemsilcilik görevlerini üstlendi. 1986 Netaş grevi sırasında da Otomobil-İş Sendikasının Ümraniye Şube Sekreteriydi. Dolaysıyla yaşananların ilk elden tanığı olan, sorumluluklar üstlenen birinin kaleminden çıkmış , anılarını, deneyimlerini, değerlendirmelerini içeren bir kitap var elimizde.

Nazım Alpman bu çalışmasının giriş sayfalarını, telekomünikasyon alanında faaliyet sürdüren Kanada kökenli Netaş’ın, kuruluşuna ve 1975 yılında Netaş işçilerinin işyerinde yetkili sendika olan, Tek Met-İş’ten Maden-İş’e geçiş serüvene ayırmış. Kolay olmamış Netaş işçisinin sendika değiştirmesi, rüşvet, tehdit ve onca baskıya rağmen 35 gün süren direnişle Maden-iş, Netaş’a girmiş. Arkasına ulusal sendikaların, toplumsal örgütlerin ve Kanada’da Northern Elektirik’e bağlı çeşitli fabrikalarda çalışan 24 bin işçinin, 24 saatlik “dayanışma grevi” desteğini alarak...

Sendikanın girişiyle birlikte Netaş işçilerinin, DİSK’li yılları başlıyor. Bu yıllarda, Neşat işçileri Maden-İş Sendikası bayrağı altında, eylemlere, eğitimlere, 1 Mayıs’lara örgütlenme çalışmalarına katılıyorlar. Nazım Alpman bu dönemde yaşananları yoğurt için, servis için verilen mücadele gibi spesifik örneklerle, bugün en temel haklar budanırken bile sessizliğe gömülenlere, önemli bir hatırlatma yapıyor.

Mustafa Benlioğlu, bir Netaş işçisi olarak, Otosan örgütlenmesi çalışmaları yürütürken kurşunlara hedef oldu ve yaşamını yitirdi. Nazım Alpman, Netaş işçilerinin yıllardır içinde taşıdığı arkadaş acısını, onun vuruluşunu da kitabın sayfalarına taşımış.

12 Eylül’le birlikte her yerde olduğu gibi Netaş’ta da yeni bir sayfa açıldı. Bu sayfada, gözaltı, sorgu, sendikasızlık, hak kayıpları vardı. Netaş işçisi bu zor dönemde metal işkolundaki bağımsız sendika Otomobil-İş’i tercih etti. Nazım Alpman, işçilerin bu tercihinde etkili olan siyasal ve sendikal faktörleri, işçilerin Otomobil-İş’te örgütlenirken yaşadıklarını, işyerinde imzalanan ilk toplu iş sözleşmesini, anlatarak sözü 1986 Netaş grevine getiriyor.

Grevde sorumluluk üstlenmiş aktörlerden biri olan Nazım Alpman, toplu iş sözleşme sürecine nasıl hazırlandıklarını, yaptıkları toplantıları, görüşmeleri, görüşmeler sırasında gerçekleşen eylemleri, grev kararının alınışını, grev komitelerinin kuruluşunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Anlatılanlardan Netaş işçilerinin karar süreçlerinde sendikal demokrasiyi işletme çabalarına ve örgütlenme becerilerine dair önemli deneyimler ortaya çıkıyor. Grevi sürdürmek için işçilerin yaptığı fedakarlıkların, dolmuş parası olmadığı için kilometrelerce yol yürüyen grev nöbetçisinin, greve borç para bulan işçilerin, borçla yapılan pankartların izinden grevin kararlılık fotoğrafı ortaya çıkıyor. Anlatılanlardan, işçilerin nasıl büyük bir coşku ve heyecan içinde greve asıldıklarına vakıf oluyoruz. Grev defterinden kitaba aktarılan dayanışma ziyaretleri, bu ziyaretlerde işçilerin mücadelesine verilen destekler, duyulan coşku, beslenen umut, binlerce insanın avuçları patlarcasına grevcileri alkışladığı Aksaray’da yapılan “Grevle Dayanışma Şenliği” tarihe düşülmüş notlar olarak kitapta yer alıyor.

Nazım Alpman ayrıntılarıyla ve akıcı bir dille kaleme aldığı anılarında grevin sonuçlarına, grevden sonra yaşananlara, tensikata, tensikata karşı gösterilen direnişe, politik çekişmelere, sendika içi gerilimlere, saflaşmalara, hayal kırıklıklarına dair de değerlendirmelerde bulunuyor.

14 kitaba imza atmış, Nazım Alpman’ın aslında bu ilk kitabı. Nazım Alpman, grevden hemen sonra yazdığı kitabı yıllar sonra elden geçirip “İşçiler Okusun” diye” yayınladı. Nazım Alpman “ Emeğin Şövalyeleri” kitabıyla kendi penceresinden tarihsel olarak özel role sahip bir eyleme ayna tuttu. İyi ve hayırlı bir iş yaptı. Bugün neyi, nasıl yapmalıyız sorusuna cevap arayanlara tarihsel bir örneği işaret etti. Tarihe mal olmuş bir grevde yaşananları kalıcılaştırdı.

İşçi sınıfı mücadelesinde, sendikal harekette rol almış, sorumluluk üstlenmiş insanların anılarını yazmaları, deneyimlerini paylaşmaları, bugüne dair öğretici sonuçlar ortaya koyacağı gibi, emek tarihi açısından da külliyatın zenginleşmesine, çeşitlenmesine hizmet edecektir. Umudumuz ve dileğimiz “Emeğin Şövalyeleri” nin çoğalmasıdır.

Nazım Alpman

Emeğin Şövalyeleri

A 7 kitap yayınları, 224 sayfa