Google Play Store
App Store

Sözcüklerin çağrışımlarıyla resmin hayal gücünü buluşturan “Çok Benziyor ama O”, dilin unutulan derinliğini yeniden hatırlatan bir yolculuğa davet ediyor. Elif Çongur’un kelime izleriyle Levent Aydaş’ın çizgileri aynı sayfada nefes alıyor.

Kaynak: HABER MERKEZİ
Çağrışan sözcükler, çağrışan resimler

ALİ GÜL

Yıllar önce, o zamanki adı Twitter olan -ki birçok insan için hâlâ öyle- sosyal medya platformunda Elif Hoca’nın bir tweet’ini okudum. Şöyle diyordu: “meyyal sözcüğünde şuur ve şuursuzluk bir arada. Sanki şuurla meyletmiş de meylettiği yerde sarhoş olmuş.” Sözcüklere meraklı biri olarak lafa karışmadan duramamış, Arapça “meyyal”e benzer bir anlamla da kullanılan Farsça “teşne” sözcüğüyle mukabele etmiştim Hoca’ya. Yanlış hatırlamıyorsam “teşne”nin daha civelek bir arkadaş olduğu konusunda mutabık kalmıştık. Sonra Elif Hoca bu minvaldeki gönderilerine devam etti ve “siyatik”ten “mavzer”e, “naftalin”den “heves”e birçok sözcüğe ilişkin kendi çağrışımlarını saydı döktü tatlı tatlı. Bir gün kendisine “Hocam sen böyle böyle bir kitap yazarsın ve yazmalısın da bence.” dedim, hatta sonra oturup bu tweet’leri tek bir dosya hâline getirdim ve kendisine yolladım. Aklımda tüm bu çağrışımlar silsilesinin başka bir formla birleştirilip sunulması vardı, ama o zamanlar Levent Aydaş’ı tanımadığım için resim aklıma ilk gelen seçenek olmamıştı. Levent’in -yapacak çok daha iyi bir işi yoksa- günlük hayatının her anını resim çizerek geçiren bir sanatçı olması, kâğıt-kalemin yanında sıklıkla anların çağrışımlarını sanatının malzemesi olarak kullanması, sözün resimle kesişmesi için muhteşem bir zemin sunan bu çağrışım malzemesinden de çok etkileyici resimler çıkarması yetmezmiş gibi Elif Çongur’un da kalubeladan beri arkadaşı olması tüm şartları benim en başta aklıma gelene hazır hâle getirdi. Böylece Çok Benziyor ama O’yu okuyup izleme şansımız oldu.

“Söz uçar, yazı kalır.” özdeyişinin anlamının yeniden düşünülmesi gereken bir dönemde yaşıyoruz. Ne söz eski söz ne de yazı artık eski yazı. Yazmanın altın çağındayız belki; ama neyin, nereye, nasıl yazıldığını düşünerek çıkarım yapmak gerekiyor. Türlü çeşit biçimiyle sosyal medyanın temel yazma alanı olduğu bir çağda, yazı sözden çok daha uçucu artık. Enflasyon, ekonomide canımızı okuduğu yetmezmiş gibi yazıda da var, yazı müptezelleşti. Herhangi bir cümlenin internette ve özellikle de sosyal medyada yazılı olmasıyla hiç kurulmamış olması arasında pek bir fark kalmadı. Neyin gerçek insanlar tarafından, gerçek insan diliyle kurulmuş, gerçek bir cümle olduğunu; neyin yapay zekâ ve algoritma üretimi olduğunu anlamak için çırpındığımız bir dönemde yazıya dökülmüş, özgün sözün değeri belki de eskisinden çok daha fazla artık.

Söz ve yazı üretmenin fiziksel imkânları genişledi ve fakat sözcüklerin, kavramların anlamları dar kalıplara sıkıştı, anlamın derinliğini ifade için elzem olan sözcük çeşitliliği köreldi. Hem bir çeşit ihtiyaç hem de zihinsel üretim olarak “anlam üzerine durup düşünme”, hız baskısıyla geriye itildi. Farklı bağlamları, farklı durumları ifade ve tasvir etmek için çok kısıtlı bir sözcük havuzundan yararlanıyoruz. Her sözcüğün kendine has bir değeri, tınısı, çağrışımı olduğunu unutup az sözcükle çok söz üretmeye çalışıyoruz. Doğal insan dilinin bizzat kendisi en önemli programlama dili hâline gelirken sözcüklere daha derinden bakmak gerektiğini, teknolojinin değişen yapısından en yüksek faydayı sağlamak için bile olsa anlamdaki ayrıntılara vakıf olma zorunluluğunu es geçiyoruz.

Artık duymaktan, okumaktan bıktığım bir kavram ve somut bir gerçeklik olan yapay zekânın asla yapamayacağı işlerden biri; kişiselleşmiş anlam katmanları çerçevesinde özerk hayaller kurmak, kavramlardan çağrışım salkımları yaratabilmektir. Ancak ve ancak az ya da çok kullandığı sözcükler üzerine düşünen, zihnindekini en belirgin, özgün ve ayrıntılı şekilde ifade edebilmek için arayış içinde olan, bu sebeple de kendisine yeni anlam ve anlatım imkânları sunacak sözcüklerin peşine düşen insanın doğal zekâsı sayesinde daha iyi, daha dolu, daha anlamlı bir dünya ortaya çıkabilir. Yeni fikirler, yeni hayaller ve yeni bir dünya, ancak yeni ve çoğu kez alışılmadık bağdaştırmaların arasından filizlenebilir.

Romain Gary’nin Emil Ajar mahlasıyla yazdığı Yalan Roman’da (çev. Roza Hakmen) şöyle bir cümle okumuştum: “Danca bilmiyorum, ama yeterince değil.” Bu cümleyi okuduktan sonra “bilmek/bilmemek” fiili, “yeterince” zarfı ve “ama” bağlacı üzerine uzun uzun düşünmek zorunda hissetmiştim kendimi. Cümlede öyle büyülü bir ton, sözcüklerin kullanımında öyle bir orijinallik vardı ki sadece okuyup geçmek ayıp olurdu. Sözcüklerde ve sözcüklerin birbirleriyle ilişkilerinde her zaman bir gizil güç vardır: Kendimize ve dünyaya dair yeni bir bilgi, algı ya da içgörü oluşturabilme gücü. İşte bu gücü bir kez daha hatırlattığı için çok kıymetli buluyorum Elif Çongur ve Levent Aydaş’ın kitabını. “İz, iki harfle, geride ne bıraktıysan anlatıyor.” demiş kitapta Çongur. Sözcüklerin kendindeki çağrışımlarına bizi de ortak eden ve bir yandan da herkesi kendi çağrışım havuzuna dönüp bakmaya teşne hâle getirerek kalıcı bir iz bırakan Elif Çongur’un da harfleri, belli belirsiz sözcükleri kitaptaki resimlerinin ayrılmaz bir parçası hâline getirerek dil malzemesine harika bir görsel arka plan yaratan Levent Aydaş’ın da ellerine sağlık.