birgün

15° AÇIK

Can Aydemir Sezer, emek mücadelesini anlattı: Devrimci bir dönüşüm şart

Emek mücadelesi ve sendikal mücadeledeki sorunlara değinen ESM Genel Eğitim ve Basın-Yayın Sekreteri Can Aydemir Sezer, “Güvenli gelecek için devrimci bir kamusal dönüşüm olmazsa olmaz nitelikte” diyor

GÜNCEL 12.06.2022 07:41
Can Aydemir Sezer, emek mücadelesini anlattı: Devrimci bir dönüşüm şart
Abone Ol google-news

Dilan ESEN

AKP, iktidara geldiği ilk günden beri özelleştirmelerle kamu işletmelerini terk ederken elde kalan birkaç işletmede çalışan emekçiler ise direniyor. Madenlerden şeker fabrikalarına sanayiden tarıma kadar pek çok alanda örgütlü olan KESK’e bağlı Enerji Sanayi Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM), onurlu yaşam, grev, toplu sözleşme, demokrasi ve insanca yaşam mücadelesi yürütüyor.

Tüm bunlarla birlikte kamu emekçileri, hareketin içindeki sorunları da tartışıyor. ESM Genel Eğitim ve Basın-Yayın Sekreteri Can Aydemir Sezer, emek mücadelesini ve bu mücadeledeki sorunları anlattı.

ESM, emek hareketinin krizinin çözümünü nasıl bir mücadele perspektifiyle ele alıyor?

Emek ve demokrasi mücadelesinin birbirine bağlı olduğunu ifade etmeliyim. Bu, ülkemizde her geçen gün acı tecrübelerle teyit edilen bir ilişkidir. Bu açıdan bakıldığında ayaklar altına alınan demokrasi, yerle bir edilen adalet, gasp edilen temel hak ve özgürlükleri gören bir noktadan, kamusal alanın yeniden inşası mücadelesine katkı koymak emek alanı açısından da varoluşsal önemdedir. Bunun da ancak tek adam rejiminin yıkılması, kamucu politikalarla eşitlikçi, özgürlükçü ve laik bir Cumhuriyet’in inşası ile mümkün olacağı aşikârdır.

Öte yandan böyle bir demokrasi mücadelesi salt siyasal İslamcı bir otokrasinin yenilmesi ve yerine restorasyoncu bir düzen muhalefetinin getirilmesi perspektifiyle sınırlı olamaz. İşyerlerinden doğru emekçilerin söz, yetki ve karar sahibi olacağı bir kamusallığın inşa edilmesi zorunludur. Emekçilerin kendi yaşamlarına dair meselelerin gerçek muhatabı olarak özne haline gelmesi gerekmektedir. Bu şekilde emek hareketinin krizinin başlıca sebeplerinden olan yabancılaşma olgusunun önüne geçilebilecektir.

Emekçilerin işyerlerinden doğru gelen taleplerine bağlı, yasal sınırlara hapsolmadan meşruiyet temelinde yürütülen, hak kazanmayı esas alan birleşik bir emek mücadelesi ekseni emek örgütlerinin öznel, nesnel ve konjonktürel sebeplerle kaybettikleri itibarlarını geri kazanmalarının önünü açabilecektir. Siyaset-sendika ilişkisini doğru bir zeminde kuran, devletten, hükümetten, siyasi partilerden ve işverenden bağımsız, emekçilerin ideolojisine dayanan mücadele programını fiili ve meşru bir hat üzerine kurulu bir sendikal süreç, güncel sorunlara emekçiler lehine müdahil olabilir ve tarihsel sorumluluğu yerine getirilebilir.

Ayrıca bizim örgütlü olduğumuz enerji, sanayi ve maden işkolundan doğru bakıldığında, özelleştirmelerle yeraltı ve yerüstü kaynakları talan edilen ülkemizin geleceği ve emekçilerin uzun erimli hakları açısından kamulaştırma talebinin hayati öneme sahip olduğu ortadadır. Emekçilerin güvenceli istihdamı, güvenli gelecek ve insanca yaşanacak bir gelir elde etmesi için devrimci bir kamusal dönüşüm olmazsa olmaz niteliktedir.

Can Aydemir SezerCan Aydemir Sezer

Kimi muhalif kesimler açısından AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceği beklentisi geçen yıllarda en önemli açmazı oluşturdu. Aynı hatalara düşme ihtimaline karşı emekçiler ne yapmalı?

Ülkemizde emekçilerin hak ve özgürlükler mücadelesi belli dönemlerde yükselmekte, belli dönemlerde ise durağanlaşmaktadır. Bu iniş çıkışları belirleyen temel faktörler ülkedeki demokrasi seviyesi ile ekonomik verilerdir. Şöyle bir hafıza tazelersek, her ekonomik kriz sonrası yükselen toplumsal tepkiler ve emek eksenli talepler sonucu sistemin kendini revize ettiğini görebiliriz. Yeni siyasi alternatifler iktidara gelebilmek için demokrasi ve ekonomik vaatlerini öne çıkarmaktadır. Bu dönemlerde emek hareketinin beklentiye kapılmasıyla mücadele çıtasında düşmeler yaşanmaktadır. İktidarın devamında ekonomik veriler kötüleştikçe yükselen tepkileri baskılamak adına demokratik haklar budanmakta, demokratik haklar zayıfladıkça da ekonominin bozulması (demin ifade ettiğim gibi, tersi de mümkün) sonucu ücretlerin alım gücü düşmektedir. Bu dönemlerde cılız da olsa emekçilerin sesi yükselmektedir. Benzer durumu 12 Eylül sonrasında ANAP iktidarlarında, 90’larda ANAP sonrası koalisyonlarda, DSP-MHP döneminde, son olarak da AKP dönemlerinde gördük. Her dönem değişiminde sendikal hareket iktidara daha olumlu bakarak beklentiye girdiğinden zayıflıyor, dönem sonunda sorunları büyüdüğünde sesi yükseliyor. ‘89 Bahar eylemlilikleri, KESK’in kuruluş süreçleri, Büyük Madenci Yürüyüşü, 90’lı yılların sonunda Emek Platformu eylemleri, KESK’in alan eylemlikleri kamu emekçilerinin yükselen sesine örnek olarak gösterilebilir.

90’ların sonuna kadar KESK’in örgütlülüğü büyürken, DSP-MHP iktidarında Kamu-Sen’in örgütlülüğü yükselmiş, KESK gerilemiştir. AKP iktidarı ile Memur-Sen örgütlülüğü büyümüş, diğerleri gerilemiştir. AKP de ekonomik krizin yaşandığı, emek mücadelesinin yükseldiği bir dönemde demokrasi ve örgütlenme özgürlükleri vaadiyle iktidar oldu. Her siyasi proje gibi içinde sol liberallerin de olduğu daha kapsayıcı bir kadro ve demokrasi vitriniyle iktidara geldi. Kamu emekçileri sendikal hareketi bu doğrultuda pozisyon almaya zorlandı. Kitleler, örgütsel önceliğini oluşan iktidara göre belirledi. 20 yıllık iktidar kaynaklarının seferber edilmesiyle Memur-Sen sendikal örgütlenme tarihinde rekor bir üye artış hızı yakaladı. Bu sonuçta iktidarın programına soldan doğru rıza üretmeye çalışan sol liberallerin ve KESK içindeki liberal sapmanın da azımsanmayacak düzeyde etkisi olmuştur. Toplu görüşme süreçlerinde mutabakat masası ile fiili mücadele hattı hep tartışılmıştır. Tabanda kadroların direnme basıncına rağmen işyerlerinin yeni profili ve KESK yönetimindeki anlayışlar, liberal duruşlar emek hareketini etkilemiştir. Bu içsel döngü mücadeleci KESK’i etkisiz duruma getirmiştir. Hele hele 2008 yılındaki Genel Kurul’da oluşan yönetim ve 2010 referandumundaki duruş ile bu zafiyetli anlayış pik yapmıştır. Fiilen sürdürülen“Toplu Sözleşmeli Grevli Sendika Hakkı”, o referandumdaki “Yetmez Ama Evet” ve boykot tavrının da azımsanmayacak katkısıyla resmen yasaklanmıştır. 4688 sayılı yasa ile kontrol altına alınan Kamu Emekçileri Hareketi bu referandumda teslim alınmıştır. Siyasi iktidarın rüzgârında yelkenlerini şişiren Memur-Sen’in iktidarın yanında yer alması ile sendikal mücadele süreci adeta dondurucuya konulmuştur. Bugün ise kurtarıcı bir örgütlenme beklemektedir.

Mevcut rejimle hesaplaşmayan bir sendikal politik yaklaşımla, emek ve demokrasi mücadelesi temel sorunların çözümünde, emekçiler için umut olabilir mi?

Ülkemizde 12 Eylül ile başlayan, Özal ile devam eden ve AKP ile son noktanın konulmak istendiği bir hesaplaşma yaşanmaktadır. Bu hesaplaşma kapitalist sistemin, sosyal devlet anlayışı ile hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma sosyal devletin gereği olarak kamusal görevini yürüten köklü işletmelerle hesaplaşmadır. Bu hesapla sermayenin pastadan daha fazla pay alması hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ile yönetenlerin kendilerine dikensiz gül bahçesi yaratmak uğruna demokratik eleştirel toplum ve Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarıyla hesaplaşmasıdır.

KESK de bu hesaplaşmanın birinci dönemi olan Özal hükümetleri sonunda doğmuştur. Bu dönemde kamu kuruluşları bir bir özelleştiriliyor; kamuda taşeronlaşma ile esnek ve güvencesiz çalışma hayatı oluşturulmak isteniyor ve işçi ücretleri baskılanıyordu. Bununla birlikte 12 Eylül ile bastırılan toplumsal muhalefet yeniden oluşmaya başlıyordu. ‘89 bahar eylemlilikleri örgütlü emeğin tarih sahnesine geri dönüşünü müjdelerken buna paralel bir toplumsal muhalefet dalgası yükseliyordu. “Haklar Yasalardan Önce Gelir” şiarıyla fiili meşru mücadeleyi kendine ilke edinen kamu emekçileri bu mücadele sürecine eklemlenerek örgütlenmeye başlarken, alanın ihtiyacı olan emek örgütlerini ve ardından toplumsal mücadeleler tarihinin en direngen örgütlerinden olan Kamu Emekçileri Sendikaları ve KESK kuruluyordu.

KESK’i KESK yapan şey; yasaların sınırlarına hapsolmayan ve egemenlerin borazanlığını yapan ezberleri aşan bir örgütlenme olmasıydı. Dönemin koşullarında olabildiğince geniş, olabildiğince farklı çalışma şekillerini kapsayan bir örgütlenmeydi. Şimdiyse o dönemin koşullarından çok daha olumsuz koşullardayız. Kamusal alana ve sosyal politikalara savaş açan dolayısıyla güvencesizliği ve örgütsüzleştirmeyi hedefleyen süreç AKP eliyle tamamlanmak üzeredir. Oluşan yeni rejim ile insana ve yaşama dair tüm değerler yerle bir edilmek istenmektedir. Bugün –ne yazık ki- bu süreci tersine çevirecek, emek hareketine öncülük edecek bir yapı yoktur. Bir zamanlar yükselen kamu emekçileri mücadelesinin direngen sesi durumunda olan KESK, şimdi o öncülük rolünü yerine getirmekten oldukça uzaktır. KESK; hem örgütlü gücü hem mücadele çizgisi açısından bu tarihsel sorumluluğu yerine getiremez bir haldedir. Çalışma hayatının bu kadar esnek hale getirildiği, güvencesizliğin bu kadar arttığı, -nicel olarak artmış gözükse de- sendikal örgütlülüğün bu kadar azaldığı, siyasi iradenin güdümüne girip etkisizleştiği bir dönemde, kamu emekçileri adeta öznesiz kalmıştır.

Emek hareketi bu haliyle bu sürece karşı koyacak durumda değildir. Bu durum, yapılacak seçimler sonrası oluşacak yeni süreçte de değişeceğe benzemiyor. Demin bahsettiğim türde restorasyoncu bir iktidar değişimi olsa bile kamu emekçileri cephesinde fazla bir şey değişmeyecektir. Unutmayalım ki siyasi dönem değişimlerinde yeni sendikal aktörler ortaya çıkmaktadır. Bağımsız bir mücadele çizgisi vadetmekten çok uzak olan Birleşik Kamu İş’in, bu dönemin parlayan yıldızı ve yeni güdümlü aktörü olmaya aday olduğu anlaşılmaktadır. KESK’in üye sayısı bir miktar artabilir ancak böyle bir artış söz konusu olsa bile bu anlayışla, bu örgütlülükle emekçilerin umutlarını ve inançlarını karşılayabilecek durumda değildir. Yeni dönemin çalışma hayatını, koşullarını -90’lı yıllarda olduğu gibi- yeniden ve tabandan tartışarak yeni örgütlenme normlarını, yeni dönemin ihtiyaç ve araçlarını, örgütlenme biçimlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir. Böyle bir iddiayı ise ne şekilde, hangi özneyle, hangi yöntemle hayata geçireceğimize kafa yormak elzem bir durumdur. Geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak, işyerlerinden başlayacak bir tartışmayla tarihin bugün emekçilere yüklediği yeni görevi kavramaya çalışmalıyız.

Siyasi iktidarın –kimi zaman farklı çalışma statüleri dayatarak, kimi zaman kimlikler üzerinden kutuplaştırarak- emekçileri derin bir şekilde parçalayan uygulamalarına karşı, tüm çalışanların sorunlarını bütünlüklü bir şekilde kapsayan ortak alan ve örgütlenme biçimlerini tartışmak ve uygun araçları üretmek gerekmektedir. Bu, emek hareketinin temel ihtiyacıdır. Bu örgütlenme ve mücadele hattı, aynı zamanda yeni oluşacak siyası iktidara da yön verecek; ekonomik ve politik yönelimlerini etkileyecektir. Böyle bir tartışma kamusal alanın yeniden tariflenmesine de katkı sağlayacak; sağlıktan eğitime, tarımdan enerjiye, madenlerden çevreye yaşamın emekçilerin ve toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesine olanak sağlayacaktır. Tüm bunlara ek olarak çalışma hayatında kamucu demokratik bir işleyişin tesis edilmesinin önünü açacaktır.

Emek hareketinde yaşanan krizi aşacak sınıf perspektifinin iradesini açığa çıkarmak konusunda ne yapılmalı?

TEKEL bize bir sendikal mücadelenin bütünsel kapsayıcılığının ve geniş bir dayanışma zeminin önemini yeniden öğretti. Emek hareketinin örgütlenme genişliği ve yaygın toplumsal ilişkisinin neleri başarabileceğini gösterdi. Elbette toplumsal mücadelelerde önderlik önemlidir ancak tek başına yeterli değildir. Bunu Büyük Madenci Yürüyüşü’nde gördük. Onu örnek alan TEKEL direnişinde de gördük. Neydi TEKEL direnişi? Hatırlayalım: Tekel direnişi, ilk başta tarım üreticilerinin, alım ve işleme süreçlerinde çalışanların veTEKEL kurumunun her aşamasında itirazların yükselmesiyle başladı. İtirazlar her yerde etkilediği tüm kesimlerle ortak düşünmeyi, ortak kararlaşmayı ve ortak itiraz etmeyi sağladı. Küçük küçük birimlerde başlayan bu itirazlar; ortak alanlara, ilçelere, illere taşındı. Toplum destek verdi. Toplumsal muhalefet dayanışma gösterdi. Bu süreç sendikal örgütlülük üzerinden öncülerini çıkardı ve hareket merkezileşti. Sendikal bürokrasiye hapsolan Türk-İş’in yeterince sahip çıkmamasına rağmen bu direniş, toplumsal mücadeleler tarihinde yerini altın harflerle aldı. Direnişin her adımı birlikte kararlaştırılıp hayata geçirildiği için başarılı oldu. Yalnızca üreticiler değil, yalnızca işçiler değil, onların aileleri, arkadaşları, komşuları dayanışma gösterdi. Toplumsal muhalefet dayanışma gösterdi ve destek verdi. Süreç içerisinde kendini eğiten, disipline eden, mücadele direncini artıran ve her aşamasını ortaklaştırarak mücadeleyi büyüten bir hareketti. Benzer süreçleri Büyük Madenci Yürüyüşü’nde de, Gezi’de de gördük. Bugün yapılması gereken şey, benzer bir anlayışla kolektif aklın öne çıkarıldığı bir emek örgütlenmesi yaratmak ve KESK’i de aşarak bütünlüklü bir toplumsal muhalefet cephesi örmektir.

ESM olarak işyerlerinden başlayarak nasıl bir hattın örülmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Birleşik mücadele zeminlerinin adımları nasıl inşa edilebilir?

Yaşanan düzen ve rejim krizinin faturasını emekçiler ödüyor. Her zaman büyüyen ekonomik krizler toplumsal krizleri tetikler ki bugün yaşamakta olduğumuz tam da budur. Hatta bu kriz öyle bir aşamaya gelmiştir ki yandaş bir avuç rantiyenin dışında sermayenin de krizi haline gelmiştir. Toplumsal muhalefetin öncelikli görevi dikta rejimiyle mücadele etmektir. Tüm emek örgütleri ve emekçiler bu süreçte aktif görev almalıdır. Ancak emekçilerin sorunları elbette rejimin değişmesiyle çözülmeyecektir. İnşa edilecek yeni yaşam; çalışma hayatında emekçilerden yana taraf olmalıdır, kamusal hizmet alma hakkından yana taraf olmalıdır. İnsanca beslenme, barınma hakkını öncelemelidir. Demokratik örgütlenme kanallarının yaratılmasından yana taraf olmalıdır ve nihayet emeğin iktidara yürüyüşünün önündeki engellerin kaldırılmasından yana taraf olmalıdır. Bugünden başlayarak böylesi bir sürecin araçları yaratılmalıdır.

Toplumda mücadele eğiliminin arttığı, emek kesimlerinin sesini çıkarmaya başladığı ve toplumsal taleplerin yükseldiği şu aşamada AKP iktidarının güvenlik, baskı ve zor aygıtını kullanmaktan başka bir seçeneği kalmamıştır. Öte yandan emek hareketi ve toplumsal muhalefet çoğunlukla parçalıdır. Oysa toplumsal mücadeleler tarihi, ortak hareket edildiğinde neleri başarılabileceğinin sayısız örnekleriyle doludur. Yapılması gereken tek şey, her türlü bagaja ilişkin tartışmayı bir kenara bırakıp asgari müştereklerde olabildiğince bir araya gelerek birleşik bir mücadele zemini örmektir. Böyle bir strateji; mevcut rejimi yıkacağı gibi yeni oluşacak rejimi ve iktidarı da şimdiden baskılayacaktır.

Siyasal iktidara yakın sendikal anlayışların etki alanını kırmanın yolları neler? Emekçilerin, talepleri nasıl somutlanmalı ve ortaklaştırmalı?

Örgütlenme alanımız özelleştirme ve taşeronlaştırmaların en yoğun olduğu Enerji, Sanayi ve Maden işkoludur. Çalışma alanlarımızın büyük çoğunluğu özelleştirilerek ve taşeronlaştırılarak kamu dışına itilmiştir. Çalışan sayıları sürekli azaltıldığı gibi mevcut işletmeleri yürütmek için çalışan personel emekli olan kadar yeni çalışan istihdam edilmemektedir. Enerji alanında kamu eliyle yapılan üretim çok azalmıştır. Hammadde üretimin büyük bölümü ve enerji iletim ve dağıtımı tamamen özel sektöre devredilmiştir. Madencilik alanında ise kömür üretimi yapan kurumlar dışında tüm kurumlar özelleştirilmiştir. TTK küçültülmüş, çoğu üretim bölgesi santrallere devredilmiştir.TKİ’nin elinde ise birkaç tane işletme kalmış, genel müdürlük düzeyinde kontrol işlevini yürütür hale gelmiştir.Stratejik öneme sahip ETİBOR kamu yatırımlarını azaltmış, birçok işini hizmet alım yoluyla işletmeye başlamıştır. Sanayide güvenlik özelliği nedeniyle tamamen özelleştirilemeyen MKE’nin bazı işletmeler, DSİ, MTA, MAPEG, TSE, TPE, KOSGEB, TEİAŞ, EÜAŞ, Enerji ve Sanayi Bakanlıkları; örgütlü olduğumuz işkolundaki çalışma alanlarımızı teşkil etmektedir.

Kamu emekçileri hareketinde işçi sınıfıyla ortak çalışma hayatına sahip olan özel bir sendikal ESM alanı. Ancak uygulanan özelleştirme, taşeronlaştırma politikalarıyla çalışan sayılarındaki düşüşe bağlı olarak çok sayıda üyemiz başka sektörlere geçmiştir. Yaş ortalamasının yüksek olduğu işkolumuzda yeni istihdam alanlarının açılmaması ve emeklilik, diğer işkollarına göre sosyal olanakların, hiyerarşik kademelerin fazla olması, lojman, şeflik, uzmanlık, başmühendislik, müdürlük vb. sendikal mücadele ile elde edilen hakların rüşvet gibi sunulması ve siyasal baskılar nedeniyle kan kaybetmiştir.Bu etki alanının kırılması ve mücadele hattını yükseltmesinin öncelikli koşulu, mevcut siyasi iktidarın yenilmesidir.

Sonrasında yapılacak ilk şey ise bir ülkenin refah ve kalkınması için olmazsa olmazı tüm madenlerin, sanayi kuruluşlarının, enerji alanındaki üretim, iletim ve dağıtımın hatlarının kamulaştırmasıdır. Bu alanda örgütlü meslek odaları veemek örgütleriyle ortak akıl, ortak talep, ortak mücadele ile baskı oluşturulması gerekmektedir. Kamulaştırma talebinin bugünden dillendirilmesi, bir kampanya şeklinde işkolundaki tüm alanlarda eylemliliklere dönüştürülmesi, yeni oluşacak iktidardan talep edilmesi zorunludur. Söz konusu siyasi aktörlerle şimdiden görüşerek kamulaştırma raporları sunulması ve bu yönde taahhüt alınması etkili olacaktır. Bu şekilde kamusal alanın büyümesiyle örgütlenme alanı da büyüyecektir.
Bir sendikanın olmazsa olmazı grev hakkıyla teminat altına alınmış toplu iş sözleşmesidir. Yürütülen TİS görüşmelerinde grev hakkı tanınmamaktadır. Kamu emekçilerinin ücretlerini, kamu emekçilerini temsil etmeyen yandaş sendika, yalanlarla düşük gösterilen enflasyonve siyasi iktidarın insafı belirler hale gelmiştir. Bu açıdan bakarsak kamu emekçilerinin sendikal hayatı kâğıt üzerindedir.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol