Cannes 2019: Beyazperdede özgürlük, eşitlik, dayanışma

19.05.2019 10:59 BİRGÜN PAZAR
Vecdi Sayar Cannes Festivali 72. Yaşını kutluyor bu yıl. Bir çok yıldan daha güçlü bir programla. Ustalarla, gençlerin yan yana yarıştığı 21 filmlik bir seçkiden söz ediyorum. Bu filmlerden 13’ünün yönetmenleri, önceki yıllarda ana yarışmaya seçilmiş tanıdık isimler: İspanya’dan Pedro Almodovar, İtalya’dan Marco Bellochio, Belçika’dan Jean-Pierre ve Luc Dardenne, Britanya’dan Ken Loach, Kanada’dan Xavier Dolan, […]

Vecdi Sayar

Cannes Festivali 72. Yaşını kutluyor bu yıl. Bir çok yıldan daha güçlü bir programla. Ustalarla, gençlerin yan yana yarıştığı 21 filmlik bir seçkiden söz ediyorum.

Bu filmlerden 13’ünün yönetmenleri, önceki yıllarda ana yarışmaya seçilmiş tanıdık isimler: İspanya’dan Pedro Almodovar, İtalya’dan Marco Bellochio, Belçika’dan Jean-Pierre ve Luc Dardenne, Britanya’dan Ken Loach, Kanada’dan Xavier Dolan, Brezilya’dan Kleber Mendonça Filho, Filistin’den Elia Suleyman, G. Kore’den Bong Joon Ho, Fransa’dan Arnaud Desplechin, Abdellatif Kechiche ve Amerikalılar Jim Jarmusch, Terence Malick, Quentin Tarantino. Aralarında, daha önce Altın Palmiye kazanmışlar da var. Dardenne kardeşler ve Ken Loach ikişer kez, Abdellatif Kechiche, Terence Malick ve Tarantino ise birer kez sinema dünyasının en saygın ödülüne sahip olmuşlar. Bakalım, bu kez ödül ustalardan birine mi, yoksa, Cannes’da ilk kez yarışacak yönetmenlerden birine mi gidecek?

Ülkeler açısından bakarsak, son on yılda Fransa’dan 91 film (önemli bir bölümü Avrupa ortak yapımları), ABD’den 40, Britanya’dan 24, Almanya’dan 21, İtalya’dan 11, Güney Kore ve Belçika’dan 10, İspanya’dan 8, Avusturya, Kanada ve Çin’den 7, Danimarka ve Rusya’dan 6 film seçilmiş ana yarışmaya. Türkiye’den de 3 Nuri Bilge Ceylan filmi… Cinsiyet açısından da, büyük bir dengesizlik var. Son on yıl içinde yarışan yönetmenlerin 195’i erkek, 25’i kadın. Jüriler açısından, yukarıda saydığım ülkelerden gelenler çoğunluğu oluşturuyor. Son on yılda ABD’den 18, Frana’dan 17 jüri üyesi görev yapmış. Jüri başkanlığı onuru, çoğunlukla ünlü yıldızlara verilmiş.

Bu yıl ise, oldukça farklı bir tablo var karşımızda. Jüri başkanı, Meksikalı ünlü yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu. “Paramparça Aşklar Köpekler”, “21 Gram”, “Babel”, “Bituful”, “Birdman” gibi filmleriyle tanıyıp, sevdiğimiz bir usta… Jüri üyeleri belirlenirken, cinsiyet eşitliğine önem verilmiş: 4 kadın ve 4 erkek içeriyor ana yarışma jürisi. Festivalin diğer bölümlerinde de jüriler var ve bu jürilerin başkanlıkları kadın yönetmenlere verilmiş. “Belirli Bir Bakış” Jürisinin başkanı Lübnanlı Nadine Labaki, Kısa film ve Öğrenci filmleri Yarışması jüri başkanı Fransız yönetmen Claire Denis. Kültürel ayrımcılığa düşmemek için de çaba gösteriyor festival. Ana yarışmaya seçilen filmler arasında, Avrupa ülkeleri ortak yapımları ağırlık taşısa da, farklı kültürlerden filmler var: Filistin, Senegal, Çin, Güney Kore, Brezilya, Romanya gibi…

Kapitalizm ve ayrımcılık

Bu yılki yarışma seçkisinin ana temalarından birinin, yeryüzündeki adaletsizlik ve ayrımcılık olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. Oniki gün süren festivalin henüz üçüncü günü geride kalmak üzere ve izlediğimiz filmlerin çoğunluğu, kapitalist toplumun getirdiği adaletsiz yapıya ve ayrımcılığa karşı direniş çığlıkları içeriyor. Ayrımcılığı, farklı boyutlarıyla ele alan filmler izledik. Sınıf, ırk ya da cinsiyet ayrımcılığından söz ediyorum.

Sinema dünyasının en saygın isimlerinden Ken Loach, pek çok filminde Britanya toplumundaki eşitsizliği sergilemiş, düzene kimi zaman tek başına, kimi zaman örgütlü biçimde karşı çıkan bireylerin dramını yansıtmıştır beyazperdeye. Bu kez de, “Üzgünüz Size Ulaşamadık” (Sorry We Missed You) adlı filminde bir karı koca ve iki çocuktan oluşan çekirdek ailenin sistem karşısındaki çaresizliğini anlatıyor.

Senarist Paul Laverty, yıllardır birlikte çalıştığı Ken Loach’un kendisine söylediği bir cümleyi anımsatıyor: “Film, bir aysberg gibidir. Tümünü göremezsiniz, ama yüzeyin altında yatan kütleyi tüm ağırlığı ile hissedersiniz”. İyi film, bundan daha iyi tanımlanamazdı herhalde… Bir ailenin gündelik yaşam gailesinde, tüm bir sistemin ağırlığını hissettirmek, Ken Loach gibi ustalara özgü bir yetenek olsa gerek. Usta bu kez, bir işyerinde çalışmak yerine kendi işini kurarak hayallerini gerçekleştirmeye çalışan insanların içine düştüğü sömürü çarkını anlatıyor. Tüm yaşamları boyunca didinip, başlarını sokacak bir eve sahip olamayan sıradan insanların hikayesinden bir film çıkarmak… Oysa, beyazperdede hep olağanüstü insanların, olağan dışı aşkların hikayelerini anlattılar bize değil mi? Ken Loach’a bir kez daha şapka…

Banliyölerden yükselen çığlık

Fransız sineması da Ken Loach’dan geri kalmıyor, toplumdaki ayrımcılığı yansıtma çabasında. Yarışmada şu ana dek izlediğim iki Fransız yapımı da, Fransız pasaportuna sahip olsalar da kendi kimliklerini koruyan Afrika kökenli yönetmenlerin imzasını taşıyor. Gençlik yıllarını Paris’in bir banliyösünde, Montfermeil’de geçiren Ladj Ly, “Sefiller” adlı filminde, yakından tanıdığı, çoğu Afrika ülkelerinden gelmiş ailelerin çocukları, uyuşturucu satıcıları, İslamcı cemaat mensupları ile Paris’in ünlü ‘Brigade Anti-Criminal’ polislerinin hikayesini anlatırken, sistemin -ve sistemin aygıtlarının- ruhuna işlemiş ayrımcılığı gün yüzüne çıkartıyor, son derece tempolu bir anlatımla. Bunu yaparken, klişelerden kaçınmaya çalışmış yönetmen. Kahramanlarını iyi ve kötü yanlarıyla birlikte anlatıyor. Filmine “Sefiller” adını vermesinin nedeni, Victor Hugo’nun ünlü romanını bu mahallede yazmış olması… Çağların değişmesine karşın, benzer acıların yaşandığı bir mahalle… bir toplum…bir dünya…

Diğer Fransız yapımı “Atlantik” de, Afrika kökenli bir kadın yönetmenin, Mati Diop’un imzasını taşıyor. ‘Büyülü gerçekçi’ diye tanımlanabilecek bir anlatımla bir aşk hikayesi anlatırken, sınıf ayrımının, cinsel baskıların had safhada olduğu Senegal’deki adaletsiz toplum düzenini beyazperdeye taşıyor. Dakar’da inşa edilen fütürist bir kulenin inşaatında çalışan ama aylar boyu paralarını alamayan, Avrupa’ya kapağı atma hayalleri okyanusta boğulan işçilerin hikayesi aracılığı ile. Ölülerin, yaşayanlarla konuştuğu, hatta seviştiği bu büyülü dünyanın insanlarının güzelliğine hayran olmamak, acılarını paylaşmamak elde değil…

Brezilyalı yönetmenler Kleber Mendonça Filho ve Juliano Dornelles de, ‘büyülü gerçekçi’ bir üslupla, ülkesini ele geçiren emperyalizmi anlatıyorlar. Eski Nazi bir iş adamının emrindeki Amerikalı paralı askerlerin haritadan silmeye çalıştığı küçük bir kasabanın sakinlerinin gördükleri şiddeti misliyle iade etmelerinin hikayesi, “Bacurau”… Bağımsız Amerikan sinemasından Jim Jarmusch’un ‘zombi’ masalı, “Ölüler Ölmez” de festivalin siyasi içerikli ve bol kanlı filmlerinden biri. Tüketim toplumunun insanlığı getirdiği yeri eleştirirken, yeni bir şey söylemiyor…

Kendi payıma, ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde izldiğimiz “Kabil’in Kırlangıçları” adlı animasyon filmini tercih ederim. Taliban yönetimindeki Kabil’de yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların karşılaştığı zulmü ve cinsiyet ayrımcılığını gözler önüne seren çok başarılı bir film…Şimdilik, bu kadarla yetinelim ve ayrımcılığı tüm yönleri ile yansıtmaya, devrimin “Özgürlük, Eşitlik, Dayanışma” şiarını bizlera anımsatmaya çalıştığı için Festivale şapka çıkaralım. Darısı, bizim festivallerin başına!