Cem Yılmaz: Kara mı komik mi?

03.11.2019 10:36 BİRGÜN PAZAR
Karakomik filmlerin Kaçamak’ına izlediğim salondaki seyircilerin çoğu ‘yeterince’ gülmediler. Bu aşırı uyumsuzluk komiği sınırına dayandı, sıradan ama o kadar da hayati uyumsuzlukların peşine düşmek gerek. Yoksa Yılmaz’ın kitschi mizah kaynağı olarak kullanışı, alaşağı etmeye çalışması anlamını yitirerek kendisinin kitschleşmesi riskini taşıyor artık. Yılmaz için ayrı ayrı kara ve komik filmler değil, gerçekten ‘kara filmler’ yapmak iyi bir çözüm olabilir

MURAT TIRPAN

Geçen hafta sonu kendimi Kadıköy’deki Rex Sineması’nın önünde, Cem Yılmaz’ın son filmlerine bilet alanları 7. Koğuşta Mucize ve Joker’cilerden ayırmaya çalışıyorken buldum. Cinayet Süsü izleyicileri ise deplasman tribününe girmeye çalışan rakip takım taraftarlarına benzediklerinden onları ayırt etmek zordu. Yılmaz’ın seyircileri daha çok hangi filmi izlemeye gelmişlerdi diye düşünüyordum, kara olanı mı komik olanı mı?

Herkesin malumu Cem Yılmaz iki tür film yapıyor; Her şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz tarzı -Katja Hettich’in işlevsel tanımını kullanacak olursak- melankolik komediler ve Gora, Arog gibi absürt bir mizaha dayalı hikayeler. Hatta bu iki Cem Yılmaz’ın izleyicisi de bir nebze farklıdır, birini ya da diğerini tercih eden izleyicileri var Yılmaz’ın; ikincisi elbette daha fazla. Karakomik Filmler’de Yılmaz bu iki tarzı birleştiriyor. Bunu hem iki farklı türde hikayeyi ‘iki film birden’ mantığıyla birlikte vizyona çıkararak hem de iki filmin hikayesini biraz şematik de olsa iç içe geçirerek yapıyor. Bu belki yönetmenin “ben buyum” deklarasyonu da olarak da okunabilir, zaman zaman melankolik -hatta bazen melodramatik- zaman zaman absürt ama her daim mutlaka komik.

Yılmaz’ın melankolisi başka bir yazının konusu olabilir, ama yukarıda komik filmlerini absürt şeklinde tanımladım, hikayelerinde pek de rasyonel olmayan şeylerin gerçekleşmesi anlamında, evet absürtler. Nihayetinde absürt Türkçe’ye “saçma” olarak çevrilse de varoluşçuların pek sevdiği bir kavramdır ve bir uyumsuzluğa işaret eder. İnsanla dünyanın uyumsuzluğuna. Cem Yılmaz’ın filmlerinde de komedinin kaynağı uyumsuzluk. Ama nihayetinde Latince’de sağır ve dilsiz anlamına gelen “surdus”tan türeyen bu kelime varoluşçulukta derin anlamlara sahiptir, hayatın absürtlüğüne ironi ya da benzer stratejilerle direnme ya da pes etme noktasına varır. Bu yüzden Yılmaz’ın mizahı açısından işimize başka bir kavram daha çok yarayacak gibi geliyor bana, yine uyumsuzlukla ilgili bir kavram bu: kitsch.

Yılmaz’ın kitsch bir mizahı var, yanlış anlaşılmasın kitsch bir sineması var demek istemiyorum bunu söylerken, öyle olsaydı sinemasal olarak bayağılaşabilirdi, mizahının kistch’ten beslendiğini kastediyorum. Düşünelim, yönetmenin artık çok iyi bildiğimiz komedi formülünün temeli ‘Türk insanını al ve olmayacak bir durumun içine yerleştir’ şeklindedir. Bu bir kovboy kasabası olabilir, bir sığınak, bir uzay gemisi, bir gezegen, 1960’lı yıllardaki bir mekan ya da yontma taş devrindeki bir mağara da olabilir. Son filmlerden Kaçamak’ta Kömlük denilen bir mevkiye inen uzaylılar söz konusu, Türkler bu kez Arrival benzeri uzaylıların gemisine giriyorlar. Yılmaz’ın stand up’larının unutulmaz esprisi olan “Yurtdışında İngilizce konuşan Türk”, buradaki uyumsuzluktan doğan komedi yönetmenin tüm filmlerine yayılıyor aslında.

Kitsch televizyonun üzerindeki dantel örtünün, bu iki nesnenin uyumsuzluğunun tanımıdır. Zaten tarihsel olarak 18. yüzyıldaki Monarşik dönemin düşünce bütünlüğünün parçalanması, bu kültürün eski biçim anlayışıyla yeni teknoloji çağına uygun ürün yaratma çabaları, kitsch denen bir uyumsuzluğu ortaya çıkarmıştır. Yılmaz’ın uzay gemileri, teknoloji ve ona uyum sağlaması zor olan Türkler’i sık sık bir araya getirmesi boşuna değil. Öte yandan Zizek’in vurguladığı gibi kitsch’in temel özelliği açık, bariz olmasıdır, öte yandan art-house filmler alt metinler üzerinden kurar anlatısını. Bu anlamda filmde Cem Yılmaz’ın bir iki kez art-house sinema esprisi yapması anlamlıdır. Onun mizah tarzı ‘art house’un aksine açıkça iki uyumsuzu bir araya getirmesinden doğar. (Camp da değildir çünkü bunu bir estetik olarak sunmaya çalışmaz.) Filmlere bakalım; GORA’da Arif uzaylıların dünyasına yolculuk yapıyor, A.R.O.G’da ise bu kez tarih öncesinde görüyoruz onu, Yahşi Batı’da Osmanlılar adı üstünde Vahşi Batı Amerika’sına gidiyorlar, Arif vs. 216’da Arif ve bir robot olmaması gereken yere Yeşilçam dünyasına ışınlanıyor, Kömlük’teki kafadarlar ise bu kez uzaylılar ve Hollywood filmlerinden çıkan karakterlerle muhatap oluyorlar. Bu iki uyumsuz şeyin bir arada olmasına gülüyoruz. Yurt dışında İngilizce konuşmaya çalışan sıradan Türk komikti, sonradan gurmelik falan da. Bu tür espriler kendimize dönüp bakmamızı ve bu halimizle dalga geçmemizi sağladı, Yılmaz bu damarı keşfetti ve o Türk’ü bu kez hiç olamayacak durumlara soktu. Aynı Türk artık İngilizce değil, elektronik sigara vasıtasıyla “uzaylıca” konuşmaya çalışıyor!

Peki buradaki erdem ve sorun ne? Kitsch televizyonun üzerine dantel örtüyü oraya ciddi bir şekilde koymaktır. Toplumsal bağlama geçtiğinde ise politik bir semptom haline gelebilir. Milan Kundera’nın totaliter kitsch dediği şeye kulak verirsek; “Varoluşla kesin olarak uzlaşma’nın önerdiği estetik ülkü, dışkının reddedildiği ve herkesin dışkı yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Bu estetik ülkünün adı kitsch’dir…. Politikacılar bir fotoğraf makinesi mi gördüler, hemen en yakın çocuğun yanına koşar, havaya kaldırır, yanağından öperler. Kitsch bütün politikacıların, bütün politik partilerin ve hareketlerin estetik ülküsüdür.” Kitsch bir dünyada ve totaliter kistschin zirve yaptığı bir ülkede yaşıyoruz biliyorsunuz. Ya da bilmiyorsunuz çünkü doğallaştırdık bunu. Ama Yılmaz bunun farkında, bu durumu iyice abartarak komedi yapıyor. Kitsch’i alaşağı etmeye çalışıyor ama keşke komedilerinde uzaylılardan, Batı ve Türkler karşıtlığından, aşırı uyumsuzluklardan vazgeçse de hayatımızın tam içinde olan, doğallaşan, hatta totaliterleşen kitsch durumların peşinde koşsa. İşin ilginci melankolik komedilerinde bu damar fazlasıyla mevcut; mesela Aşk Gemisi’nde çalıştığını, adının Isaac olduğunu hayal eden bir arabalı vapur garsonu Kömlük’te uzay gemisiyle karşılaşan Türkler’den daha gerçek, daha uyumsuz.

Mizahın bu tür dramatik uyumsuzlukları ortaya çıkarma gücü vardır. Kundera’nın dediği gibi totaliter kitsch’in gerçekten karşısında olan kişi sorular soran kişidir. Soru, dekor bezini yırtıp bize sahnenin arkasında gizli olanı gösteren bir bıçak gibidir. Karakomik filmlerin Kaçamak’ına izlediğim salondaki seyircilerin çoğu ‘yeterince’ gülmediler. Bu aşırı uyumsuzluk komiği sınırına dayandı, sıradan ama o kadar da hayati uyumsuzlukların peşine düşmek gerek. Yoksa Yılmaz’ın kitschi mizah kaynağı olarak kullanışı, alaşağı etmeye çalışması anlamını yitirerek kendisinin kitschleşmesi riskini taşıyor artık. Yılmaz için ayrı ayrı kara ve komik filmler değil, gerçekten ‘kara filmler’ yapmak iyi bir çözüm olabilir.