Google Play Store
App Store

Ethem Baran bir kahramanın yaşamına yönelirken, insanların, yoksulluğun, cehaletin, kenar köşede kalmışlığın, göz önünde olsalar da görülmeyenlerin, “tutunamayanların” yaşamlarına, sosyoekonomik ve kültürel durumlarına, inançlarına, değerlerine ışık tutuyor.

Çemberin dışında kalanların hikâyeleri

Dilek KARAASLAN

Kimi sevsem sensin - senden ibaret

Hepsini senin adınla çağırıyorum

Arkamdan şımarık gülüşüyorlar

Getirdikleri yağmur - sende unuttuğum

Atilla İlhan

Kırkikindiler Bittiğinde, Ethem Baran’ın İletişim Yayınları’ndan basılan son romanı. Baran’ın hikâye kitapları romanlarından sayıca daha fazla olmasına rağmen her iki türde de kendi çıtasını hep daha yukarıya taşıyan bir yazarımız. Kurutulmuş Gül Mevsimi ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü’ne, Dönüşsüz Yolculuklar ile Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne, Döngel Dünya adlı kitabıyla da Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülen yazar aynı zamanda yıllardır rehberlik ettiği atölye çalışmalarıyla edebiyat dünyamıza onlarca, üstelik prestijli ödüllere değer görülen yeni yazarlar kazandırdı.

BAHÇELİ TEK KATLI EV BİZZAT KARAKTER

Roman, Baran’ın öykü evreninde en önemli yeri tutan birkaç şehirden biri olan Ankara’da, şehrin dış çeperini kuşatan bir gecekondu mahallesinde başlar ve orada da devam eder. Okurun bakışına göre gerçek ya da kurgu karakter İlhan’ın yaşamıdır anlatılan. Baran öykülerinden aşina olduğumuz, bir zamanlar şehrin dışında kalan, bahçeli tek katlı evlerin olduğu bir mahalle ve İlhan’ın evi, arka fonda değil, bizzat karakter olarak kahramanların arasında yer alır. Elbette mahallemiz geçen ve değişen zamana yenik düşmüş, apartmanlaşan bir semtin içinde yalnızlaşmış, kendisi gibi hayatta kalan birkaç müstakil evle birlikte gecekondulaşmıştır.

ŞEHRE GÖÇEN AMA ‘ŞEHİRLİ’ OLAMAYAN

İlhan’ın aşk hikâyesi daha doğrusu bütün hayatı, Figen ile başlar, Sema, Derya, Öznur’la ve en son Şermin’le devam eder. Arka fonda, köyünü de yanında taşıyıp şehre göçen ama “şehirli” olamayanların kaotik, yoksul, gürültülü, dedikodulu, bağnaz yaşamlarında, yükseltmekten ve kendilerini arkasına kıstırmaktan rahatsız olmadıkları duvarlar İlhan’ın yaşamını da çepeçevre kuşatır. Ağır baskı altında bunalan, paraya, şöhrete kavuşmak amacıyla evden kaçan Figen ve Figen’i bulup kurtarmak için sokak sokak, pavyon pavyon gezen İlhan, sonunda kızı elinde tuttuğunu öğrendiği belâlı büfeci sevgilisinin bile aşkına saygı duyup birlikte rakı içmeyi teklif ettiği İlhan. İlhan, kadınları sever dokun-a-maz, arzular, dokun-a-maz, yedi gün yirmi dört saat sevdiği kadınların hayaliyle yaşar. Sevdiği kadınları düşler, zihninde çoğaltır, yüceltir, hikâyeler yazar, mutlu sonlar düşler. Ne kadar arzulasa da ister ki, ateşi harlayacak o ilk hareket karşıdan gelsin, o anın kırılganlığından ya da sevdiği kızın masumiyetinden yararlanmak istediği düşünülmesin. İsteği olmaz elbette, zamanla sevdiği kızlar, sevildiklerini bilmediklerinden ya da İlhan yeterince atak olamadığı için birer birer kaybolurlar; yalnızca İlhan’ı avutacak anılarını ve bir zamanlar ne çok arzulanmışlıklarını geride bırakarak. İlhan bunun anlamını hiçbir zaman kavrayamaz. Yeterince atak olmadığından mı, yoksulluğundan mı, yoksa kızların aslında yalnızca onun dostluğunu istediğinden mi, devam etmemiştir bu kırık hikâyeler?

Yazmak da böyle bir şey değil miydi zaten;

Yaşayamadıklarını yazarak yaşardın.

 İlhan ister ki, yıllar sonra arayıp bulduğu babası ona sahip çıksın, pişman olsun, maddi bir imkân sağlayamasa bile azıcık babalık etsin; oturup rakı içsinler örneğin. Baba oğul, erkek erkeğe dertleşsinler ister. Olmaz. Sonunda anlar ki, babası da sevdiği kızlar da kendisinin var ettiği ve asla gerçeğe dönüşemeyecek suretlerinin zihnindeki temsilleridir.

“TUTUNAMAYANLARA” BİR IŞIK TUTUYOR

Baran aslında hemen tüm eserlerinde başarıyla betimlediği gibi, bir kahramanın öznel yaşamına yönelirken aslında bütün o çevrede yaşayan insanların, yoksulluğun, cehaletin, kenar köşede kalmışlığın, göz önünde olsalar da görülmeyenlerin, “tutunamayanların” ülkenin refahından en az payı alanların yaşamlarına, sosyoekonomik ve kültürel durumlarına, inançlarına, değerlerine ışık tutar. Sosyolojisini inceler, okurun anlamasını sağlar. Benim artık Baran evreni dediğim o dünyanın, eğer bir filme çekilecek olsa -umarım bir gün olur- senaryosunu yazar bir bakıma. Kitap boyunca Nuri Bilge Ceylan filmi izler gibi o mahallelerin üzerine çöken sıkıntıyı, kasveti, baba despotizmiyle sokaklara sürüklenen kızları, yıkılan hayalleri okuruz. Tarikatların, sahte şeyhlerin, din sömürüsünün arka planında, kandırılıp evlerinden koparılan babaları, bu yüzden yıkılan yuvaları, rol modelini kaybetmiş, yalnız büyümek zorunda kalan çocukları ve elbette o çocukları yetiştirmek için çırpınan anaların dirayetine tanık oluruz.

GÜVERCİNLER GÖĞÜ GENİŞLETSİNLER

Yine Baran, kitaplarıyla ördüğü kendi evreninde, benim de bir okuru olarak çok sevdiğim bir şey, kendi kitaplarına metinlerarası göndermeler yapar Kırkikindiler’de. Bunlardan biri, İlhan’ın kendi oğlunu okuluna götürüp getirirken gördüğü bir gecekondunun tepesinde güvercin uçuran Seyid karakteri. Köhne’de yaşamından bezen, oğlu Umut’u terk etme pahasına canını kurtarıp sevdiğine kaçan karısı Selver’den sonra yalnız kalan Kuşçu Seyid’i bekleyen o karanlık geleceğe tanıklık eder okur; Baran evreninde tecelli eden o ilahi adalete. Seyid’in elinde kuşlarından başka hiçbir şeyi kalmamasına. Selver onu terk ettikten sonra taşındığı yeni mahallede Seyid, güvercinlerinin taklalarıyla, kanat şakırtılarıyla avunurken, İlhan’ın hikâyesine Kırkikindiler’e de dahil olur ve kuşlarını orada uçurur o günden sonra.

Kitabın içeriğini okura saklı bırakarak, Baran hep yazsın, güvercinler öykülerine hep dahil olsun, kanat çırparak, taklalar atarak göğü genişletsinler, diye bitirelim.