birgün

21° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 18.11.2018 09:42

‘Cesaret ancak örgütlendiğinde bir işe yarar’

‘Cesaret ancak örgütlendiğinde bir işe yarar’

Burak Abatay burakabatay@birgun.net
@abatayburak

Gazeteci yazar Barış İnce’nin ikinci romanı Sarsıntı, Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yıllarca bu sayfalar için BirGün’de bir arada çalıştığımız İnce, Sarsıntı’da toplumsal çürümeyi konu ediniyor. İkili ilişkilerden, tarikat-devlet ilişkilerine kadar yaşanan yozlaşmayı yuvarlak bir masa etrafındaki sohbette anlatan İnce ile bir araya geldik ve Sarsıntı’yı konuştuk.

► Romanda kullandığın ‘deniz feneri’ kasıtlı olarak yapılan bir metafor mu?
Kitap boyunca bir sarmaldan bahsediyordum. O sarmal ‘panoptikon’ dediğimiz Foucault’da da geçen Bentham’ın kurguladığı bir hapishane aslında. O hapishane mahkûmları da çalışanları da aynı anda en iyi şekilde gözetleyen yuvarlak bir yapı. Bütün romanı bu yapı üzerine kurdum. Geçen mekânlar, masa, tarikatın zikir sahnesindeki sarmal ve o yuvarlağın içerisinde bizi, toplumu gözetleyen bir fener var. Tıpkı o hapishanenin gözetleme feneri gibi. Bu fener aslında kitaptaki tarikatı, tarikatın liderini tarikatın ilişkilerini anlatıyor ama dört arkadaş için kendi hayatlarını da gözetleyen bir yönü var.

İnsanın içindeki karanlık yönler…
► Karanlıkları aydınlatan bir mesajı var mı?
Işık bir arayış fakat o ışık İsimsiz Adanın halkına cefa getiriyor. Neredeyse bütün ilişkiler, olaylar, karakterler karanlıktalar. Tanıdığımızı sanıyoruz fakat her seferinde karanlık olduklarını anlıyoruz. Örnek verecek olursam, Yiğit’in Filiz ile beraberliği ve Levent’in onları kıskanıyor oluşu, sağlam dostlukların altındaki karanlık yönü çağrıştırıyor.

► Ana karakter Levent’i nasıl anlatırsın?
Levent, adalı bir genç. Okumak için İstanbul’a geliyor. Sosyoloji okuyor ve bankada iş buluyor. Levent, çok sevildiğini düşünmeyen, silik bir karakter. Okuyarak kendisine bir şeyler katmaya çalışıyor. Hayata tutunmaya çalışıyor fakat geçmişte yaşadığı bazı acılar onu iyice içine kapanık yapıyor. Yaşadığımız tüketim kültürünün bir parçası olan bir karakter. Bu toplumsal ilişkiler içerisindeki silik yapısıyla da mutsuz ve sürekli çürüdüğünü düşünen, insanların sevgisine şüphe ile yaklaşan dostluklara kendisini açamayan, kapalı bir karakter.

► Kitapta birçok ilişkiyi hem kadın - erkek ilişkilerini hem dostluk ilişkilerini görüyoruz ama hep bir terslik var, neden?
Çıkışını, yolunu arayan bir hikâye bu... Çürümeden nasıl çıkılacak bunu sorguluyor aslında. Bazı at gözlüğü ile bakan, edebiyattan uzak kişiler, “ne kadar kötü şeyler anlatmış” diye düşünebilir. Fakat gerçeklik bu, bu gerçeklik içerisinde bir arayış var. O arayış iyiye doğru bir arayış fakat yanlışları da içinde barındırıyor. Kitapta pek çok neşeli, esprili bölüm var ama genel sıkıntılardan dolayı ağız dolusu gülemiyorlar. Yaşadığımız hayat da, dostluklar da böyle değil mi?

Yaşadıklarımızdan azade olamadık
► Sen nasıl bakıyorsun arkadaşlıklara?

Özellikle son de on yıldır toplumdaki yaşanan bu kötü gidişin bizleri de etkilediğini düşünüyorum. Hiçbirimiz bu genel durumdan kendimizi sıyıramıyoruz. İktidarın dili, iktidara karşıtlığımız bizi de belirliyor. Bundan hiçbirimiz ne ben ne bir başkası azade olamadık. Bu da değerlerimizi yitirmemize yol açan bir durum. Çıkış yolu bir arada olup birbirimizi anlamakla, bu durumun teşhisini koyup birlikte iyiliği örgütlemekle mümkün olabilir.

► Kitapta bir tarikatla karşı karşıyayız. Çok ciddi bir cemaatleşme ve çok acayip gelenekleri var. Bu kasıtlı bir tercih miydi?
Bu hikâye gerçek bir hikâye ama gerçek olamayacak kadar da tuhaf bir hikâye. Yani böyle bir istismar vakasının geçtiği bir ada Türkiye’de var. Böyle bir tarikat da var. Bunu romanı okuyanlar, gazeteciler, yazarlar, hatırlayacaktır. O hikâyeyi biliyorum ve ondan esinlendim. O kişileri, mağdurların bir kısmını okudum, inceledim. Yerinde bakma imkânı buldum. Ama ben kendim yeni bir tarikat yarattım romanda. Kendi efsaneleri var, yeni söylenceler yarattım. Yeni bir tarih, yeni bir tarikat lideri... Yeni bir ada... Gerçek bir olaydan esinlendim ama her şey ondan farklı.

►Neden aynısı değil?
Tarihsel olarak eksikleri, yanlışları olabilirdi ve doğru olmayan yönler olabilirdi. Zaten Anadolu’nun birçok yerinde bu tarz hikâyeler var. O yüzden tek bir grubu hedef almadım. Yanlış bilgiler içerebilirdi.

Bugüne değmeyen söz ikna edici olamıyor
► Tarikatların kurduğu ticari ilişkiler de var. Bu ağlar orta sınıf için ne kadar önemli?
Bu tarz yapıların hemen hemen hepsi bir çeşit ticari bağla örgütleniyor. Orada Levent’in bir eleştirisi de o. “Bunların bir davası olduklarına inanmıyorum” diyor. Levent orada yüzeysel bir yorum yapıyor. Davaları vardır ama bu davada insanları motive eden şey sadece kurtuluş umudu ya da kazanılacak bir zafer değil. Gündelik ilişkilerin de rahatlatılması, gündelik ilişkilerde de birbirlerini besleyecek ekonomik faaliyetlerin yaratılması… İki türlü bir tatmin var burada. Hem manevi olarak doğru işi yaptığını düşünmek, doğru bir hedefe koştuğunu düşünmek hem de günlük çıkarının da sağlanması. Bu ikisi birden sağlandığı için aslında bugün pek çok insanın bahsettiğimiz düzenden kopamadığını görüyoruz. Sadece kömür, makarna ile açıklanacak mevzuya benzemiyor. Çok daha iç içe geçmiş ilişkiler var. İnsanların iç dünyasına da duygu dünyasına da aynı zamanda gündelik yaşamına da hitap eden bir ilişki biçimi var. Bizler bunu böyle yapmayalım ama bizler de insan hayatına değmek durumunda olduğumuzu, dayanışmanın, kolektif yaşamın önemli olduğunu fark edelim. Onlar bu işi parayla, güçle yapıyor biz ise dayanışma ile yapabiliriz. İnsan hayatına değerek yapabiliriz. Aksi hâlde söylediklerimiz sadece geleceğe dair güzel sözler olarak kalıyor. Bugüne değmeyen hiçbir söz ikna edici olmuyor.

► Tarikat liderinin eşi tarafından ihbar edilmesi aslında, kitaptaki ‘tavuk hikâyesi’nin de bir benzeri değil mi?
Türkiye tarihinde yaşanmış olan, benim bahsettiğim olayda da tarikatın liderini eşi ihbar ediyor. Ben bunu duyduğumda etkilendim açıkçası. Bunun neden olabileceğini düşünürken romandaki tarikat için bir tavuk efsanesi yazdım. Sevildi epey… Bu efsane, yaradılış hikâyesiyle bilinçli bir tezat oluşturuyor.

► Çoban hikâyesi de var aslında pek çok masal var romanda… Zor değil mi masal yazmak?
Ben Çelişki’de de bu kitabımda da masallar yazdım, bunu seviyorum. Binbir Gece Masalları’ndan çok etkilenirim. Dönüp dönüp okurum. İnsanlar yazdığım masalları, efsaneleri alıntı zannediyor. Çelişki’de yazdığım Siverek’te geçen bir hikâye vardı. Onun gerçek olduğunu zannedip o olayı incelemek isteyenler çıktı. Bunlar romanın içinde uydurulmuş masallar, çoban hikâyesi de kişinin günahkâr tarafıyla günahsız tarafının rekabetini anlatıyor aslında.

► Sen o çoban ile karşılaşsan hangi karakterin baskın olduğunu düşünürdün?
Benim burada tartışmak istediğim şey insanın içerisinde olan bu duygular, yaşadığımız hayatta nasıl iyi yönden açığa çıkartılacak. İnsanın içerisinde çok saçma sapan düşünceler de olabilir. Öyle bir toplum yaratmalıyız ki insan içindeki iyiyi çıkarmaya, üretkenliğe, dayanışmaya, dostluğu çıkarmaya çalışsın ondan itibar görsün. Ondan mutlu olsun. Toplum da bunu zorlasın. Bu yaşadığımız durumda insan içindeki kötüyü çıkarsın diye neredeyse düzen elinden geleni yapıyor. Çal, çırp, arkadaşını sat, parasına kon, böyle yaparsan başarılı olursun. Bunun adı başarı mı? Kuracağımız düzen, sistem bunun tam tersini yüceltmeli.

İnsanlar birbirini dinlemiyor
► Aslında eğlenceli de bir roman. Kafası kıyak insanlar ilginç diyaloglar içinde. Ortak noktaları ise hep kendilerini anlatmaları belki… Bunu neden vurguladın?

Herkesin her şeyi çok bilmesi, kimsenin kimseyi dinlememesi, empatinin ortadan kalkması durumu var. “Ben bunları konuşuyorum ama karşımdaki ne düşünüyor” diye bir düşünce yok. Sadece anlatmak istediğini anlatıp giden insanlar var. Gündemi var, anlatıyor ve gidiyor. Dinlemek gibi bir derdi yok.

► Nitekim, “İnsanlar birbirlerini dinlemiyor. Sustuklarında ise sadece kendilerinden konuşuyorlar” diyorsun. Tam olarak dediğin şey bu kitapta…
Evet, ikili ilişkilerde ise müthiş bir susma hali var, tam tersine. Çünkü orada kendini kanıtlama derdi bitiyor. O zaman da hiç konuşmama başlıyor. Çoklu ortamlarda ise sazı eline alıp bıkmadan usanmadan konuşma var. Kimse kimseyi dinlemiyor. Son yıllarda çok dikkatimi çekiyor. Eskiden geveze arkadaşlarımız olurdu. “Bu çocuk da çok geveze, çok konuşuyor” der idare ederdik. Ama şu an susan yok.

***

Gazetecilik duygusuz ama BirGün’ü seviyorum

cesaret-ancak-orgutlendiginde-bir-ise-yarar-532045-1.

► Seni gazeteci kimliğinle biliyoruz. Bir yandan kısa zaman içerisinde çıkan iki kitap, edebiyatçı kimliğin, gazeteci kimliğinle ve dergilerde yazdıklarınla da perçinledin. O iki disiplin kendi arasında çatışma yaratıyor mu?
Ben yazmak için gazeteci oldum. “Gazeteciliği sevmiyorum” demiştim bir keresinde arkadaşlarım kızdı. Duygusuz buluyorum gazeteciliği evet, ama ben BirGün’ü seviyorum. BirGün’ü sevdiğim için bu mesleği bunca yıl yaptım. Gazetecilik de yapan pek çok edebiyatçı da var. Meslek sayısı zaten sınırlı... Sonuçta yazı ile uğraşıyoruz. Yazıdan geçim sağlıyoruz. Çok şaşırtıcı olmamalı. Dünyadaki edebiyatçılara bakın çok geniş bir kesimi, gazetelerde ya çalışmıştır ya yazmıştır. Editörlük yaptım uzun süre, gazeteciliğe de editör olarak başladım ve devam ettim. Edebiyat dergilerinin çıkışında yer aldım. 14 yıllık bütün iş yaşamım bununla geçti, başka bir iş yapmadım.

Ege Temsilciliği için uğraşıyorum
► İstanbul’dan, bizlerden ayrılıp İzmir’e yerleştin. Neler olup bitti bu zaman diliminde?

BirGün gazetesi, çok güzel, değerli bir yer. Bir o kadar da emek isteyen, yorucu bir yer, sen de biliyorsun. Çok az kişiyle çok önemli işler yapılıyor. Ben 11 yıl görevimi layıkıyla yapmaya çalıştım. Ne kadar iyi, bunu artık kamuoyu takdir edecek. Bir süre sonra yorgunluk belirtileri olduğunu hissettiğim an diğer arkadaşların da geliştiğini, kolektif bir yaşamın da süreceğini gördüğüm an, yönetimdeki arkadaşlarla konuştum. Memlekete dönmenin hem ekonomik açıdan hem de aile yaşantımdan dolayı iyi olacağını söyledim. BirGün yönetimi zaten biziz. Kaç senedir birlikte çalıştığım arkadaşlarım. Onlar da bu konuda destek oldular bana. Başka arkadaşlar daha fazla çaba sarf etmek zorunda kaldı. Onları yorduk bu dönemde ama dostluk, dayanışma, anlayışla devam etti. Şimdi BirGün’ün yayın kurulunda desteklerim devam ediyor. Ege Bölge Temsliciliği kurulsun diye uğraşıyorum. Bir de duyurmuş olayım. BirGün’de üçüncü sayfada cuma günleri makale yazmaya başlayacağım. BirGün okurlarıyla daha sık buluşacağız. Umarım keyifle okurlar.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız